Fi tarihinde, sanırım ortaokula falan giderken televizyonda tuhaf bir çizgi film vardı. Adını hatırlamıyorum, ama çizgi filmde bir kuş vardı. Sürekli “neler oluyor, neler oluyor” diye hiçbir şey anlamadan, telaşla uçuşup duruyordu etrafta. O kuşa bayılıyordum. Neler oluyor’a yani, adı da buydu. Ama şimdi etrafımdaki pek çok insanı o kuşa benzetiyorum ve bu durum hiç ama hiç hoşuma gitmiyor. Tıpkı neler oluyor gibi hiçbir şey anlamıyoruz çünkü biz de. Dünyada neler oluyor???
Sarsılan doğal denge, küresel ısınma, kirlenen, sürekli kirlenen bir dünyaya, yok edilen kültürel ddğerlerimize zaten hep canım sıkılırken, oynanan ‘pis’ oyunların sayısı her geçen gün çoğalıyor ve bu oyunların doğal bir süreci olarak insanların kafası da sürekli karıştırılıyor. Neye inanacağını, neyi savunacağını bilemeyen insanlarla donatıyorlar dünyayı. Ben kafamın karıştırılmasına izin vermemeye kararlıyım, doğru bildiğim, inandığım değerlerden vazgeçmeyeceğim. Bütün bu pisliklerden biraz daha arınabilmek için, bir iletişimci olan ben, uzuuundur gazete, dergi okumuyor, televizyon seyretmiyorum. Çevremdeki insanlar yetiyor, gündemden her zaman haberim oluyor yine de merak etmeyin. Hiçbir şey kaçırmıyorum, ama özel olarak okumadığım, ilgilenmediğim için daha az kirleniyorum. Özel olarak okuduğum, araştırdığım bir dolu mesele var zaten ve bu konularda kaynak çok, ama medyadaki akıl almaz yazılar, yorumlar sinirlerimi bozuyor artık.
Dünyayı yöneten büyük güçlerin nereden nasıl yaşamımıza darbe vuracakları belli değil. En azından bu ulu güçlerin darbe üzerine darbe hazırladıklarını öğrendik ama, hiçbir oyun şaşırtmıyor o nedenle artık, sinir katsayımızı yükseltiyor yalnız. Bu da iyi bir şey, insanı eyleme geçmeye zorluyor çünkü!
Gündemdeki son bomba GDO. Yediklerini epeydir araştıran, sorgulayan, tükettiği her şeye şüpheci yaklaşan, bu konuda araştıran, okuyan, haklarını arayan bir grup insanın epeydir gündeminden düşmeyen GDO, sanki yeni bir sorunmuş gibi yurdum insanının gündemine giriverdi ansızın. Şimdi bilen bilmeyen, bir dolu laf kalabalığı yaparken, medyadaki bazı isimler -Zülfü Livaneli, Vahap Munyar gibi- ve Tübitak’ın Bilim Teknik’i gibi yayınlar son derece rahat GDO savunuculuğuna soyunarak insanların aklını karıştıran ekipte yerlerini aldılar. (Hani gazete okumuyordun dediğinizi duyar gibiyim, ağlarım geniş ne yapayım!) Domuz gribi gündeminin ardından gelen GDO şokuyla, “neler oluyor, neler oluyor” şeklinde dolaşan insanlar da çoğaldı birden. Öyle ya da böyle GDO’nun konuşuluyor olması, insanların bu gerçekle yüz yüze gelmesi iyi oldu tabii. Kapalı kapılar ardında uzun zamandır süregelen GDO karşıtı savaştan habersiz, hiçbir şeyi sorgulamadan tüketmeye devam ediyordu çünkü insanlar. Saf saf insan sağlığına zarar verecek oyunlar oynanmayacağını düşünüyoruz ya hala çoğumuz. Eh, zararın neresinden dönersek kardır. Şimdi ayağa kalkma zamanı!
slow food
fikir sahibi damaklar
imeceevi
pembe domates
gıda mühendisim
gdo’ya hayır
gıda hareketi
Anlamadıklarını büyüklere soruyor çocuklar. Büyükler de mantıklı mantıklı açıklıyorlar kendi doğrularını. Çocuğa kendini savunmayı öğretiyorlar, acımasız dünyada hayatta kalmanın altın kurallarını; yani savaşmayı, güçlü, başarılı olmayı öğretiyorlar. Mutlu olmayı öğretmeyi unutuyorlar çoğunlukla, hayatın oyunları arasında kendileri de unutuyorlar çoğu zaman mutluluğu çünkü. Çok çok deneyimliler ya yinede, hayat bir dolu şey öğretti ya onlara, bu birikimle yüklüyorlar çocukları; gerçek oyunlara hazırlıyorlar. Çocuklar her şeye kadir büyükleri gördükçe büyümek istiyorlar böylece. Bilseler büyüklerin oyunları hiç eğlenceli ve saf değil isterler mi oysa büyümeyi?
Şimdi bu yazıyı yazmaya çalışırken zorlanıyorum, çünkü zor bir şey insanın çok değer verdiği, hayatına anlam kattığını düşündüğü birini kaybetmesi. Sonra da bu kaybın ardından O’nu yazmaya çalışması. Ben talip oldum bu yazıyı yazmaya, sızlanmamam gerekiyor, ama şimdi neredeyse anlamsız geliyor yazmak. Klişe birkaç sözün ötesinde ne yazabilirim ki! Şurda doğdu, burda dans etti, ilk koreografisi şuydu bilgisine istediğiniz yerden ulaşabilirsiniz zaten. Bir görev yazısı oldu bu sanki. Benim ve Karga Mecmua’nın bir saygı duruşu. Ve ben saygıda kusur etmek istemiyorum, size karşı da etmek istemiyorum. Birkaç küçük söz söyleyip çekileceğim huzurlarınızdan o nedenle.
Daha gerilerde, çocukluğumda da baş rolde aslında radyo. Doğduğum evden hayal meyal bir görüntü var mesela; ailece yemek yiyiyoruz ve radyo açık. Galiba haberler var. Eski olduğu için midir bilmem, bu görüntü tamamıyla sepya bende ve ben gerçekten çok miniğim. Sonra ilkokula giderken Caddebostan’daki evden anılarım var radyo ile ilgili. Kocaman bir mutfağı vardı o evin ve Tayfun’la benim odam mutfağa açılıyordu. Kapının hemen yanındaki dolabın üstünde dururdu radyo ve biz çoğu çocuk gibi radyonun arkasındaki iri yuvarlak deliklerden içerideki minik insanları görmeye çalışırdık. Bu da tuhaf bir şey, bizim kuşağımızın çocuklarının ortak hikayesi neredeyse. Hayal meyal Milliyet Çocuk’ta bile bununla ilgili bir yazı okuduğumu hatırlıyorum. Özellikle de Erol Evgin şarkı söylemeye başladığında heyecanla gözümü o deliklerden içeriye sokmaya çalışırdım ve her seferinde kaçırırdım Erol Evgin’i görme şansımı. Anlamadığım, annemle babamın niye bize bunun boşa bir çaba olduğunu söylemedikleri? Yoksa biz mi sormadık hiç nerede bu radyonun içindeki insanlar diye?
bir çekiciliği var ki radyoda olmanın, bazen olmayan zamanı oldurmak zorunda kalıyorum, çok çok özeniyorum radyo programlarıma. İçime sinmeyen bir şey olduğunda günlerce takılıyorum. Şimdilerde moladayım, moladayız. Kuzgun, her Cumartesi sabahın köründe yollara düşerken arkamdan “gitmeee” diye ağlayan Kuzgun, ara vereceğimizi öğrendiğinde, “hayır, bitmesin program” diye ilk itiraz eden oldu. Biraz ara iyi geldi ama fıkfıklanmaya da başladık. 
İşte bu atölyenin sonuçlarını okumanın verdiği heyecanla epeydir kütüphanemde okunmayı bekleyen Simla Sunay’ın Güneşten Sarı Baldan Tatlı adlı kitabını da bitirdim bir çırpıda. Yeni bir kitap değil aslında bu, Hayykitap’tan 2006 yılında çıkmış. Ben de geçen yıl almıştım ama bir şekilde okuyamamıştım.
Derken, Kuzgun ikinci ölüm deneyimini yaşadı dün. Yaklaşık dört ay önce kendi isteğiyle aldığı minik su kaplumbağamız Pıtır kış uykusundan bir türlü uyanamadı ve bir şekilde öldü ne yazık ki. Ben Kuzgun farketmeden yenisini almayı önerdim hemen, çok içime sinmedi bu düşünce ama daha kolay olabileceğini hissettim Kuzgun için. Babamızsa yeni bir kaplumbağa daha istemiyordu, çünkü yaşama koşullarını bile tam bilemediğimiz, derdini anlayamadığımız bir hayvanın bir kez daha sorumluluğunu almak istemiyordu haklı olarak. Bir ölü kaplumbağa yeterdi gerçekten de. Sonunda Kuzgun’a Pıtır’ın öldüğünü söylemeye karar verdik. Dün. Akşam. Kuzgun mahvoldu. O kadar, o kadar çok ağladı ki. “Gitmesin, gitmesin” diyebiliyordu sadece. Kabul edilebilir bir şey değildi işte ölüm; bir kez daha. Ve Kuzgun bu kez kendi minik arkadaşını kaybetmenin acısını sonuna kadar yaşıyordu işte. Hani ölüm soyut bir kavram ya çocuklar için, bu kadar, bu kadar üzüleceğini düşünmemiştik o nedenle. Pişman olmadım söylediğimize ama çok, çok çaresiz hissettim bir kez daha kendimi ve bu duygu dayanılır gibi değil. Kuzgun durdu, durdu ağladı. Pıtır’ı gömmek durumunda olduğumuzu söyledik. İstemedi. Denize bırakalım dedik. İstemedi. “Görmek istiyorum onu” diyip duruyordu haklı olarak. İkna edemedik onu göndermek zorunda olduğumuza. 
Çocuklar için müziğin sığlığına takılmış biri olarak, Putumayo Kids serisi olmasa ne yapardım bilmiyorum. World Playground ile yolculuğuna başlayan bu zengin seri neyseki bizim de elimizin altında. Brazilian, French, Folk, Hawaiian, Asian derken dünyanın her yerinden sesleri evimize dolduruyor gerçekten Putumayo. Biz çok dinliyoruz bu CD’leri. Sözlerini anlamıyoruz çoğu kez, ama müzikler o kadar sıcacık kucaklıyor ki sözlere gerek kalmıyor. Zaten Kuzgun şarkıların ne anlattığıyla da ilgilenmiyor henüz. Onun için bu CD’lerin büyüsü, şarkıları çocukların da söylemesi. Çocuk seslerini hemen seçiyor gerçekten de, hoşuna gidiyor şarkıları onların söylemesi. Bu nedenle en sevdiğimiz şarkıların ilki de Putumayo serisinden Sing Along with Putumayo’da yer alan, Dan Zanes and Friends’den Bushel and a Peck oldu. En bıdırık zamanlarında anladığınca söylemeye çalışıyordu bu şarkıyı. Hatta başa dönüp tekrar tekrar dinliyorduk bu şarkıyı. Öğrendiği ilk ingilizce söz de böylece ‘I love you’ oldu Kuzgun’un.