Masallar her zaman saf iyi ya da saf adaletli bir dünyadan söz etmez aslında. Çocuklar kendileri saf/temiz oldukları için masalların iyi yanlarını tutarlar belleklerinde. Onlara iyi gelmeyen masalları da reddederler zaten. Her ne olursa olsun mutlu biter çocuklara masallar, neyse ki! Büyüklere masallar büyüdükleri için her zaman mutlu sonla bitmezler oysa… Biz de artık o kadar gerçekçiyizdir ki, mutlu sonla bittiğinde sinirimiz bozulur neredeyse. Oysa büyükler için bile olsa, bazı masallar mutlu sonla bitmelidir. Öyle olmalıdır. Kötü bittiğinde sadece sinirimiz bozulmaz, dağılırız çünkü…

Lhasa de Sela’nın sesini duyduğumdan ve onun sesinin, hikayelerinin peşinde kaybolmaya başladığımdan beri benim masal kahramanımdı Lhasa. Yaşadığı masal diyarı büyükler içindi; iyilikler, kötülükler, gerçeklerdi onun diyarının hikayeleri. Fantastik, mutlu efsanelerdi aynı zamanda… Bazen anlamadığım bir dildeydi anlattığı masallar, ama o nefis sesiyle en derinimde bir şeyleri kıpırdatmayı başarırdı yine de. Derin bir hüzündü bazen bu, ama dedim ya bir meleğin dokunuşu gibiydi Lhasa’nın sesi, hüznü bile güzeldi o nedenle. Neşesinin ise hiç bitmesini istemiyordum. Böylece uzun zaman La Llorona ve The Living Road’un etkisine bıraktım kendimi…

Bölük pörçük bilgilerdi Lhasa hakkında bildiklerim. Kalabalık bir ailesi olduğunu ve ailesinin onun için çok önemli olduğunu biliyordum. Ebeveynlerinin biri Meksikalı, biri Amerikalı gibi görünsede biraz Rus, biraz İskoç, biraz Polonyalı, biraz İngiliz kökenlere dayanan ve bir baba, biri üvey iki anne ve on kardeşle diyar diyar gezen egzantirik bir aile elbette ki vazgeçilmez olabilirdi. Bir ara sirk yıldızları olan kızkardeşleriyle sirk macerasına atıldığını ve onun da sirk yıldızı olmak istediğini de duymuştum. Ama şarkı söylemek ağır basmış işte. Onun hikayesinde sesiyle insanları büyülemek varmış çünkü. Montreal’de müzik yapmaya devam etmiş o da…

Bu kadar bilgi bile Lhasa’nın bu dünyanın insanı olmadığı duygusunu pekiştiriyordu bende. Hiçbir zaman hiçbir yere ait olmamış, ailesine, insanlarına bağlanmış, onların hikayeleriyle var olmuş, kendini yaratmış bir masal kahramanı…

Yaşamımın en güzel haberlerinden biri bu sıradışı masal kahramanının İstanbul’a geleceğini duyduğum andı. Üstelik de hala en büyüleyici konser mekanlarından olduğunu düşündüğüm Sepetçiler Kasrı’nda selamlayacaktı bizleri. Meğer heyecanım azmış; yaşadığım kent her ne kadar boğucu olsa da, biz sakinlerine büyüleyici olduğunu hatırlatıyor zaman zaman. Bir masal kahramanının ziyaretine geleceğini duyunca hazırlığını yapmış o da meğer. Tüm ışıltısıyla karşıladı Lhasa’yı İstanbul. İçinden trenler geçen vapurların ritimleriyle eşlik etti Lhasa’nın şarkılarına. Lhasa hemen kabul etti bu eşlikçiyi, o nefis Temmuz akşamında, vapurların selamına, Galata Kulesi’nin gülümseyişine karşılık vererek anlattı masallarını bu kez. İstanbul çok çok mutlu oldu bu nefis anlatıcıyı ağırlamaktan. Anlatıcı bayıldı bu masal kentinde olmaya… Çok konser dinledim İstanbul’da ama kentle müzisyenin bu kadar kucaklaşabildiğini, birbirlerini anladıklarını başka hiçbir konserde hissetmedim. O gün İstanbul’un sesi Lhasa’nın sesine karıştı gerçekten ve biz dinleyicilere hayatımız boyunca unutamayacağımız bir hikaye bıraktılar…

Bana müzik yetiyor. Bir zamanlar hem dinleyip hem araştırıyordum, daha aktif yazıyordum çünkü. Şimdi fazla bilgi istemiyorum, zamanım da yok galiba, sevdiğim müzikleri yakalamaya çalışıyorum yalnızca. Lhasa’nın sesini takip ettim hep, ama hastalandığından hiç haberim olmadı. Çoğumuzun da olduğunu sanmıyorum, yansımadı çünkü. Masal kahramanları kanser olmaz zaten değil mi? Lhasa de Sela da söylemedi bize hastalığını, müziklerini yaymaya devam etti dünyamıza; Lhasa albümünü hediye etti bize son olarak. Direnci azalmaya başlamış olsa gerek, son turnesini iptal etti ve biz 2010’u karşılarken o ayrıldı dünyamızdan. Sadece 37 yıl kalabildi bu dünyada. Oysa bu masalın mutlu sonla bitmesi gerekiyordu işte. Kaç tane ‘gerçek’ masal kahramanı geliyor ki bu dünyaya?

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua’nın Şubat 2010 sayısında yayımlanmıştır.

Bazen metroya biniyorum işe giderken. Çok eskiden festivalde bir film izlemiştim. Hızlı çekimle Tokyo metrosundan inen insanlar vardı. Sürü halinde metrodan iniyorlar, otomatiğe bağlanmış bir şekilde işlerine, yeni başlayan günlerine doğru yönleniyorlardı. O zamanlar İstanbul’da bırakın metroyu, metronun adı bile yoktu. Ama şimdi ne zaman metroya binsem -özellikle de işe gidiş ve dönüş saatlerinde- metronun kapısı açıldığı anda karıştığım insan seli, bana yıllar önce beyaz perdede gördüğüm bu görüntüyü çağrıştırıyor. İnsan seli otomatiğe bağlanmış halde yürüyen merdivenlere ilerliyor ve İstanbul metrosunun çıkmakla bitmez yollarında aynı anda rüzgarı hissediyor sonunda yüzünde. Yıllar önce görüp de haz etmediğim bir görüntünün reel halinde yer almamak isteğiyle, ben her seferinde adımlarımı yavaşlatıp merdivenlere yöneliyorum. Güruhun yanında ilerliyorum yani. İçinde değilim ama aralarındayım yine bir şekilde. Rutin duygusu o kadar sıkıyor ki bir an önce çıkmak istiyorum sokağa. Neyse ki her gün yaşamıyorum bu durumu. Haftada bir, belki birkaç haftada bir. Yine de çok sıkıcı işte…

Sonra bir gün metronun kapısı açıldı. Ben yine yavaş yavaş merdivenlere yöneldim. İlk merdivenleri bitirip ilerlemeye devam ederken bir müzik karşılamaya başladı insan selini. Canlı bir müzik. Rutini kıran bir ses. Heyecanlandım. İlerlerken müzik de yaklaştı, artık karşımdaydı. Eline akustik gitarını almış bir genç, önüne koyduğu minik anfiyle Akdeniz tınılarını metroya yayarak günümüze renk katıyordu. Farkına bile varmadan ayaklarım beni müzisyenin önüne getirdi, ama durmadım. Adımlarım müziğin ritminde, belki biraz daha gevşeyerek yoluna devam ederken gülümsüyordum. Müzik beni takip ediyordu artık. İyice uzaklaştığında teşekkür ettim adını bilmediğim bu sokak müzisyenine ve keşke dedim para atsaydım gitar kutusuna. Şaşkınlıktan ve şaşkınlıkla karışık mutluluk halinden sadece tadını çıkarabilmiştim oysa müziğin. Ama ben de dahil kimse durup da dinlememişti müziği. Kafalarını çevirip bakmamışlardı bile neler oluyor diye. Otomatiğe bağlıydılar ya, rutinlerini azıcık da olsa kıran bu olağanüstü durumu fark bile etmediler. Her zamanki tempolarında günlerine yöneldiler.

Sonra her metroya binişimde kulaklarım ve ardından gözlerim bu şahane müzisyeni aradı, ama bulamadı bir daha. Geçenlerde yine aynı yerde sazıyla biri vardı, ama cızıltılıydı sazı ve sesi. Haz vermedi önceki gibi. Hatta yüzümü buruşturduğumu hatırlıyorum. Olsun vardı yine de ve var olması güzeldi aslında. Çünkü bazı sokak müzisyenleri öyle ki, günün yorgunluğundan, kafanızın kazan olmuş halinden, stresinizden, gereksiz koşturmanızdan alıveriyor bir anda sizi. Harika hissediyorsunuz kendinizi. Kalabalıkta yürürken yürürken bir çellonun çoğu zaman hüzünlü klasiklerini duymak… Az sonra da bir saksofonla karşılaşmak… Bir süre sonra bu iyi sesleri arar oluyorsunuz, olmadıkları zaman “bir şey mi oldu” ya da “bugün başka bir yerde herhalde, kaçırdım” diye düşünüyorsunuz. Kulaklarınızı tırmalayanlar da var tabii. Onlardan kaçıp hemen iyiye sığınabiliyorsunuz ama. İyileştiriyor hemen sizi.

Yine de ben tek başımayken hiçbirinin önünde durup da müziklerine bırakmıyorum kendimi, beni kısacık sarmalaması, bir an durumumdan uzaklaştırması yetiyor galiba. Oysa oğlumlayken duruyorum önlerinde. Hepsinin değil, o da anlıyor iyi müziği neyse ki, onların önünde duruyoruz. Bazen para vermek istiyor, veriyoruz. Hatta kendisine ilk aldığı CD de sokakta ikinci kez denk geldiği bir topluluğun CD’si oldu. Hala en sevdikleri arasında o CD ve eminim bir daha denk geldiğimizde yine en güzel konserdeymişiz hissiyatıyla takılacağız sokakta… Güzel olan tek değiliz, bu müzisyenlerin dinleyicileri var. Çoğu insan yanlarından umursamazca geçiyor evet, ama bir kısmı dinliyor, dinliyor, dinliyor… Bu adsız müzisyenler de var olmaya devam ediyor, neyse ki…

The Soloist / Solist filmini izlediğimden beri, rutinimin kırıcıları, günüme anlam katabilen bu adsız sokak müzisyenlerinin varlığı netleşti iyiden iyiye. Joe Wright imzalı, Robert Downey Jr. ve Jamie Foxx’un müthiş performansıyla hemen etki alanına girebileceğiniz film, bir gazetecinin, dahilikle delilik arasında gidip gelen bir sokak müzisyenini ‘farketmesiyle’ başlayan sıradışı bir dostluk hikayesini anlatıyor. Arka planında Los Angeles’ta, sokakta yaşayan insanların ürperten gerçeğini de yansıtarak gücünü artıran filmin bir de gerçekten yaşanmış bir hikaye olduğunu öğrenince etkilenmemek mümkün değil zaten filmden.

The Soloist’i izlediğimden beri sokak müzisyenlerinin önce kendi yaşamımdaki yerini düşünür oldum işte. Aslında İstanbul yaşamında sokak müzisyenlerinin varlıklarını daha etkin -ya da fazla mı demeliyim- hissettirmeleri yeni sayılır. Yani bundan 10 yıl önce gerçekten de tek tüktüler. Süreklilikleri yoktu. Bir çıkar bir kaybolurlardı. Oysa özellikle İstiklal Caddesi’nde varlıkları epey arttı. Kolay mı yaşamları, değil muhtemelen. Farkında mıyız? Değiliz tabii ki. Ama diyorum ya benim yaşamımda bazıları gerçekten varlar ve var olmalarından da son derece hoşnutum. İyi geliyorlar bana. Her duyduğumda teşekkür ediyorum bize müziklerini böyle karşılıksız sunabildikleri için. Hazin olan İstanbul’un onları bünyesine çok rahat almasına karşın, İstanbulluların çoğunun farkında olmaması. Bu İstanbullulara özel bir durum değil elbet. New York’ta, bir televizyon programı için sokak müzisyenleri gibi takılan ünlü keman sanatçısı Itzhak Perlman’ın müthiş yorumlarını da sadece çocuklar farkedebilmişti sonuçta. Çocuklar hala saf olabildikleri, kentin hızına kapılmadıkları için kentin sürprizlerini de yaşamlarına daha kolay alabiliyorlar çünkü. Neyse ki bir çocuğum var ve ben de onun farkındalığıyla bazen yakalabiliyorum bu sürprizleri…

Şimdi de Subway’i izlemeli yeniden…

Fi tarihinde, sanırım ortaokula falan giderken televizyonda tuhaf bir çizgi film vardı. Adını hatırlamıyorum, ama çizgi filmde bir kuş vardı. Sürekli “neler oluyor, neler oluyor” diye hiçbir şey anlamadan, telaşla uçuşup duruyordu etrafta. O kuşa bayılıyordum. Neler oluyor’a yani, adı da buydu. Ama şimdi etrafımdaki pek çok insanı o kuşa benzetiyorum ve bu durum hiç ama hiç hoşuma gitmiyor. Tıpkı neler oluyor gibi hiçbir şey anlamıyoruz çünkü biz de. Dünyada neler oluyor???

Sarsılan doğal denge, küresel ısınma, kirlenen, sürekli kirlenen bir dünyaya, yok edilen kültürel ddğerlerimize zaten hep canım sıkılırken, oynanan ‘pis’ oyunların sayısı her geçen gün çoğalıyor ve bu oyunların doğal bir süreci olarak insanların kafası da sürekli karıştırılıyor. Neye inanacağını, neyi savunacağını bilemeyen insanlarla donatıyorlar dünyayı. Ben kafamın karıştırılmasına izin vermemeye kararlıyım, doğru bildiğim, inandığım değerlerden vazgeçmeyeceğim. Bütün bu pisliklerden biraz daha arınabilmek için, bir iletişimci olan ben, uzuuundur gazete, dergi okumuyor, televizyon seyretmiyorum. Çevremdeki insanlar yetiyor, gündemden her zaman haberim oluyor yine de merak etmeyin. Hiçbir şey kaçırmıyorum, ama özel olarak okumadığım, ilgilenmediğim için daha az kirleniyorum. Özel olarak okuduğum, araştırdığım bir dolu mesele var zaten ve bu konularda kaynak çok, ama medyadaki akıl almaz yazılar, yorumlar sinirlerimi bozuyor artık.

Dünyayı yöneten büyük güçlerin nereden nasıl yaşamımıza darbe vuracakları belli değil. En azından bu ulu güçlerin darbe üzerine darbe hazırladıklarını öğrendik ama, hiçbir oyun şaşırtmıyor o nedenle artık, sinir katsayımızı yükseltiyor yalnız. Bu da iyi bir şey, insanı eyleme geçmeye zorluyor çünkü!

Gündemdeki son bomba GDO. Yediklerini epeydir araştıran, sorgulayan, tükettiği her şeye şüpheci yaklaşan, bu konuda araştıran, okuyan, haklarını arayan bir grup insanın epeydir gündeminden düşmeyen GDO, sanki yeni bir sorunmuş gibi yurdum insanının gündemine giriverdi ansızın. Şimdi bilen bilmeyen, bir dolu laf kalabalığı yaparken, medyadaki bazı isimler -Zülfü Livaneli, Vahap Munyar gibi- ve Tübitak’ın Bilim Teknik’i gibi yayınlar son derece rahat GDO savunuculuğuna soyunarak insanların aklını karıştıran ekipte yerlerini aldılar. (Hani gazete okumuyordun dediğinizi duyar gibiyim, ağlarım geniş ne yapayım!) Domuz gribi gündeminin ardından gelen GDO şokuyla, “neler oluyor, neler oluyor” şeklinde dolaşan insanlar da çoğaldı birden. Öyle ya da böyle GDO’nun konuşuluyor olması, insanların bu gerçekle yüz yüze gelmesi iyi oldu tabii. Kapalı kapılar ardında uzun zamandır süregelen GDO karşıtı savaştan habersiz, hiçbir şeyi sorgulamadan tüketmeye devam ediyordu çünkü insanlar. Saf saf insan sağlığına zarar verecek oyunlar oynanmayacağını düşünüyoruz ya hala çoğumuz. Eh, zararın neresinden dönersek kardır. Şimdi ayağa kalkma zamanı!

slow food
fikir sahibi damaklar
imeceevi
pembe domates
gıda mühendisim
gdo’ya hayır
gıda hareketi

Öyle tabii. Niye çocuk olmak istiyoruz ki yeniden, ya da en azından içimizdeki çocuğu yitirmemek? Çocuklar için hayat bir oyun çünkü. İşleri bu; oyun oynamak. İşkolikler gibi; bokunu çıkarıyorlar hep tabii. Sabah gözlerini açtıkları andan yatağa girene kadar oyun oynuyorlar ve hala süreci uzatmaya çalışıyorlar. Ben o zaman “oyun çok güzel, ama daha keyifli oynayabilmen için dinlenmeye, enerji toplamaya ihtiyacın var” diyorum oğluma. O da isteksizce uykuya yenik düşüyor zaten.

Çocuklar işlerini ciddiye alıyorlar bizler gibi; ama onların işi olabildiğince saf ve eğlenceli. Oynayarak öğreniyorlar hayatı. Oyunla öğreniyorlar paylaşmayı, güvenmeyi, yaratmayı, kendini kaptırmayı, eğlenmeyi, öncelikle ve hep eğlenmeyi. Sonra büyümeye başlıyorlar ve biraz içgüdüsel biraz da büyüklerinden öğrendikleri şekilde şiddet karışıyor oyunlarına/hayatlarına. Haksızlığı, bencilliği, hırsı, savaşmayı öğreniyorlar oyunla. Didişiyorlar sürekli. Üzülüyorlar, kırılıyorlar, anlamaya çalışıyorlar bu yeni durumları. Yine de içlerinde kötülük yok ya, arkalarını dönüp devam ediyorlar kaldıkları yerden eğlenmeye/oyuna. Bir bakıyorsunuz küsüyorlar bir bakıyorsunuz yanyanalar yine. Aslolan da bu değil mi zaten; çatışmaya rağmen birlikte olabilmek. Bir çözüm üretebilmek. Çözüm üretmeyi çatışarak öğreniyorlar; beceriksiz, mantıksız, bazen umarsız, bazen akılsız ama büyüklerden farklı olarak hep sevgi dolu.

P1010063Anlamadıklarını büyüklere soruyor çocuklar. Büyükler de mantıklı mantıklı açıklıyorlar kendi doğrularını. Çocuğa kendini savunmayı öğretiyorlar, acımasız dünyada hayatta kalmanın altın kurallarını; yani savaşmayı, güçlü, başarılı olmayı öğretiyorlar. Mutlu olmayı öğretmeyi unutuyorlar çoğunlukla, hayatın oyunları arasında kendileri de unutuyorlar çoğu zaman mutluluğu çünkü. Çok çok deneyimliler ya yinede, hayat bir dolu şey öğretti ya onlara, bu birikimle yüklüyorlar çocukları; gerçek oyunlara hazırlıyorlar. Çocuklar her şeye kadir büyükleri gördükçe büyümek istiyorlar böylece. Bilseler büyüklerin oyunları hiç eğlenceli ve saf değil isterler mi oysa büyümeyi?

Büyükler farkına varmadan çocukların kıvraklıklarını, yaratıcılıklarını, sonsuz hayal güçlerini, bitmeyen enerjilerini yontarak, onların en usta oldukları işi, oyun oynamayı unutmalarını sağlıyorlar. Büyüyünce de birbirlerine ‘hayat bir oyun’ diyorlar. ‘Oyunu iyi oynarsan hayatta başarılı olursun’. Oysa baştan tuzağa düşürüldüler eskinin çocukları; büyürken yitirdiler oyun oynama becerilerini.

Hayat oyununun girift kurallarında tökezlememek, oyunu ciddiye almak kadar eğlenceli yanlarını görmekten de geçiyor sanırım. Oyunun daha eğlenceli, dinamik, saf olması, haz vermesi için de büyüklerin çocukların bilgeliğinden yararlanması gerekiyor galiba. O halde, işte size bir oyun; sadece bir gününüzü bir çocukla geçirin, hem sokaklarda hem evde takılın ve kendinizi kayıtsız şartsız onun kafasının işleyişine bırakın. Hatta mümkünse bir 7 yaş altı, bir de üstü çocukla oynayın bu oyunu. Günün sonunda, döngüyü kırmanın ipuçlarını bulabilirsiniz, şaşırmayın!

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua’nın Ekim 2009 sayısında yayımlandı.

İlk önce Michael Jackson’ın ölüm haberini aldım telefonla. Arayan arkadaşım acayip şaşırmış ve üzülmüştü bu haber karşısında. Ben de şaşırdım önce, ama sonra normal geldi bu ölüm haberi bana malum nedenlerden dolayı. O kadar etkilenmediğimi görünce, “sen Esbjörn Svensson’un ölümüne daha çok üzüldün” dedi. Evet, tabii ki daha çok üzülmüştüm. Çünkü, Michael Jackson, kuşağımın nasıl doğduğuna, parladığına ve çöktüğüne tanık olduğu, müzik sahnesi için çok önemli bir figür sadece benim için. Oysa Esbjörn Svensson’un yapıtları heyecan vericiydi, merak uyandırıcıydı. Konserleri uçurucuydu benim için. O nedenle bu dünyada olmadığı fikri hala inandırıcılıktan uzak geliyor bana. O güzel müziğini her dinlediğimde derinden bir hüzün kaplıyor içimi ve özlüyorum konserlerini. Gerçek bir kayıp hayatımda.

Tıpkı Pina Bausch gibi. İşin garibi Pina Bausch’un ölüm haberini de aynı arkadaşımdan aldım. ‘Felaket habercisi’ gibi oldu benim için, “bu kez sen de çok üzüleceksin ama” dedi haberi verirken…

pina_bauschŞimdi bu yazıyı yazmaya çalışırken zorlanıyorum, çünkü zor bir şey insanın çok değer verdiği, hayatına anlam kattığını düşündüğü birini kaybetmesi. Sonra da bu kaybın ardından O’nu yazmaya çalışması. Ben talip oldum bu yazıyı yazmaya, sızlanmamam gerekiyor, ama şimdi neredeyse anlamsız geliyor yazmak. Klişe birkaç sözün ötesinde ne yazabilirim ki! Şurda doğdu, burda dans etti, ilk koreografisi şuydu bilgisine istediğiniz yerden ulaşabilirsiniz zaten. Bir görev yazısı oldu bu sanki. Benim ve Karga Mecmua’nın bir saygı duruşu. Ve ben saygıda kusur etmek istemiyorum, size karşı da etmek istemiyorum. Birkaç küçük söz söyleyip çekileceğim huzurlarınızdan o nedenle.

İlk olarak, adını bile duymamış olanlarınız varsa aranızda, yazın bir kenara ve mutlaka tanık olmaya çalışın Pina Bausch’un yaratıcılığına bir şekilde. Sahne en süperi ama en azından bir kaydını yakalayın!

Ne rahat söylüyorum bunu değil mi? Çok şanslıyım çünkü. İstanbul’a uğrayan üç eşsiz yapıtı da izleyebildim: Cam Temizleyicisi, Masurca Fogo ve Nefes. Masurca Fogo’yu iki kez izledim hatta ve Nefes de hayran olduğu İstanbul içindi. Böyle bir yaratıcılık, yoğunluk ve sıcak, doğrudan etki -başka türlü tanımlayamayacağım, yaşamsallık diyebilirim belki- daha önce hiç görmemiştim. Nutkum tutuldu. Çarpıldım resmen. ‘Çarpıldık’ demeliyim daha doğrusu. Üç-beş istisna dışında salondaki herkes için geçerliydi çünkü bu. Hatta O’nun yapıtlarını izleyen büyük sanatçılar için bile. Pedro Almodovar, Wim Wenders gibi…

Tanztheater Wuppertal, Pina Bausch’un bize bıraktığı 40 küsur yapıtı yıllar yıllar boyunca sahnelemeye devam edecek ve eminim ki, yıllar sonra bile tazeliğini yitirmeyecek bu yapıtlar. Gelecek kuşaklar da tıpkı bizim gibi heyecanla, hayretle izleyecek ve etkisinden kurtulamayacaklar. Çünkü, bambaşka bir pencereden bakacaklar kadın-erkek ilişkilerine, insanlık hallerine, dünya hallerine… Oturdukları yerden hiç kalkmak istemeyecekler, bu uzuuun hikayeler anlık bir seyir gibi gelecek onlara. Bu anlatılan diyar nasıl bir diyarsa onlar da parçası olmak isteyecekler. Acayip şanslı ve mutlu hissedecekler kendilerini orada oldukları için. İzledikleri bu olağanüstü koreografiler bağımlılık yapacak. Ve Pina Bausch’un eşsiz yaratıcılığının izlerini sürecekler ömür boyu. Minnettar kalacaklar O’na, yaşamlarına dokunduğu için…

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua’nın Ağuslül 2009 sayısında yayımlanmıştır.

Neredeyse sürekli radyo dinlemek alışkanlığının hayatıma nasıl girdiğini hatırlamıyorum. Açık Radyo’nun bolca katkısı olsa gerek. Ama yok yok, Kent FM zamanları da sürekli O açık olurdu. Hatta bir yılbaşı akşamını arkadaşlarımızla Kent FM başında, akışa ara ara telefonla dahil olarak geçirmiş, çok da eğlenmiştik. Daha önceleri de TRT FM vardı; yani şimdiki adıyla TRT 3. Biz o zamanlar TRT FM derdik niyeyse, öyle yerleşmişti. Tabii TRT FM maceramız çoğunlukla Yavuz Aydar-Şebnem Savaşçı ikilisinin Stüdyo FM’ini kaçırmamak üzerine yoğunlaşmıştı; ne çok şey öğrendik o programdan Tanrım. Müzik zevkimizin şekillenmesinde yüzde yüzdür katkısı; o kadar çok yeni ses keşfettik, o kadar ufkumuzu açtı ki bu ikili. O zamanlar MP3 indirme çılgınlığı yok, kaliteli müziğe, yeniliklere ulaşmak o kadar zor ki. Hatırlıyorum, babam zamanı için epey ileri teknoloji çift kaset çalarlı, hem radyodan hem de kasetten kasete kayıt yapabilen taşınabilir müzik setini getirdiğinde Tayfun’la benim için yepyeni bir devir açılmıştı. Aydar-Savaşçı ikilisi genellikle bir sonraki programda neler çalacaklarını anons ederlerdi. Biz de ilgimizi çeken bir şeyse boş kasetlerimizi hazırlar radyonun başına geçerdik. Kırmızı rec tuşuna basmanın hazzı büyük ve bazen de gayet stresliydi; ya kayıt etmezse???

radyo01Daha gerilerde, çocukluğumda da baş rolde aslında radyo. Doğduğum evden hayal meyal bir görüntü var mesela; ailece yemek yiyiyoruz ve radyo açık. Galiba haberler var. Eski olduğu için midir bilmem, bu görüntü tamamıyla sepya bende ve ben gerçekten çok miniğim. Sonra ilkokula giderken Caddebostan’daki evden anılarım var radyo ile ilgili. Kocaman bir mutfağı vardı o evin ve Tayfun’la benim odam mutfağa açılıyordu. Kapının hemen yanındaki dolabın üstünde dururdu radyo ve biz çoğu çocuk gibi radyonun arkasındaki iri yuvarlak deliklerden içerideki minik insanları görmeye çalışırdık. Bu da tuhaf bir şey, bizim kuşağımızın çocuklarının ortak hikayesi neredeyse. Hayal meyal Milliyet Çocuk’ta bile bununla ilgili bir yazı okuduğumu hatırlıyorum. Özellikle de Erol Evgin şarkı söylemeye başladığında heyecanla gözümü o deliklerden içeriye sokmaya çalışırdım ve her seferinde kaçırırdım Erol Evgin’i görme şansımı. Anlamadığım, annemle babamın niye bize bunun boşa bir çaba olduğunu söylemedikleri? Yoksa biz mi sormadık hiç nerede bu radyonun içindeki insanlar diye?

İlkokul yıllarımdan unutamadığım bir diğer radyo hikayesi de tabii ki arkası yarınlarla ilgili. Bu arkası yarınlar hem biz çocuklar için hem de büyükler, galiba özellikle de annelerimiz için olurdu. Çünkü hatırlıyorum, hep annem dinlerdi arkası yarınları. Hoş hafta sonları kahvaltı ederken hep birlikte dinlediklerimiz de vardı, ya da o başka bir programdı, ama bizim için ilginç olanı tabii ki okula gitmeye hazırlanırken kulaklarımızı ödünç alan, çocuklar için hazırlanmış olanlarıydı. Öğlenci olduğumuz zamanlarda bazen sonunu dinleyemeden çıkmamız gerekirdi evden. Milliyet Çocuk’un yeni sayısını beklemek kadar heyecan vericiydi bu programları dinlemek.

Sonra ben Radyo-Televizyon okudum. Özel radyolara bir dolu program önerisi kaptırdım. Hayal kırıklığına uğradım, bu maceraya ara verdim. Açık Radyo kurulurken yeniden radyoculuk gündeme geldi, heyecanla daldım bu serüvene. Kısa sürdü ilk program, araya yine zaman girdi. Hoş, bu aralarda bile radyo programları uçuşurdu kafamda. Yeniden dönüşüm daha kalıcı oldu ve tatmin edici. Öyle tuhaf DSC_0046bir çekiciliği var ki radyoda olmanın, bazen olmayan zamanı oldurmak zorunda kalıyorum, çok çok özeniyorum radyo programlarıma. İçime sinmeyen bir şey olduğunda günlerce takılıyorum. Şimdilerde moladayım, moladayız. Kuzgun, her Cumartesi sabahın köründe yollara düşerken arkamdan “gitmeee” diye ağlayan Kuzgun, ara vereceğimizi öğrendiğinde, “hayır, bitmesin program” diye ilk itiraz eden oldu. Biraz ara iyi geldi ama fıkfıklanmaya da başladık.

Radyolu hayatım, hem içerde hem dışarda bir radyo fanı olarak sürüyor yani. Hatırlıyorum da, kendi evimi, hayatımı düşlerken televizyon hiç yoktu içinde, ama müzik setim, radyom hep baş köşedeydi. Akşamları kahvemi, bazen şarabımı yudumlarken radyo dinlemek ne hoştu. Bu aralar yapamıyorum niyeyse bunu. Yapmalıyım oysa, gerçek bir haz çünkü. Kitabın sayfalarından ya da kahvenin, çikolatanın hoş rayihasından bile uzaklaştırabiliyordu bazen beni. Öylesine güçlü bir frekans…

Biliyorum, radyo zamanlarında değiliz artık. Bunca radyo varken, bunca frekans kirliliği yaşanırken üstelik. Benim için, zaman nasıl akarsa aksın radyo olmalı bir yerlerinde oysa. Dolayısıyla çaktırmadan Kuzgun’un hayatının da parçası oldu radyo. Bazen CD koyduğumuzda bile “radyoyu mu açtın?” diye soruyor. Nasıl bir radyo sorusu önemli tabii. Ben ipuçlarımı verdim, ama son bir ipucu da çocuklarımız için. Hayal gücümüzü tetikleyen, kafamızı dağıtabilen, eğlendiren, bilgilendiren, oyalayan, gündelik hayatımızı sürdürürken fonda rahatlıkla bize eşlik edebilen bu vazgeçilmez arkadaşla bir an önce tanışabilmeleri için: Cumartesi ve Pazar sabahları TRT 3‘te yayımlanan Arkadaşım Müzik programı. TRT 3 pek gündemimizde olmadığından sanırım, hayli geç bir keşif oldu bu program. Klasik müziği sevdirebilecek, bol hikayeli, bol müzikli, eğlenceli…

Çocukluğumuzun biricik arkadaşını çocuklarımızın ve belki yeniden bizim biriciğimiz yapabilmek kolay değil. Zaten biriciği olsun gibi bir derdim de yok. Ama radyosuz da olmasın işte hayatlarımız!

salincak

Simla Sunay bir mimar, aynı zamanda çocuk kitapları yazıyor. Daha da güzeli her iki uğraşı üzerinden de çocuklarla bir arada, onlarla alış veriş içerisinde olmaya çaba harcıyor. Geçenlerde, yine böylesi bir çabayı kaleme almış. Çocuklara kent bilinci kazandırmak amacıyla yürüttüğü Nasıl Bina?=Nasıl Biri? adlı bir projeden söz etmiş bir yazısında. Çocuklardan çeşitli bina resimlerini incelemelerini, sonra bu binaları çizerek bir canlıya dönüştürmelerini ve nasıl biri yarattıklarını yazmalarını istediği bu atölye, kent dokusunun çocukları nasıl etkilediğine fazlasıyla kafa yoran biri olarak beni çok etkiledi. Çocuklar üzerinden gözlemlemeye çalışarak az çok kafamda kurduğum bu etkinin somut bir yansımasıydı çünkü atölye. Açıkçası bir kez daha kentte yaşama, kenti planlama, kenti dönüştürme meselelerinde çocuğu yok saydığımızı hissettirdi aynı zamanda. Adam yerine koymadığımız çocuklarımızın bize verdiği mesajlar o kadar etkileyici ki oysa! Nasıl Bina?=Nasıl Biri? ve buna benzer atölyelerin çıktılarını kesinlikle kenti tasarlayanlara, kent yaşamı üzerine ahkam kesenlere referans olarak göndermek gerekiyor!

guneskapakİşte bu atölyenin sonuçlarını okumanın verdiği heyecanla epeydir kütüphanemde okunmayı bekleyen Simla Sunay’ın Güneşten Sarı Baldan Tatlı adlı kitabını da bitirdim bir çırpıda. Yeni bir kitap değil aslında bu, Hayykitap’tan 2006 yılında çıkmış. Ben de geçen yıl almıştım ama bir şekilde okuyamamıştım.

İnce-uzun olduğumdan zaman zaman bana da, zürafa dendiği için sempati duyarım zürafalara. Simla Sunay da nedendir bilmem bir zürafanın dilinden yazmış kitabını. Ne kadar uzun boylu olduğundan yakınan bir zürafa, sarılar giyinmiş sevimli bir kız; Naz ile karşılaşıyor bir gün. Bir adı bile olmayan zürafa, kendisine Uzunbal adını koyan Naz’la bir yolculuğa çıkıyor. Beyaz bir yolun izini sürmeye başlıyor… Sakarköy, komşusuz ev, kullan-at kasabası, yıldızcı, gamze toplayıcısı derken beyaz yola ulaşıyor ikili. Bu uzun bir yol, ama Uzunbal mutlu; çünkü hayatında ilk kez bir dostu oluyor ve insanların dünyasını keşfediyor…

Böylesi bir özetle Güneşten Sarı Baldan Tatlı’nın bir dostluk hikayesi olduğu sonucunu çıkarabilirsiniz, doğru da. Ancak tek derdi bu değil, Türkiye’deki çocuk yazınında pek de rastlamadığımız katmanlı bir yapısı var öykünün. Çünkü çocuk kitaplarının bir meselesi olması gerektiğine inanıyor Simla Sunay. Buradaki öyküde mimar kimliği de ağır basmış ve biraz da fantastik kent dokularıyla örmüş hikayesini. İkilimiz, bütün bu tuhaf isimli yerleşim yerlerinde tuhaf insanlarla ve olaylarla karşılaşıyor ve bu hikayeleri biriktiriyorlar. Her bir yerleşim yeri kendi içinde bir öykü ve hepsinin de söyleyecek çok önemli sözleri var. Uzunbal’ın karşılaştığı insanlar sürekli kafasını karıştırıyor. Naz da şaşırıyor ama biraz daha doğal karşılıyor olanları; çünkü kendisinde de bir sır saklı.

Güneşten Sarı Bladan tatlı, masalsı gibi görünse de, azıcık kafa yorduğunuzda yaşadığımız gerçek dünyanın dejenere olmaya başlamış halini seriyor gözler önüne. İlk okuduğunuzda bazı mesajları kaçırabilirsiniz, o nedenle birkaç kere okunması gerekenlerden kitap. Biraz da Küçük Prens etkisi yarattı bende. Öykünün kurgusu; Naz’ın gizemli hali ve bir hedefi olması, Uzunbal’ın onu anlamaya çalışması ve tıpkı Küçük Prens’in gezegenleri gezmesi gibi tuhaf kentleri gezmemiz yarattı bu etkiyi. Pek çok insan gibi benim için de çok özeldir Küçük Prens. O nedenle biraz da garip geldi bu etkiyi hissetmek. Hani biriciktir ya Küçük Prens, o nedenle pek de hoşlanmadım bunu hissetmekten. Yine de sevdim Uzunbal ile Naz’ın yolculuğunu. O nedenle onlara bırakıyorum son sözü ve Simla Sunay’ın çocuklarla buluşmalarını çoğaltmasını diliyorum:

- Teknoloji nedir? diye sordum Naz’a.

- Bizsiz bizi yaratan şeydir, dedi.

- Nasıl yani?

- Makineler insanların elleri olur. Bilgisayarlar beyinleri. Robotlarsa gövdeleri. İşte teknoloji budur.

- Peki insanlar sıkılmazlar mı o zaman?

- Yooo. Onlar da oturup televizyon seyreder.

Sekiz ay önce çok yakın bir arkadaşımızı kaybettik. Hepimiz için fazlasıyla sarsıcı bir kayıptı, kendi varlığımızı unutmak isteyeceğimiz, zamanın durmasını isteyeceğimiz kadar derin bir acıydı. Hala da öyle. Ama şimdilerde daha çok kocaman bir özlem var, boşluk hissi var içimizde. Yazmak her zaman rahatlatır beni, ama bunu yazmak zor ve pek de işe yaramıyor…

Hayatın en tatsız sürprizi ölümü Kuzgun’a ilk kez anlatmamız gerekiyordu ve gerçekten bilmiyorduk nasıl olacağını. Sonunda, nispeten sakin bir anımızda Kuzgun’a direk söyledik öldüğünü. Tepki göstermedi önce. Sonra nasıl olduğunu sordu tabii. Hastalığından falan söz ettik ve onu bir daha hiç göremeyeceğimizden. Gittiği yerde mutlu olduğunu ama onu göremeyecek olmanın bizi çok üzdüğünü söyledik. Hiç ağlamadık konuşurken. Yine de ses tonumuzdan çok üzgün olduğumuzu anladı ve o da çok üzgün olduğunu söyledi, hatta ağlamak istediğini. Ağlamadı ama. Biz de salya sümüklü halimizi göstermedik ona hiç, arada süzülen birkaç damlayı yakaladı ama, anladı sadece ve sormadı.

O zamandan beri ölüm konuştuğumuz konular arasında. Çoğunlukla bu deneyimle birleşiyor zihninde ve hem ölümü hem de O’nu konuşuyoruz böylece. Durduk yerde aklına geliyor Kuzgun’un. Bazen bana ağır geliyor bu konuşmalar, ama olağan bir durummuş gibi konuşuyor, yaşıyoruz bu durumu Kuzgun’la. Onun için soyut bir kavram olduğunu bildiğim için, ben de biraz sürreal bir durumu yaşıyorum zaman zaman. Bazen rahatlatıyor, bazen hüzünlendiriyor, bazen de neşelendiriyor garip bir şekilde bu muhabbetler. Garip bir doğallığı var. Benim için şimdiye kadar hiç olmadığı kadar doğal hale getirdi ölümü bu durum. Kabul edilebilir değil, ama doğal işte bir şekilde.

pitirDerken, Kuzgun ikinci ölüm deneyimini yaşadı dün. Yaklaşık dört ay önce kendi isteğiyle aldığı minik su kaplumbağamız Pıtır kış uykusundan bir türlü uyanamadı ve bir şekilde öldü ne yazık ki. Ben Kuzgun farketmeden yenisini almayı önerdim hemen, çok içime sinmedi bu düşünce ama daha kolay olabileceğini hissettim Kuzgun için. Babamızsa yeni bir kaplumbağa daha istemiyordu, çünkü yaşama koşullarını bile tam bilemediğimiz, derdini anlayamadığımız bir hayvanın bir kez daha sorumluluğunu almak istemiyordu haklı olarak. Bir ölü kaplumbağa yeterdi gerçekten de. Sonunda Kuzgun’a Pıtır’ın öldüğünü söylemeye karar verdik. Dün. Akşam. Kuzgun mahvoldu. O kadar, o kadar çok ağladı ki. “Gitmesin, gitmesin” diyebiliyordu sadece. Kabul edilebilir bir şey değildi işte ölüm; bir kez daha. Ve Kuzgun bu kez kendi minik arkadaşını kaybetmenin acısını sonuna kadar yaşıyordu işte. Hani ölüm soyut bir kavram ya çocuklar için, bu kadar, bu kadar üzüleceğini düşünmemiştik o nedenle. Pişman olmadım söylediğimize ama çok, çok çaresiz hissettim bir kez daha kendimi ve bu duygu dayanılır gibi değil. Kuzgun durdu, durdu ağladı. Pıtır’ı gömmek durumunda olduğumuzu söyledik. İstemedi. Denize bırakalım dedik. İstemedi. “Görmek istiyorum onu” diyip duruyordu haklı olarak. İkna edemedik onu göndermek zorunda olduğumuza.

Sonra aklıma Zacharina ve Kumkurdu geldi. Zacharina da bulduğu ölü bir kuşu ne yapacağı konusunda ciddi kararsız kalmıştı. Hemen Zacharina’nın bu durumda nasıl davrandığını okuduk birlikte. Kuş için hazırladığı mezarın resmine baktık. Ben de çocukken iki kaplumbağa kaybetmiştim. Onlara yaptığımız cenaze törenini anlattım Kuzgun’a. Biraz biraz sakinledi. Ama yeni bir kaplumbağa istediğini ve ona da Pıtır adını koyacağını belirtti. Tamam, dedik. Sonra da cenaze töreninin detaylarını konuştuk. Zacharina’nın kuş için hazırladığı mezar çok hoşuna gitti Kuzgun’un, aynısını Pıtır için de yapalım dedi ve en yakın arkadaşını ve ciciannesini de istedi törende.

Konu kapanmıştı. Azıcık sonra biraz daha içlendi ve ağladı Kuzgun. Sonra en sevdiği işe verdi kendini; yapıştırma, kesme, boyama. Pıtır minicikti ve Kuzgun onun daha büyümediğini ve ölemeyeceğini söylemişti ağlarken. Ama faaliyetiyle uğraşırken, Pıtır’ın çok yaşlı olduğunu ve o nedenle öldüğünü söyledi. Buna inanmak istedi demek. Evet, dedim.

Dünya maceraperestlerle, kaşif ruhlu insanlarla çok güzel. Onlar olmasa pek çok diyarın güzelliklerinden, kültüründen, tadlarından, seslerinden haberdar olamayacağız. Dan Storper da bu maceraperestlerden ve iyi ki var. Çünkü o olmasaydı dünya Putumayo ile tanışamayacaktı; yani dünyanın her yöresinden seslerle, müziklerle.

Putumayo’nun büyükler için çıkarttığı CD’ler hiçbir zaman ilgimi çekmedi açıkçası. Ancak Putumayo Kids serisi dünyanın hangi yerleşiminden sesleri yayarsa yaysın hoş tınlıyor kulağıma. Çünkü her biri bir çocuk kadar dinamik, neşeli, akıllı ve açık. Öte yandan çift etkili, yani alışık olduğumuz çocuk şarkıları gibi primitif olmadığı için hem çocuklara hem büyüklere göre şarkılar bunlar.

Animal_PlaygroundfrenchÇocuklar için müziğin sığlığına takılmış biri olarak, Putumayo Kids serisi olmasa ne yapardım bilmiyorum. World Playground ile yolculuğuna başlayan bu zengin seri neyseki bizim de elimizin altında. Brazilian, French, Folk, Hawaiian, Asian derken dünyanın her yerinden sesleri evimize dolduruyor gerçekten Putumayo. Biz çok dinliyoruz bu CD’leri. Sözlerini anlamıyoruz çoğu kez, ama müzikler o kadar sıcacık kucaklıyor ki sözlere gerek kalmıyor. Zaten Kuzgun şarkıların ne anlattığıyla da ilgilenmiyor henüz. Onun için bu CD’lerin büyüsü, şarkıları çocukların da söylemesi. Çocuk seslerini hemen seçiyor gerçekten de, hoşuna gidiyor şarkıları onların söylemesi. Bu nedenle en sevdiğimiz şarkıların ilki de Putumayo serisinden Sing Along with Putumayo’da yer alan, Dan Zanes and Friends’den Bushel and a Peck oldu. En bıdırık zamanlarında anladığınca söylemeye çalışıyordu bu şarkıyı. Hatta başa dönüp tekrar tekrar dinliyorduk bu şarkıyı. Öğrendiği ilk ingilizce söz de böylece ‘I love you’ oldu Kuzgun’un.

French Playground’u da çok dinledik; nakaratlı şarkılar bol bu albümde ve akılda kalıyor haliyle. Benim favorim Animal Playground ama; yine farklı kültürlerden on üç tane hayvan şarkısı var bu CD’de. Kuzgun için hepsi güzel ama ben özellikle de The Littlest Birds’ü seviyorum. Caz seven biri olarak New Orleans Playground’un da özel bir yeri olduğunu itiraf etmeliyim. Son olarak Sesame Street ve Europian Playground çıktı bu seriden. Henüz edinemedik onları, ama Muppet Show’u da taze katmışken Kuzgun’un hayatına Sesame Street epey ilgimizi çekiyor açıkçası.

Putumayo Kids serisi Dan Storper’ın da söylediği gibi bir çeşit macera çocuklar için. Farklı kültürleri, ülkeleri, sesleri, insanları merak etmeleri ve ardından da keşfetmeleri için inanılmaz keyifli bir yol. Bu seriler gerçekten çok büyük araştırmalarla, emeklerle oluşturuluyor ve aslında yine kıskandığım bir diğer özelliği daha var ki, biz burada sadece CD’ler ile keşfetmeye çalışırken tüm bu diyarları, dünya çocukları konserlerle, farklı etkinliklerle, hatta eğitim programlarıyla yapıyor bunu. Sevdikleri şarkıların birbirinden eğlenceli, yaratıcı kliplerini izleyerek ve çeşitli müzelerde, hayvanat bahçelerinde ya da çocukların olabileceği herhangi bir mekanda minik konserlerle Putumayo macerasını dibine kadar yaşama, hissetme, keyfini sürme şansları var. Girin sitesine bakın, albümleri inceleyin, şarkı sözlerini indirin, klipleri izleyin ve üstüne de sinir olun benim gibi. Hani ben neredeyse kurumuş müzik vahamızda CD’leri var diye seviniyorum ama tüm bu konserleri, eğitim kitlerini falan görünce yine acayip canım sıkılıyor. Şimdi burada çaktırmamaya çalışıyorum ne kadar kıskandığımı ve güzel güzel CD’lerden söz etmeye çalışıyorum. Ama düşünsenize hanginiz çocuğunuzu alıp, sadece onlar için organize edilmiş bir konsere götürdünüz? Hanginiz sadece onlar için söyleyen bir şarkıcının şarkılarıyla hep birlikte hoplaya zıplaya, kendinizi kaybederek dans ettiniz? Tamam, tamam. Konuyu dağıtmıyorum; iyi ki varsınız Putumayo Kids CD’leri. Yaydığınız seslere bayılıyoruz. Belki bir gün siz de bizim sesimizi duyar burada da kanlı canlı yayarsınız müziklerinizi. (Bu Kuzgun’un değil, benim hayalim şimdilik ama biliyorum ki çok çok hoşlarına giderdi çocuklarımızın da. Lütfen, lütfen…)