Fi tarihinde, sanırım ortaokula falan giderken televizyonda tuhaf bir çizgi film vardı. Adını hatırlamıyorum, ama çizgi filmde bir kuş vardı. Sürekli “neler oluyor, neler oluyor” diye hiçbir şey anlamadan, telaşla uçuşup duruyordu etrafta. O kuşa bayılıyordum. Neler oluyor’a yani, adı da buydu. Ama şimdi etrafımdaki pek çok insanı o kuşa benzetiyorum ve bu durum hiç ama hiç hoşuma gitmiyor. Tıpkı neler oluyor gibi hiçbir şey anlamıyoruz çünkü biz de. Dünyada neler oluyor???

Sarsılan doğal denge, küresel ısınma, kirlenen, sürekli kirlenen bir dünyaya, yok edilen kültürel ddğerlerimize zaten hep canım sıkılırken, oynanan ‘pis’ oyunların sayısı her geçen gün çoğalıyor ve bu oyunların doğal bir süreci olarak insanların kafası da sürekli karıştırılıyor. Neye inanacağını, neyi savunacağını bilemeyen insanlarla donatıyorlar dünyayı. Ben kafamın karıştırılmasına izin vermemeye kararlıyım, doğru bildiğim, inandığım değerlerden vazgeçmeyeceğim. Bütün bu pisliklerden biraz daha arınabilmek için, bir iletişimci olan ben, uzuuundur gazete, dergi okumuyor, televizyon seyretmiyorum. Çevremdeki insanlar yetiyor, gündemden her zaman haberim oluyor yine de merak etmeyin. Hiçbir şey kaçırmıyorum, ama özel olarak okumadığım, ilgilenmediğim için daha az kirleniyorum. Özel olarak okuduğum, araştırdığım bir dolu mesele var zaten ve bu konularda kaynak çok, ama medyadaki akıl almaz yazılar, yorumlar sinirlerimi bozuyor artık.

Dünyayı yöneten büyük güçlerin nereden nasıl yaşamımıza darbe vuracakları belli değil. En azından bu ulu güçlerin darbe üzerine darbe hazırladıklarını öğrendik ama, hiçbir oyun şaşırtmıyor o nedenle artık, sinir katsayımızı yükseltiyor yalnız. Bu da iyi bir şey, insanı eyleme geçmeye zorluyor çünkü!

Gündemdeki son bomba GDO. Yediklerini epeydir araştıran, sorgulayan, tükettiği her şeye şüpheci yaklaşan, bu konuda araştıran, okuyan, haklarını arayan bir grup insanın epeydir gündeminden düşmeyen GDO, sanki yeni bir sorunmuş gibi yurdum insanının gündemine giriverdi ansızın. Şimdi bilen bilmeyen, bir dolu laf kalabalığı yaparken, medyadaki bazı isimler -Zülfü Livaneli, Vahap Munyar gibi- ve Tübitak’ın Bilim Teknik’i gibi yayınlar son derece rahat GDO savunuculuğuna soyunarak insanların aklını karıştıran ekipte yerlerini aldılar. (Hani gazete okumuyordun dediğinizi duyar gibiyim, ağlarım geniş ne yapayım!) Domuz gribi gündeminin ardından gelen GDO şokuyla, “neler oluyor, neler oluyor” şeklinde dolaşan insanlar da çoğaldı birden. Öyle ya da böyle GDO’nun konuşuluyor olması, insanların bu gerçekle yüz yüze gelmesi iyi oldu tabii. Kapalı kapılar ardında uzun zamandır süregelen GDO karşıtı savaştan habersiz, hiçbir şeyi sorgulamadan tüketmeye devam ediyordu çünkü insanlar. Saf saf insan sağlığına zarar verecek oyunlar oynanmayacağını düşünüyoruz ya hala çoğumuz. Eh, zararın neresinden dönersek kardır. Şimdi ayağa kalkma zamanı!

slow food
fikir sahibi damaklar
imeceevi
pembe domates
gıda mühendisim
gdo’ya hayır
gıda hareketi

Öyle tabii. Niye çocuk olmak istiyoruz ki yeniden, ya da en azından içimizdeki çocuğu yitirmemek? Çocuklar için hayat bir oyun çünkü. İşleri bu; oyun oynamak. İşkolikler gibi; bokunu çıkarıyorlar hep tabii. Sabah gözlerini açtıkları andan yatağa girene kadar oyun oynuyorlar ve hala süreci uzatmaya çalışıyorlar. Ben o zaman “oyun çok güzel, ama daha keyifli oynayabilmen için dinlenmeye, enerji toplamaya ihtiyacın var” diyorum oğluma. O da isteksizce uykuya yenik düşüyor zaten.

Çocuklar işlerini ciddiye alıyorlar bizler gibi; ama onların işi olabildiğince saf ve eğlenceli. Oynayarak öğreniyorlar hayatı. Oyunla öğreniyorlar paylaşmayı, güvenmeyi, yaratmayı, kendini kaptırmayı, eğlenmeyi, öncelikle ve hep eğlenmeyi. Sonra büyümeye başlıyorlar ve biraz içgüdüsel biraz da büyüklerinden öğrendikleri şekilde şiddet karışıyor oyunlarına/hayatlarına. Haksızlığı, bencilliği, hırsı, savaşmayı öğreniyorlar oyunla. Didişiyorlar sürekli. Üzülüyorlar, kırılıyorlar, anlamaya çalışıyorlar bu yeni durumları. Yine de içlerinde kötülük yok ya, arkalarını dönüp devam ediyorlar kaldıkları yerden eğlenmeye/oyuna. Bir bakıyorsunuz küsüyorlar bir bakıyorsunuz yanyanalar yine. Aslolan da bu değil mi zaten; çatışmaya rağmen birlikte olabilmek. Bir çözüm üretebilmek. Çözüm üretmeyi çatışarak öğreniyorlar; beceriksiz, mantıksız, bazen umarsız, bazen akılsız ama büyüklerden farklı olarak hep sevgi dolu.

P1010063Anlamadıklarını büyüklere soruyor çocuklar. Büyükler de mantıklı mantıklı açıklıyorlar kendi doğrularını. Çocuğa kendini savunmayı öğretiyorlar, acımasız dünyada hayatta kalmanın altın kurallarını; yani savaşmayı, güçlü, başarılı olmayı öğretiyorlar. Mutlu olmayı öğretmeyi unutuyorlar çoğunlukla, hayatın oyunları arasında kendileri de unutuyorlar çoğu zaman mutluluğu çünkü. Çok çok deneyimliler ya yinede, hayat bir dolu şey öğretti ya onlara, bu birikimle yüklüyorlar çocukları; gerçek oyunlara hazırlıyorlar. Çocuklar her şeye kadir büyükleri gördükçe büyümek istiyorlar böylece. Bilseler büyüklerin oyunları hiç eğlenceli ve saf değil isterler mi oysa büyümeyi?

Büyükler farkına varmadan çocukların kıvraklıklarını, yaratıcılıklarını, sonsuz hayal güçlerini, bitmeyen enerjilerini yontarak, onların en usta oldukları işi, oyun oynamayı unutmalarını sağlıyorlar. Büyüyünce de birbirlerine ‘hayat bir oyun’ diyorlar. ‘Oyunu iyi oynarsan hayatta başarılı olursun’. Oysa baştan tuzağa düşürüldüler eskinin çocukları; büyürken yitirdiler oyun oynama becerilerini.

Hayat oyununun girift kurallarında tökezlememek, oyunu ciddiye almak kadar eğlenceli yanlarını görmekten de geçiyor sanırım. Oyunun daha eğlenceli, dinamik, saf olması, haz vermesi için de büyüklerin çocukların bilgeliğinden yararlanması gerekiyor galiba. O halde, işte size bir oyun; sadece bir gününüzü bir çocukla geçirin, hem sokaklarda hem evde takılın ve kendinizi kayıtsız şartsız onun kafasının işleyişine bırakın. Hatta mümkünse bir 7 yaş altı, bir de üstü çocukla oynayın bu oyunu. Günün sonunda, döngüyü kırmanın ipuçlarını bulabilirsiniz, şaşırmayın!

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua’nın Ekim 2009 sayısında yayımlandı.

İlk önce Michael Jackson’ın ölüm haberini aldım telefonla. Arayan arkadaşım acayip şaşırmış ve üzülmüştü bu haber karşısında. Ben de şaşırdım önce, ama sonra normal geldi bu ölüm haberi bana malum nedenlerden dolayı. O kadar etkilenmediğimi görünce, “sen Esbjörn Svensson’un ölümüne daha çok üzüldün” dedi. Evet, tabii ki daha çok üzülmüştüm. Çünkü, Michael Jackson, kuşağımın nasıl doğduğuna, parladığına ve çöktüğüne tanık olduğu, müzik sahnesi için çok önemli bir figür sadece benim için. Oysa Esbjörn Svensson’un yapıtları heyecan vericiydi, merak uyandırıcıydı. Konserleri uçurucuydu benim için. O nedenle bu dünyada olmadığı fikri hala inandırıcılıktan uzak geliyor bana. O güzel müziğini her dinlediğimde derinden bir hüzün kaplıyor içimi ve özlüyorum konserlerini. Gerçek bir kayıp hayatımda.

Tıpkı Pina Bausch gibi. İşin garibi Pina Bausch’un ölüm haberini de aynı arkadaşımdan aldım. ‘Felaket habercisi’ gibi oldu benim için, “bu kez sen de çok üzüleceksin ama” dedi haberi verirken…

pina_bauschŞimdi bu yazıyı yazmaya çalışırken zorlanıyorum, çünkü zor bir şey insanın çok değer verdiği, hayatına anlam kattığını düşündüğü birini kaybetmesi. Sonra da bu kaybın ardından O’nu yazmaya çalışması. Ben talip oldum bu yazıyı yazmaya, sızlanmamam gerekiyor, ama şimdi neredeyse anlamsız geliyor yazmak. Klişe birkaç sözün ötesinde ne yazabilirim ki! Şurda doğdu, burda dans etti, ilk koreografisi şuydu bilgisine istediğiniz yerden ulaşabilirsiniz zaten. Bir görev yazısı oldu bu sanki. Benim ve Karga Mecmua’nın bir saygı duruşu. Ve ben saygıda kusur etmek istemiyorum, size karşı da etmek istemiyorum. Birkaç küçük söz söyleyip çekileceğim huzurlarınızdan o nedenle.

İlk olarak, adını bile duymamış olanlarınız varsa aranızda, yazın bir kenara ve mutlaka tanık olmaya çalışın Pina Bausch’un yaratıcılığına bir şekilde. Sahne en süperi ama en azından bir kaydını yakalayın!

Ne rahat söylüyorum bunu değil mi? Çok şanslıyım çünkü. İstanbul’a uğrayan üç eşsiz yapıtı da izleyebildim: Cam Temizleyicisi, Masurca Fogo ve Nefes. Masurca Fogo’yu iki kez izledim hatta ve Nefes de hayran olduğu İstanbul içindi. Böyle bir yaratıcılık, yoğunluk ve sıcak, doğrudan etki -başka türlü tanımlayamayacağım, yaşamsallık diyebilirim belki- daha önce hiç görmemiştim. Nutkum tutuldu. Çarpıldım resmen. ‘Çarpıldık’ demeliyim daha doğrusu. Üç-beş istisna dışında salondaki herkes için geçerliydi çünkü bu. Hatta O’nun yapıtlarını izleyen büyük sanatçılar için bile. Pedro Almodovar, Wim Wenders gibi…

Tanztheater Wuppertal, Pina Bausch’un bize bıraktığı 40 küsur yapıtı yıllar yıllar boyunca sahnelemeye devam edecek ve eminim ki, yıllar sonra bile tazeliğini yitirmeyecek bu yapıtlar. Gelecek kuşaklar da tıpkı bizim gibi heyecanla, hayretle izleyecek ve etkisinden kurtulamayacaklar. Çünkü, bambaşka bir pencereden bakacaklar kadın-erkek ilişkilerine, insanlık hallerine, dünya hallerine… Oturdukları yerden hiç kalkmak istemeyecekler, bu uzuuun hikayeler anlık bir seyir gibi gelecek onlara. Bu anlatılan diyar nasıl bir diyarsa onlar da parçası olmak isteyecekler. Acayip şanslı ve mutlu hissedecekler kendilerini orada oldukları için. İzledikleri bu olağanüstü koreografiler bağımlılık yapacak. Ve Pina Bausch’un eşsiz yaratıcılığının izlerini sürecekler ömür boyu. Minnettar kalacaklar O’na, yaşamlarına dokunduğu için…

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua’nın Ağuslül 2009 sayısında yayımlanmıştır.

Neredeyse sürekli radyo dinlemek alışkanlığının hayatıma nasıl girdiğini hatırlamıyorum. Açık Radyo’nun bolca katkısı olsa gerek. Ama yok yok, Kent FM zamanları da sürekli O açık olurdu. Hatta bir yılbaşı akşamını arkadaşlarımızla Kent FM başında, akışa ara ara telefonla dahil olarak geçirmiş, çok da eğlenmiştik. Daha önceleri de TRT FM vardı; yani şimdiki adıyla TRT 3. Biz o zamanlar TRT FM derdik niyeyse, öyle yerleşmişti. Tabii TRT FM maceramız çoğunlukla Yavuz Aydar-Şebnem Savaşçı ikilisinin Stüdyo FM’ini kaçırmamak üzerine yoğunlaşmıştı; ne çok şey öğrendik o programdan Tanrım. Müzik zevkimizin şekillenmesinde yüzde yüzdür katkısı; o kadar çok yeni ses keşfettik, o kadar ufkumuzu açtı ki bu ikili. O zamanlar MP3 indirme çılgınlığı yok, kaliteli müziğe, yeniliklere ulaşmak o kadar zor ki. Hatırlıyorum, babam zamanı için epey ileri teknoloji çift kaset çalarlı, hem radyodan hem de kasetten kasete kayıt yapabilen taşınabilir müzik setini getirdiğinde Tayfun’la benim için yepyeni bir devir açılmıştı. Aydar-Savaşçı ikilisi genellikle bir sonraki programda neler çalacaklarını anons ederlerdi. Biz de ilgimizi çeken bir şeyse boş kasetlerimizi hazırlar radyonun başına geçerdik. Kırmızı rec tuşuna basmanın hazzı büyük ve bazen de gayet stresliydi; ya kayıt etmezse???

radyo01Daha gerilerde, çocukluğumda da baş rolde aslında radyo. Doğduğum evden hayal meyal bir görüntü var mesela; ailece yemek yiyiyoruz ve radyo açık. Galiba haberler var. Eski olduğu için midir bilmem, bu görüntü tamamıyla sepya bende ve ben gerçekten çok miniğim. Sonra ilkokula giderken Caddebostan’daki evden anılarım var radyo ile ilgili. Kocaman bir mutfağı vardı o evin ve Tayfun’la benim odam mutfağa açılıyordu. Kapının hemen yanındaki dolabın üstünde dururdu radyo ve biz çoğu çocuk gibi radyonun arkasındaki iri yuvarlak deliklerden içerideki minik insanları görmeye çalışırdık. Bu da tuhaf bir şey, bizim kuşağımızın çocuklarının ortak hikayesi neredeyse. Hayal meyal Milliyet Çocuk’ta bile bununla ilgili bir yazı okuduğumu hatırlıyorum. Özellikle de Erol Evgin şarkı söylemeye başladığında heyecanla gözümü o deliklerden içeriye sokmaya çalışırdım ve her seferinde kaçırırdım Erol Evgin’i görme şansımı. Anlamadığım, annemle babamın niye bize bunun boşa bir çaba olduğunu söylemedikleri? Yoksa biz mi sormadık hiç nerede bu radyonun içindeki insanlar diye?

İlkokul yıllarımdan unutamadığım bir diğer radyo hikayesi de tabii ki arkası yarınlarla ilgili. Bu arkası yarınlar hem biz çocuklar için hem de büyükler, galiba özellikle de annelerimiz için olurdu. Çünkü hatırlıyorum, hep annem dinlerdi arkası yarınları. Hoş hafta sonları kahvaltı ederken hep birlikte dinlediklerimiz de vardı, ya da o başka bir programdı, ama bizim için ilginç olanı tabii ki okula gitmeye hazırlanırken kulaklarımızı ödünç alan, çocuklar için hazırlanmış olanlarıydı. Öğlenci olduğumuz zamanlarda bazen sonunu dinleyemeden çıkmamız gerekirdi evden. Milliyet Çocuk’un yeni sayısını beklemek kadar heyecan vericiydi bu programları dinlemek.

Sonra ben Radyo-Televizyon okudum. Özel radyolara bir dolu program önerisi kaptırdım. Hayal kırıklığına uğradım, bu maceraya ara verdim. Açık Radyo kurulurken yeniden radyoculuk gündeme geldi, heyecanla daldım bu serüvene. Kısa sürdü ilk program, araya yine zaman girdi. Hoş, bu aralarda bile radyo programları uçuşurdu kafamda. Yeniden dönüşüm daha kalıcı oldu ve tatmin edici. Öyle tuhaf DSC_0046bir çekiciliği var ki radyoda olmanın, bazen olmayan zamanı oldurmak zorunda kalıyorum, çok çok özeniyorum radyo programlarıma. İçime sinmeyen bir şey olduğunda günlerce takılıyorum. Şimdilerde moladayım, moladayız. Kuzgun, her Cumartesi sabahın köründe yollara düşerken arkamdan “gitmeee” diye ağlayan Kuzgun, ara vereceğimizi öğrendiğinde, “hayır, bitmesin program” diye ilk itiraz eden oldu. Biraz ara iyi geldi ama fıkfıklanmaya da başladık.

Radyolu hayatım, hem içerde hem dışarda bir radyo fanı olarak sürüyor yani. Hatırlıyorum da, kendi evimi, hayatımı düşlerken televizyon hiç yoktu içinde, ama müzik setim, radyom hep baş köşedeydi. Akşamları kahvemi, bazen şarabımı yudumlarken radyo dinlemek ne hoştu. Bu aralar yapamıyorum niyeyse bunu. Yapmalıyım oysa, gerçek bir haz çünkü. Kitabın sayfalarından ya da kahvenin, çikolatanın hoş rayihasından bile uzaklaştırabiliyordu bazen beni. Öylesine güçlü bir frekans…

Biliyorum, radyo zamanlarında değiliz artık. Bunca radyo varken, bunca frekans kirliliği yaşanırken üstelik. Benim için, zaman nasıl akarsa aksın radyo olmalı bir yerlerinde oysa. Dolayısıyla çaktırmadan Kuzgun’un hayatının da parçası oldu radyo. Bazen CD koyduğumuzda bile “radyoyu mu açtın?” diye soruyor. Nasıl bir radyo sorusu önemli tabii. Ben ipuçlarımı verdim, ama son bir ipucu da çocuklarımız için. Hayal gücümüzü tetikleyen, kafamızı dağıtabilen, eğlendiren, bilgilendiren, oyalayan, gündelik hayatımızı sürdürürken fonda rahatlıkla bize eşlik edebilen bu vazgeçilmez arkadaşla bir an önce tanışabilmeleri için: Cumartesi ve Pazar sabahları TRT 3‘te yayımlanan Arkadaşım Müzik programı. TRT 3 pek gündemimizde olmadığından sanırım, hayli geç bir keşif oldu bu program. Klasik müziği sevdirebilecek, bol hikayeli, bol müzikli, eğlenceli…

Çocukluğumuzun biricik arkadaşını çocuklarımızın ve belki yeniden bizim biriciğimiz yapabilmek kolay değil. Zaten biriciği olsun gibi bir derdim de yok. Ama radyosuz da olmasın işte hayatlarımız!

salincak

Simla Sunay bir mimar, aynı zamanda çocuk kitapları yazıyor. Daha da güzeli her iki uğraşı üzerinden de çocuklarla bir arada, onlarla alış veriş içerisinde olmaya çaba harcıyor. Geçenlerde, yine böylesi bir çabayı kaleme almış. Çocuklara kent bilinci kazandırmak amacıyla yürüttüğü Nasıl Bina?=Nasıl Biri? adlı bir projeden söz etmiş bir yazısında. Çocuklardan çeşitli bina resimlerini incelemelerini, sonra bu binaları çizerek bir canlıya dönüştürmelerini ve nasıl biri yarattıklarını yazmalarını istediği bu atölye, kent dokusunun çocukları nasıl etkilediğine fazlasıyla kafa yoran biri olarak beni çok etkiledi. Çocuklar üzerinden gözlemlemeye çalışarak az çok kafamda kurduğum bu etkinin somut bir yansımasıydı çünkü atölye. Açıkçası bir kez daha kentte yaşama, kenti planlama, kenti dönüştürme meselelerinde çocuğu yok saydığımızı hissettirdi aynı zamanda. Adam yerine koymadığımız çocuklarımızın bize verdiği mesajlar o kadar etkileyici ki oysa! Nasıl Bina?=Nasıl Biri? ve buna benzer atölyelerin çıktılarını kesinlikle kenti tasarlayanlara, kent yaşamı üzerine ahkam kesenlere referans olarak göndermek gerekiyor!

guneskapakİşte bu atölyenin sonuçlarını okumanın verdiği heyecanla epeydir kütüphanemde okunmayı bekleyen Simla Sunay’ın Güneşten Sarı Baldan Tatlı adlı kitabını da bitirdim bir çırpıda. Yeni bir kitap değil aslında bu, Hayykitap’tan 2006 yılında çıkmış. Ben de geçen yıl almıştım ama bir şekilde okuyamamıştım.

İnce-uzun olduğumdan zaman zaman bana da, zürafa dendiği için sempati duyarım zürafalara. Simla Sunay da nedendir bilmem bir zürafanın dilinden yazmış kitabını. Ne kadar uzun boylu olduğundan yakınan bir zürafa, sarılar giyinmiş sevimli bir kız; Naz ile karşılaşıyor bir gün. Bir adı bile olmayan zürafa, kendisine Uzunbal adını koyan Naz’la bir yolculuğa çıkıyor. Beyaz bir yolun izini sürmeye başlıyor… Sakarköy, komşusuz ev, kullan-at kasabası, yıldızcı, gamze toplayıcısı derken beyaz yola ulaşıyor ikili. Bu uzun bir yol, ama Uzunbal mutlu; çünkü hayatında ilk kez bir dostu oluyor ve insanların dünyasını keşfediyor…

Böylesi bir özetle Güneşten Sarı Baldan Tatlı’nın bir dostluk hikayesi olduğu sonucunu çıkarabilirsiniz, doğru da. Ancak tek derdi bu değil, Türkiye’deki çocuk yazınında pek de rastlamadığımız katmanlı bir yapısı var öykünün. Çünkü çocuk kitaplarının bir meselesi olması gerektiğine inanıyor Simla Sunay. Buradaki öyküde mimar kimliği de ağır basmış ve biraz da fantastik kent dokularıyla örmüş hikayesini. İkilimiz, bütün bu tuhaf isimli yerleşim yerlerinde tuhaf insanlarla ve olaylarla karşılaşıyor ve bu hikayeleri biriktiriyorlar. Her bir yerleşim yeri kendi içinde bir öykü ve hepsinin de söyleyecek çok önemli sözleri var. Uzunbal’ın karşılaştığı insanlar sürekli kafasını karıştırıyor. Naz da şaşırıyor ama biraz daha doğal karşılıyor olanları; çünkü kendisinde de bir sır saklı.

Güneşten Sarı Bladan tatlı, masalsı gibi görünse de, azıcık kafa yorduğunuzda yaşadığımız gerçek dünyanın dejenere olmaya başlamış halini seriyor gözler önüne. İlk okuduğunuzda bazı mesajları kaçırabilirsiniz, o nedenle birkaç kere okunması gerekenlerden kitap. Biraz da Küçük Prens etkisi yarattı bende. Öykünün kurgusu; Naz’ın gizemli hali ve bir hedefi olması, Uzunbal’ın onu anlamaya çalışması ve tıpkı Küçük Prens’in gezegenleri gezmesi gibi tuhaf kentleri gezmemiz yarattı bu etkiyi. Pek çok insan gibi benim için de çok özeldir Küçük Prens. O nedenle biraz da garip geldi bu etkiyi hissetmek. Hani biriciktir ya Küçük Prens, o nedenle pek de hoşlanmadım bunu hissetmekten. Yine de sevdim Uzunbal ile Naz’ın yolculuğunu. O nedenle onlara bırakıyorum son sözü ve Simla Sunay’ın çocuklarla buluşmalarını çoğaltmasını diliyorum:

- Teknoloji nedir? diye sordum Naz’a.

- Bizsiz bizi yaratan şeydir, dedi.

- Nasıl yani?

- Makineler insanların elleri olur. Bilgisayarlar beyinleri. Robotlarsa gövdeleri. İşte teknoloji budur.

- Peki insanlar sıkılmazlar mı o zaman?

- Yooo. Onlar da oturup televizyon seyreder.

Sekiz ay önce çok yakın bir arkadaşımızı kaybettik. Hepimiz için fazlasıyla sarsıcı bir kayıptı, kendi varlığımızı unutmak isteyeceğimiz, zamanın durmasını isteyeceğimiz kadar derin bir acıydı. Hala da öyle. Ama şimdilerde daha çok kocaman bir özlem var, boşluk hissi var içimizde. Yazmak her zaman rahatlatır beni, ama bunu yazmak zor ve pek de işe yaramıyor…

Hayatın en tatsız sürprizi ölümü Kuzgun’a ilk kez anlatmamız gerekiyordu ve gerçekten bilmiyorduk nasıl olacağını. Sonunda, nispeten sakin bir anımızda Kuzgun’a direk söyledik öldüğünü. Tepki göstermedi önce. Sonra nasıl olduğunu sordu tabii. Hastalığından falan söz ettik ve onu bir daha hiç göremeyeceğimizden. Gittiği yerde mutlu olduğunu ama onu göremeyecek olmanın bizi çok üzdüğünü söyledik. Hiç ağlamadık konuşurken. Yine de ses tonumuzdan çok üzgün olduğumuzu anladı ve o da çok üzgün olduğunu söyledi, hatta ağlamak istediğini. Ağlamadı ama. Biz de salya sümüklü halimizi göstermedik ona hiç, arada süzülen birkaç damlayı yakaladı ama, anladı sadece ve sormadı.

O zamandan beri ölüm konuştuğumuz konular arasında. Çoğunlukla bu deneyimle birleşiyor zihninde ve hem ölümü hem de O’nu konuşuyoruz böylece. Durduk yerde aklına geliyor Kuzgun’un. Bazen bana ağır geliyor bu konuşmalar, ama olağan bir durummuş gibi konuşuyor, yaşıyoruz bu durumu Kuzgun’la. Onun için soyut bir kavram olduğunu bildiğim için, ben de biraz sürreal bir durumu yaşıyorum zaman zaman. Bazen rahatlatıyor, bazen hüzünlendiriyor, bazen de neşelendiriyor garip bir şekilde bu muhabbetler. Garip bir doğallığı var. Benim için şimdiye kadar hiç olmadığı kadar doğal hale getirdi ölümü bu durum. Kabul edilebilir değil, ama doğal işte bir şekilde.

pitirDerken, Kuzgun ikinci ölüm deneyimini yaşadı dün. Yaklaşık dört ay önce kendi isteğiyle aldığı minik su kaplumbağamız Pıtır kış uykusundan bir türlü uyanamadı ve bir şekilde öldü ne yazık ki. Ben Kuzgun farketmeden yenisini almayı önerdim hemen, çok içime sinmedi bu düşünce ama daha kolay olabileceğini hissettim Kuzgun için. Babamızsa yeni bir kaplumbağa daha istemiyordu, çünkü yaşama koşullarını bile tam bilemediğimiz, derdini anlayamadığımız bir hayvanın bir kez daha sorumluluğunu almak istemiyordu haklı olarak. Bir ölü kaplumbağa yeterdi gerçekten de. Sonunda Kuzgun’a Pıtır’ın öldüğünü söylemeye karar verdik. Dün. Akşam. Kuzgun mahvoldu. O kadar, o kadar çok ağladı ki. “Gitmesin, gitmesin” diyebiliyordu sadece. Kabul edilebilir bir şey değildi işte ölüm; bir kez daha. Ve Kuzgun bu kez kendi minik arkadaşını kaybetmenin acısını sonuna kadar yaşıyordu işte. Hani ölüm soyut bir kavram ya çocuklar için, bu kadar, bu kadar üzüleceğini düşünmemiştik o nedenle. Pişman olmadım söylediğimize ama çok, çok çaresiz hissettim bir kez daha kendimi ve bu duygu dayanılır gibi değil. Kuzgun durdu, durdu ağladı. Pıtır’ı gömmek durumunda olduğumuzu söyledik. İstemedi. Denize bırakalım dedik. İstemedi. “Görmek istiyorum onu” diyip duruyordu haklı olarak. İkna edemedik onu göndermek zorunda olduğumuza.

Sonra aklıma Zacharina ve Kumkurdu geldi. Zacharina da bulduğu ölü bir kuşu ne yapacağı konusunda ciddi kararsız kalmıştı. Hemen Zacharina’nın bu durumda nasıl davrandığını okuduk birlikte. Kuş için hazırladığı mezarın resmine baktık. Ben de çocukken iki kaplumbağa kaybetmiştim. Onlara yaptığımız cenaze törenini anlattım Kuzgun’a. Biraz biraz sakinledi. Ama yeni bir kaplumbağa istediğini ve ona da Pıtır adını koyacağını belirtti. Tamam, dedik. Sonra da cenaze töreninin detaylarını konuştuk. Zacharina’nın kuş için hazırladığı mezar çok hoşuna gitti Kuzgun’un, aynısını Pıtır için de yapalım dedi ve en yakın arkadaşını ve ciciannesini de istedi törende.

Konu kapanmıştı. Azıcık sonra biraz daha içlendi ve ağladı Kuzgun. Sonra en sevdiği işe verdi kendini; yapıştırma, kesme, boyama. Pıtır minicikti ve Kuzgun onun daha büyümediğini ve ölemeyeceğini söylemişti ağlarken. Ama faaliyetiyle uğraşırken, Pıtır’ın çok yaşlı olduğunu ve o nedenle öldüğünü söyledi. Buna inanmak istedi demek. Evet, dedim.

Dünya maceraperestlerle, kaşif ruhlu insanlarla çok güzel. Onlar olmasa pek çok diyarın güzelliklerinden, kültüründen, tadlarından, seslerinden haberdar olamayacağız. Dan Storper da bu maceraperestlerden ve iyi ki var. Çünkü o olmasaydı dünya Putumayo ile tanışamayacaktı; yani dünyanın her yöresinden seslerle, müziklerle.

Putumayo’nun büyükler için çıkarttığı CD’ler hiçbir zaman ilgimi çekmedi açıkçası. Ancak Putumayo Kids serisi dünyanın hangi yerleşiminden sesleri yayarsa yaysın hoş tınlıyor kulağıma. Çünkü her biri bir çocuk kadar dinamik, neşeli, akıllı ve açık. Öte yandan çift etkili, yani alışık olduğumuz çocuk şarkıları gibi primitif olmadığı için hem çocuklara hem büyüklere göre şarkılar bunlar.

Animal_PlaygroundfrenchÇocuklar için müziğin sığlığına takılmış biri olarak, Putumayo Kids serisi olmasa ne yapardım bilmiyorum. World Playground ile yolculuğuna başlayan bu zengin seri neyseki bizim de elimizin altında. Brazilian, French, Folk, Hawaiian, Asian derken dünyanın her yerinden sesleri evimize dolduruyor gerçekten Putumayo. Biz çok dinliyoruz bu CD’leri. Sözlerini anlamıyoruz çoğu kez, ama müzikler o kadar sıcacık kucaklıyor ki sözlere gerek kalmıyor. Zaten Kuzgun şarkıların ne anlattığıyla da ilgilenmiyor henüz. Onun için bu CD’lerin büyüsü, şarkıları çocukların da söylemesi. Çocuk seslerini hemen seçiyor gerçekten de, hoşuna gidiyor şarkıları onların söylemesi. Bu nedenle en sevdiğimiz şarkıların ilki de Putumayo serisinden Sing Along with Putumayo’da yer alan, Dan Zanes and Friends’den Bushel and a Peck oldu. En bıdırık zamanlarında anladığınca söylemeye çalışıyordu bu şarkıyı. Hatta başa dönüp tekrar tekrar dinliyorduk bu şarkıyı. Öğrendiği ilk ingilizce söz de böylece ‘I love you’ oldu Kuzgun’un.

French Playground’u da çok dinledik; nakaratlı şarkılar bol bu albümde ve akılda kalıyor haliyle. Benim favorim Animal Playground ama; yine farklı kültürlerden on üç tane hayvan şarkısı var bu CD’de. Kuzgun için hepsi güzel ama ben özellikle de The Littlest Birds’ü seviyorum. Caz seven biri olarak New Orleans Playground’un da özel bir yeri olduğunu itiraf etmeliyim. Son olarak Sesame Street ve Europian Playground çıktı bu seriden. Henüz edinemedik onları, ama Muppet Show’u da taze katmışken Kuzgun’un hayatına Sesame Street epey ilgimizi çekiyor açıkçası.

Putumayo Kids serisi Dan Storper’ın da söylediği gibi bir çeşit macera çocuklar için. Farklı kültürleri, ülkeleri, sesleri, insanları merak etmeleri ve ardından da keşfetmeleri için inanılmaz keyifli bir yol. Bu seriler gerçekten çok büyük araştırmalarla, emeklerle oluşturuluyor ve aslında yine kıskandığım bir diğer özelliği daha var ki, biz burada sadece CD’ler ile keşfetmeye çalışırken tüm bu diyarları, dünya çocukları konserlerle, farklı etkinliklerle, hatta eğitim programlarıyla yapıyor bunu. Sevdikleri şarkıların birbirinden eğlenceli, yaratıcı kliplerini izleyerek ve çeşitli müzelerde, hayvanat bahçelerinde ya da çocukların olabileceği herhangi bir mekanda minik konserlerle Putumayo macerasını dibine kadar yaşama, hissetme, keyfini sürme şansları var. Girin sitesine bakın, albümleri inceleyin, şarkı sözlerini indirin, klipleri izleyin ve üstüne de sinir olun benim gibi. Hani ben neredeyse kurumuş müzik vahamızda CD’leri var diye seviniyorum ama tüm bu konserleri, eğitim kitlerini falan görünce yine acayip canım sıkılıyor. Şimdi burada çaktırmamaya çalışıyorum ne kadar kıskandığımı ve güzel güzel CD’lerden söz etmeye çalışıyorum. Ama düşünsenize hanginiz çocuğunuzu alıp, sadece onlar için organize edilmiş bir konsere götürdünüz? Hanginiz sadece onlar için söyleyen bir şarkıcının şarkılarıyla hep birlikte hoplaya zıplaya, kendinizi kaybederek dans ettiniz? Tamam, tamam. Konuyu dağıtmıyorum; iyi ki varsınız Putumayo Kids CD’leri. Yaydığınız seslere bayılıyoruz. Belki bir gün siz de bizim sesimizi duyar burada da kanlı canlı yayarsınız müziklerinizi. (Bu Kuzgun’un değil, benim hayalim şimdilik ama biliyorum ki çok çok hoşlarına giderdi çocuklarımızın da. Lütfen, lütfen…)

Bataklığın kıyısındaki eski bir evde yaşayan yaşlı ve gizemli bir büyükhala. 14 yaşında, insanları büyüleyecek kadar iyi keman çalabilen, ukala bir genç erkek. Küçük Vahşi diye çağrılan, kendini kamufle etmeyi son derece iyi beceren dokuz yaşlarında zeka küpü bir kız. Baykuş lakaplı, esrarengiz ve sevimsiz bir adam.

Bütün bu insanların yaşadığı; meydanında fıskiyeli bir süs havuzu, az sayıda ev ve tek bir marketin yer aldığı küçük bir kasaba. Merkezin dışında tek tük evler…Biraz daha uzaklaşınca, kenarında serinlenilebilen minik, sakin bir dere…Kahramanlarımızın ‘kükürt kokusu uzaklardan gelen bir mektup gibi önlerinde açıldığında’ kolaylıkla ürkmeye başlayabildikleri bir bataklık…

Güneşin doğmasına yakın gökyüzünde renkler kovalamaca oynamaya başlıyor bu kasabada. ‘Neşeli bir kırmızı laciverdin ardından koşarken, bebeksi bir mavi, parlak sarıyı yeryüzünden kovalıyor.’

Her şey sıradan! Herkes sakin! Kıyısında bir bataklığın yer aldığı bir kasabada hayat nasıl olabilirse öyle yani! Büyükhalanın davetiyle kasabaya gelen maceraperest yeğeni için öyle değil ama…

Hikaye yavaş yavaş, büyükhalanın mis kokulu çiçeklerinin, meyve ağaçlarınının, çeşitli güzel otlarının, rahat hamağının yer aldığı keyifli bahçeden sıyrılıp bataklığın gizemlerine daldıkça biz de anlıyoruz öyle olmadığını.

Kent kent gezen, süper eğlenceli sirkler. Havada uçan, yürekleri hoplatan trapezciler, aslan terbiyecileri, palyaçolar… Baykuş’un ürküten planları… Ser veren sır vermeyen halleriyle bir cadıyı hatırlatan büyükhala. Tıpkı onun gibi gizlerle örülü evi. Bir yandan da inadına hiçbir şey yokmuş gibi keyifli geçen günler.

Ben çok çok sevdim Bataklığın Kıyısındaki Ev’i. Yaşamın akışındaki tuhaflıklarını, gündelik yaşamın günümüze uymayan, biraz geçmişi anımsatan detaylarını sevdim. Mesela coca cola yerine, üzerine taze nane yaprağı konulmuş ev yapımı limonata içiyor bu kitabın gençleri -büyükhala etkisi. Ağaçların, çiçeklerin adlarını biliyor, teknolojiden uzak da eğlenebiliyorlar. Yaşamlarında televizyon, telefon (cep telefonu değil ama), sinema var. Ama tercihleri doğa yürüyüşleri, bisiklete binmek, kitap okumak, keman çalmak veya resim yapmak aslında. Derenin kıyısında veya ağaçların gölgesinde sohbet etmek. Tabii onları oyalayan, heyecanlandıran müthiş bir maceranın içindeler bir yandan. Ama artık bizim çocukluğumuzda kaldığını düşündüğüm, bütünüyle sokakta, doğada biçimlenen bir eğlenme biçimleri var. Kentte değil de taşrada olmalarının da sonucu bu tabii. Ama belli ki kentte de kitap okumayı, resim yapmayı, doğayı tercih eden çocuklar/gençler kahramanlarımız.

Özellikle etkileyici ve çok güçlü olduğunu düşündüğüm bir yanı da betimlemeleri kitabın. Tıpkı bu kitap gibi, “Mızıkacı” ve “Hayaletli Gölün Çocukları” adlı kitapları da Günışığı Kitaplığı’ndan çıkmış yazar Yeşim Armutak, daha önce hiçbir çocuk kitabında rastlamadığım bir edebi dil seçmiş kendine. Yalın, direkt, basit ama güçlü bir anlatım yerine şiirsel, zengin bir dil kullanımı var. Bu dil taşra kasabası ve büyükhalanın varlığıyla somutlaşan eski zaman duygusunu da belirginleştirmiş. Neredeyse zaman kavramı yok olmuş hikayede. Deminden beri anlatmaya çalıştığım geçmiş-şimdiki zaman durumları da aslında bu zamansızlık hissiyatında eriyip gidiyor. Anlamını yitiriyor. Bu da yazarın bilinçli tercihi aslında. Ayrıca, belli belirsiz bir flört ve eski, sıradışı bir aşk hikayesiyle kendini hissettiren hoş romantizmi de destekliyor bu dil kullanımını.

Öte yandan, cadı hikayelerini anımsatan gerilimli bir hikayenin, okuyanda bu kadar sakinleştirici bir tazelik duygusu yaratması çok şaşırtıcı. Şimdi tüm bu tazelik duygusu, romatizm ya da zaman kavramının belirsizleşmesi çocukları -ya da bu kitabın kahramanlarını düşünerek gençleri demek daha doğru sanırım- ne kadar ilgilendirir bilemiyorum. Ama Peren ve Kuzey’de kendinizden bir şeyler bulabileceğinize ve bu merak uyandıran sıcak hikayeyi seveceğinize eminim.

Bu yazı ilk kez 18 Mayıs 2007′de Radikal Kitap’ta yayımlanmıştı.

Heykeltraş bir arkadaşım Kuzgun doğduğunda ‘hayatının en güzel sanat eserini yarattın’ demişti. İnanılmaz etkilemişti beni bu tanım; öyleydi çünkü. Sonunda çok istediğim bir durumu yaşamıştım; bir çocuğum olmuştu. Ne müthiş!!!

Ne müthişti gerçekten de. 35 yaşındaydım. Hayatımda olmasını istemediğim her şeyi yavaş yavaş çıkarmıştım hamileliğimle birlikte. Kuzgun benim için yeni bir sayfaydı çünkü ve ben onu büyütürken bundan sonra yapmak istediğim şeye de karar verecektim. Hiç yaşamadım doğum sonrası depresyonu denen şeyi. O kadar, o kadar keyfim yerindeydi ki! 6 ay sürdü bu keyif; sadece 6 ay. İşte o zaman girdim depresyona. Sıkılmaya başlamıştım. Kuzgun dışında hiçbir şey yoktu hayatımda. Yazı bile yazmıyordum, yazamıyordum artık ve bu böyle süremezdi. 10. ayın sonunda Portakal Ağacı şekillendi. Ben gazeteciliğe dönmeyi düşünmüştüm oysa; çünkü yazmak, daha aktif yazmak istiyordum. Ama gazeteci arkadaşlarım bunun çok saçma bir düşünce olduğunu söylediler. “Niye bozacaktım ki huzurumu? Benim artık bir çocuğum vardı ve çocuklarla ilgili şeyler yapmalıydım.” Çok da düşünmedim bu meseleyi, bir şeyler yapmak istiyordum ve akışa bıraktım kendimi. Öyle olması gerekiyordu ve Portakal Ağacı yeşerdi. Evrile evrile de devam ediyor büyümeye. Açık Radyo’daki Yapboz: Sanat ve ardından Düşe Kalka geldi sonra. Ben çocuk meselesiyle harmanlanırken hem işte hem evde, hayat çocuklu ya da çocuksuz akıyordu dışarda. Konserlerden sergilere, sinemalardan festivallere yaşayan ben yoktum artık bu dünyada. Niye yoktum? Niye yok olmuştum?

Domestik bir yapım var benim. Seviyorum evde zaman geçirmeyi, evle uğraşmayı. Yıllardır evde çalışıyorum, ama hayat sadece ev hali olunca sevilecek bir şey değil domestik olmak. Başlarda normal geliyordu; Kuzgun küçüktü ve ev hali iyiydi. Bir tek, Kuzgun’la hem ev hem iş olmuyordu. İş yavaş yavaş hem dışarısı hem içerisi olmaya başladı o nedenle. Öte yandan dışardaki hayatı hiç aramıyordum, özlemiyordum da. Böyle böyle 5 yıl geçince, şimdi giremiyorum da o dünyaya. Hoş gireyim gibi bir derdim de yok. Hatta arada sırada denediğimde nasıl kaçacağımı şaşırıyorum. Aslında olay neyse onunla zerre kadar ilgisi olmayan kuru kalabalık, sigara dumanı, kakafoni ve o tuhaf entelijensiya! Özlenecek bir şey değil gerçekten de. Bir tek caz konserlerini özlüyorum…

Düşünmüyorum tabii bunları yaşarken ve zaman su gibi akıp giderken. Hayat öyle tuhaf ki, düşünecek bir dolu başka şey var; kafam kazan gibi zaten! Sadece sürekli takılı bir şey var aklıma: Kuzgun’dan önce, Kuzgun’dan sonra!!!

Hayatımın en güzel sanat eseri gerçekten Kuzgun ve sanıyorum hep öyle olacak her ne olursa olsun. Ancak bu kadar mı değişir insanın duruşu hayatta! Bu kadar mı yorar hayat birden insanı! Hep bu kadar sorumlu olmak zorunluluğu nasıl bir şeydir? Ve en en kabusu bu kadar mı alınır bir insanın özgürlüğü elinden?

Tamam, tamam. Biliyorum. Hiçbir şey böyle olmak zorunda değil! Kuzgun’dan sonrayı bu şekilde sarmallayan benim tabii ki ve benim gibi anneler. Bu kadar çok şey bilmek başa bela çocuk yetiştirirken. Yapılacak bir şey yok ama, sıfırlayamayacağımıza göre kendimizi yenileneceğiz mecburen.

O halde, kendi yarattığın sanat eserini, doğru düzgün nasıl katarsın hayata kendinle birlikte? Sanıyorum hayatın keyifli akması bu sorunun yanıtında gizli çocuklu insanlar için. Herkesin yanıtı kendine, ama çok hızlı akıyor zaman çocuklarla. Ve biz sürekli “hadi, hadi” diyoruz ya çocuklarımıza, bu yanıtı bir an önce bulabilmemiz için biraz da kendimize “hadi, hadi” demek gerek.

Öyleyse hadi bakalım! Kuzgun’dan sonraki hayatta başarılar bana (ve tüm çocuklulara!)