Yazı kategorisi: ortaya karışık

Eski filmlerin sürprizleri

the-seven-year-itchManifold yazıları devam ediyor, tabii yine küçük bir alıntıyla. Tamamı manifold‘da…

… The Seven Year Itch’le başlıyorum o zaman. Filmden anladığımız; 1950’ler Amerika’sında aile babaları eşlerini ve çocuklarını tatile gönderip çalışmaya devam ediyor ve tabii yaz boyunca bir tür bekârlık hâlini sürüyorlar (Bizde bu geleneğin hâlâ sürdüğü söylenebilir rahatlıkla). Film bu temadan yola çıkıyor, ama daha çok ‘yaz bekârları’nın zamparalıklarına odaklanıyor. Ne var ki, baş karakter Richard Sherman (Tom Ewell) fazlasıyla beceriksiz bu konuda. Çünkü aslında, hem tam bir işkolik hem de —çaktırmamaya çalışsa da— karısını çok seviyor. Sadece onun —kadınların çoğunun yaptığı gibi— sağlığı, alışkanlıkları, ev, çocuk falan filan hakkında koyduğu kurallar ve dırdırlanmalar biraz usandırmış karakterimizi. Karşısına da modellik yapan güzeller güzeli bir kız (Marilyn Monroe) çıkınca kayıtsız kalamıyor!

1955 yapımı bu kült komediye sinematografik olarak yaklaştığınızda, filmin pek çok yeniliği muştuladığı söylenebilir. Ama ben bu konuyu bir tarafa bırakıp filmin ilgimi çeken başka noktalarına değinmek istiyorum. Şu meşhur Marilyn’in eteklerinin uçuştuğu sahneye gireceğim tabii. Sinema tarihine geçmiş bu sahnenin, fotoğraflarındaki etkiyi filmde yaratmadığını izleyenler hatırlar belki. Çünkü fotoğraflarda Marilyn’i boy olarak görüyoruz. Üzerindeki elbise bir ikon artık, belli ki bu uçuşma için özel tasarlanmış, gülüşü her zamanki gibi olağanüstü. Etrafını saran fotoğrafçıların her biri ayrı açıdan onlarca fotoğraf çekmiş. Bunları peş peşe koyup baktığınızda Marilyn’in çok eğlendiğini anlıyorsunuz. O dönem için seksi de bu pozlar doğru, ancak bugünkü tanımlama bu mu olurdu, emin değilim. Ben daha çok estetik olarak tanımlayabilirim ve çekici. Filmde etekler havalandığında sadece bacakları, o da dizlerinin biraz üstüne kadar görüyoruz oysa. Çekimler tamamlandıktan sonra, dönem gereği bu kadarının yeterli olacağına karar vermiş yapımcılar. Niyeyse fotoğrafları yayımlamakta bir sakınca görmemişler ama. Açıkçası sarışın bomba, filmde ilk kez kapının önünde tüm vücudunu saran beyaz elbisesiyle belirdiği ve komşusu Richard’dan özür dileyerek merdivenlerden yukarı salındığı sahnede çok daha çarpıcı, hedeflendiği gibi ‘seksi’ydi bana göre. Tıpkı Some Like It Hot’ta tüm alımıyla Tony Curtis ve Jack Lemmon’un yanından geçerken, trenin çıkarttığı buhardan kaçmak için bir ceylan gibi zıplayarak kaçtığı sahnede olduğu gibi…

 

 

Reklamlar
Yazı kategorisi: ortaya karışık

Yazlık ev

caddebostan-sahil4

Bu yaz manifold’a aklıma üşüşen, beni çevreleyenleri karalamaya başladım. Hoşuma gitti böyle yapa boza yazmalar, tek sınırlayanın kendim olma hali. Kendime not düşmek için buraya da küçücük alıntılıyorum yazıları, tamamı manifold‘da…   

Benim hiç yazlık evim olmadı, çocukken de yoktu, şimdi de. Yazlığa gitme halini bilmiyorum o yüzden. Hani bir evin diğer eve taşınışını… “İki evi olanın aslında hiç evi yoktur,” demiş Saramago. Dedim ya hiç tecrübe etmedim böyle bir şeyi, ama 10-15 günlük tatillerimde bile bir eksiklik duygusu vardır hep bende, evimde bıraktıklarım yüzünden. Çok eşya almayı hiç sevmem yanıma tatillerde, yetecek kadar. Bir tişört eksik gelir bazen. Kitaplar hep artar, ama yine de aklıma düşen biri olur mutlaka ve elimi uzattığımda orada olmadığını bilmek zor gelir. Çiçeklerim, tıpkı kedim gibi emanet edilmiştir bir dosta. Kedim küsmüş olur bize döndüğümüzde, ama çiçeklerim göçüp gider bazen bu ayrılığa dayanamayıp, çok üzülürüm. Ya yazlığım olsa ne yapardım? Nasıl taşınır gerçekten onca uzantı? Eşya demek çok basitleştiriyor meseleyi, çünkü bazı şeyler gerçekten elim kolum gibi uzantılarım benim. İnsan alıştığı lezzette bir makarna bile yapamıyor evinden uzakta… Bazen özenmiyor değilim koca yazı İstanbul’un neminden uzakta geçiriyor olma haline, denize doymaya, ama işte bu uzantılar var ya…

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Kuzgun Acar’ı anımsamak…

kuslarkuslarla2

Heykel sanatının özgün isimlerinden Kuzgun Acar denilince çoğumuzun aklına Unkapanı’nda Şehir Tiyatroları Reşat Nuri Sahnesi’ni geçtikten hemen sonra İMÇ’nin cephesindeki Kuşlar adlı soyut duvar kompozisyonu gelir. 1967-68 yıllarında açılışı yapılan İstanbul Manifaturacılar Çarşısı, mimarisi kadar Füreya Koral, Eren Eyüboğlu, Yavuz Görey, Sadi Diren, Nedim Günsür, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Ali Teoman Germaner ve Kuzgun Acar’ın yapıtlarıyla da dikkat çekmişti. Yıllar içerisinde neredeyse kendi haline bırakılan bu yapıtlar 2008 yılında İMÇ yönetiminin aldığı bir kararla Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı tarafından temizletilmiş, restorasyonları için sponsor arayışına başlanmıştı. Demirleri tamamen çürüyen Kuşlar heykeli restorasyon için ilk sıradaydı. Sonunda 2013 yılında İMÇ’nin katkıları ve Fatih Belediyesi’nin lojistik desteğiyle Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı çatısı altında restorasyonuna başlanan yapıt, üç yıllık emeğin ardından İMÇ’den önce Sakıp Sabancı Müzesi’nde sanatseverlerle yeniden buluşmaya hazırlanıyor.

Kuzgun Acar’ın 1949’da Akademi’ye girmesiyle başlayan ve 1968’e kadar yoğun, 1976’daki ölümüne kadar ise ara ara devam ettiği heykel sanatına kazandırdığı çoğu yapıtı yok oldu. Hatta her zaman çok sevdiği sinema sanatına verdiği ürünlerin -Doğu’da çektiği belgesel filmler- ve sokak tiyatroları için yaptığı maskların bir kısmı da kayboldu. O nedenle en bilinen heykellerinden birinin korunduğunu, sahiplenildiğini bilmek iyi geliyor insana. Aynı özenin diğer yapıtlarına da gösterilmesini umarak sanatçının üretimlerini şöyle bir anımsayalım isterseniz…

Türkiye’nin zor koşullarına karşın, 1950’lerin pek çok cesur sanatçının ilerici ve yaratıcı çalışmalarıyla dünya sanat camiasında da ses getirmeye çalıştıkları verimli yıllar olduğu söylenebilir. İşte böyle bir ortamda Kuzgun Acar da Akademi’deki hocaları Rudolf Belling ve Hadi Bara’nın -burada Zühtü Müridoğlu ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun da adlarını anmak gerek, çünkü kendi ifadesiyle her iki ustanın da sanatını biçimlendirmesinde katkıları büyüktür- izinden yürüyerek büyük başarılara imza attı.1961 yılı sonunda Paris’te düzenlenen Uluslararası Genç Sanatçılar Bienali’ne demir çivilerden yaptığı iki heykelle katılan ve bu çalışmalarıyla Paris Kenti Birincilik Ödülü’nü alan Kuzgun Acar, seçici kurulda bulunan usta heykeltraş Giacometti’nin övgüsünü kazanmakla kalmayıp, bir de burs kazandı. Bu burs sayesinde bir süre Paris’te çalışma şansı yakalayarak sürecin sonunda elek tellerinden ürettiği formları, demir çivilerden yaptığı heykelleri ve desenlerini Paris Modern Sanatlar Müzesi’nde sergiledi.

1965’te Fransa’da yeni binalara maliyetinin yüzde biri oranında sanat eseri konulması zorunluluğu getirilmişti. Türkiye’de ise ancak bazı ilerici mimarların projelerinde yer bulan sanat eserleri mekânlara/binalara yerleştiriliyordu. İşte tam da bu yıllarda kısa süreliğine İstanbul’a gelen ancak Paris’e yeniden dönemeyen Kuzgun Acar, mimari ile sanatın buluştuğu çalışmalara imza atmaya başladı. Aslında ilk çalışması Paris’e gitmeden önce, Nişantaşı’ndaki bir apartmanın ön cephesine yaptığı dekoratif bir düzenlemeydi. Betona geometrik motifler kazıyarak yaptığı bu düzenleme onun mimariyle ilişkisinin belki de en basit ama güzel örneklerinden biriydi.

Paris’ten dönünce ilk yaptığı işlerden biri mimar Ercüment Tarcan’ın Karaköy’de yaptığı Tatlıcılar Binası’nın zemin katındaki pastane için sipariş ettiği ışıklandırma sistemiydi. Burada plastik malzeme kullanarak yaptığı abajurların kablolarını kamufle etmek için duvarları çevreleyen ahşap panolar yapmıştı. 25×100 cm. boyutlarında, siyaha boyanmış ve üzerlerine ağacın kırmızımsı rengini de ortaya çıkaracak şekilde çivi yazılarına benzer motifler oyulmuş panoları bir süre sonra mekân sahipleri yerlerinden söküp depoya kaldırdı. Daha sonra onları almak isteyen ikinci eşi Bige Berker bunu başaramayınca tahmin edebileceğiniz gibi kayboldular.

1966 yılında Türkiye’nin ilk gökdeleni sayılan Ankara Kızılay Meydanı’ndaki Emekli Sandığı tarafından inşa ettirilen Emek İşhanı’nın yan duvarına yerleştirilecek duvar heykeli siparişini aldı. Ardından yine Ankara’da Ziraat Bankası Genel Müdürlük ek tesislerinden Merkez Muamelat holü dekorasyonu kapsamında bir heykel yapması istendi. Aynı yıl İstanbul Unkapanı’nda Manifaturacılar Çarşısı projesi konuşuluyordu ve dönemin ruhuna uygun olarak Çarşı içinde farklı bölümlere yerleştirilecek sanat yapıtları sipariş ediliyordu. Kuzgun Acar da Kuşlar adlı soyut kompozisyonuyla bu sanatçıların arasında yer aldı. Bu çalışması günümüze kadar korunabildi biliyorsunuz, ancak Ankara’daki Emek İşhanı duvarına yerleştirilen “Türkiye” adını verdiği soyut heykeli için aynı şeyi söylemek mümkün değil. 1967 Eylül’ünde binaya yerleştirilen heykel 1974 yılında sanat dünyasının itirazlarına karşın yerinden söküldü. Dokuz yıl sonra Büyükşehir Belediyesi heykelin akibetini araştırmaya başladığında parçalanarak bir depoya yerleştirildiği ve hurdacıya satıldığı gerçeğiyle karşılaştı.

1960’lı yılların sonunda sinemaya ilgisi izleyici olmanın ötesine geçen sanatçı, kısa metraj ve belgesel film projeleri çekmeye başladı. Aynı zamanda tiyatroyla da flört ediyor, Mehmet Ulusoy’un sokak tiyatrosu için maskeler yapıyordu. Bu çalışmalar onun için halka dönük, üretmekten keyif aldığı çalışmalar halini aldıkça heykelle ilişkisi seyrelmeye başladı. Yine de arada sırada aldığı siparişlere, biraz da maddi açıdan rahatlatacağı için, hayır demedi. 1969’da Şeker Sigorta’nın Fındıklı’daki yönetim binasının terasına bir heykel-havuz, 1973 yılında Gülhane Parkı’na bir heykel ve Karaköy’deki bir büfenin duvarına rölyef yaptı. Karaköy ve Gülhane’deki çalışmalarında işlevselliği ön plana çıkarmak istediğinden insanların eşyalarını asabilecekleri heykeller tasarlamıştı. Ancak bu heykellerin sonu da Ankara’dakinden farklı olmadı; bir süre sonra kaldırıldı ve bir daha izine rastlanmadı.

1974 yılında Devrimci İşçi Sendikası’na bağlı Maden İş Sendikası’nın Gönen Denizkent’teki Eğitim ve Dinlenme Tesisleri’nin dış duvarına yaptığı heykel ise Kuzgun Acar’ın şanslı çalışmalarından biri. Metal atıklardan yaptığı farklı insan figürlerinden oluşan 13 metrelik bu kompozisyonu yerleştirmek için Gönen’e geldiğinde duvarın henüz yapılmadığını gören sanatçı, heykelini yerleştireceği duvarı da kendisi yaptı. 12 Eylül’le birlikte yerinden söküldü, ama subaylardan birinin müdahalesi üzerine saklandı ve 1996 yılında bazı parçaları tamamlanarak yeniden aynı yere yerleştirildi.

Doğada bulduğu ahşap materyallere ufak müdahalelerden oluşmuş ilk dönem çalışmaları bile sıradışı sayılabilecek Kuzgun Acar, sürekli yeni malzemeler keşfetmeyi seviyordu. Metale yöneldiği zamanlarda hurdacılarda bolca zaman geçiren ve bunun sonucu çivileri kaynaklayarak yaptığı soyut heykellerini ortaya çıkaran sanatçının telden yaptığı soyut ve figüratif heykelleri ise neredeyse bir çığır niteliğini taşıyordu. Böylesine üretken, hep arayan, deneyen, keşfeden, insanın değerini bilen bir sanatçının yapıtlarının çoğunun hiçliğe karışmış olması üzücü olduğu kadar düşündürücü. Son yıllarda nasıl sahip çıkacağız, nasıl koruyacağız sorularını sıklıkla soruyoruz pek çok durum için. Ama gördüğünüz gibi öncesi de farklı değil meselenin. Biz düşünmeye devam edelim, son sözü Kuzgun Acar söylesin: “Önce kendi işimde devrimci olmaya uğraşıyorum. Kaçınılmaz bir şey bu. Ben kendi heykelimde bir şey beceremiyorsam, bir yeni tad, bir yeni koku, bir yeni inanç koyamıyorsam kime ne söyleyeceğim ki…”

 

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Çamuru aşkla dönüştüren eller

ayferkaramani

Aralık 2015’te gerçekleştirilen Ege Sanat Günleri’nde “Ustaya Saygı, Yaşayan Anıt Sanatçı” sunumlarında, Ali Vatansever imzalı 11 dakikalık bir filmle katılımcıya anlatılmıştı Ayfer Karamani. Seramikte 60. yılına doğru ilerleyen bir sanatçının üretimini, yaşamını 11 dakikaya sığdırmak güç elbet. Ancak filmin merak uyandırdığı ve sizi sanatçının işlerinin peşinden sürükleyebildiği doğru. Ben de her ne kadar takipçisi olsam da filmi izleyince kapısını çalıp sohbet etmek istedim Ayfer Karamani’yle. Kızı Arzu Karamani Pekin de bir süredir Tünel’deki atölyeyi yeniden canlandırmıştı. Hep bir gidesim, atölyeyi göresim de vardı. Hemen aradım Arzu’yu. Önce atölyeye gittim, sanatçının işleriyle sarmalanmış hararetle çalışan öğrencilerin arasında çayımı yudumlarken bu minicik atölyeden çıkmış ‘kocaman’ işlere hayret ettim. Sonra Nişantaşı’ndaki artık yarı atölye olmuş evinde Ayfer Hanım ve Arzu ile daldan dala atlayarak koyu bir sohbetin keyfine bıraktık kendimizi. Size bu sohbetin yansımalarını okumadan önce bir yeni sergi haberini de vereyim. 1 Temmuz-30 Eylül tarihleri arasında Çanakkale Seramik Müzesi, Arzu Karamani’nin küratörlüğü ve Ersu Pekin’in tasarımıyla, Ayfer Karamani’nin ağırlıklı olarak son dönem işlerini içeren kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapacak. Şimdi önce filmi izlemenizi sonra sohbete geçmenizi öneririm. Kimbilir daha sonra da Çanakkale’ye gider sergiyi görürsünüz belki…

Film sanat yaşamınızı çok güzel özetlemiş, ama çok özet! O yüzden biz şimdi biraz açalım.

Ayfer Karamani: Biraz açalım, olur. Ben filmi unuttum bile. Biraz böyle, uçuk bir insanım.

Atölyede geçirdiğiniz zamanlardan başlayalım. Çünkü neredeyse yaşamınız orada geçmiş ve her gittiğinizde heyecanlandığınızdan söz ediyorsunuz, hele de fırını açacaksanız…

Ayfer K: İlk atölye Moda’da. Evimizin içinde. Fakat hiçbir şey yok daha. İki tane masa. Fırın da yok. Çamurlar geldi, ama tabii hiçbir anlam taşımıyor bu durumda. Derken Sabit (Karamani) fırın yapmaya başladı ve çabucak da yaptı. Fırın tamam, çamurlar da var, çalışma… O kadar güzel bir yerdi ki, iki oda iç içe; atölye yaptığımız yer. Ondan sonra salona ve yatak odasına geçiliyor. Sonra Sabit boya yapmaya başladı. Çünkü piyasada seramik boyası diye bir şey yok.

Kaçlı yıllardan bahsediyorsunuz?

Ayfer K: ’57 yılı. Demek ki Arzu doğmamış daha. Ben mezun olalı 57 yıl oldu, atölyeyi açalı da 55 yıl olmuş.

O zaman akademide seramik bölümü var mıydı?

Ayfer K: (Gülüyor.) Vardı. Ben oradan mezunum. Ama ne boya vardı ne fırın.

Ben de hayal etmeye çalışıyorum, o yok diyorsunuz bu yok diyorsunuz. Eğitim nasıl oluyordu?

Ayfer K: Bir avuç çamur vardı. Hocamız bize küçücük bir poşette bir şey salladı. “Bu seramik sırıdır,” dedi. Ama hiçbirimizin eline vermedi. Çünkü hepsi hepsi onun 3-5 tane boyası. Biz de atölyede türkü söyler, sigara içerdik. (Gülüyor.) Sonuç olarak akademi faslı bu. Sonra Nejat Eczacıbaşı geldi. Sefaletimizi gördü, “Böyle olmaz,” dedi. “Bizim size ihtiyacımız var. Sizin yetişmeniz lazım. Fabrika emrinizde,” dedi. Akademi o kadar genç adam doluyken biz hepimiz Nejat Bey’e aşık olduk. (Gülüyor.) O kadar da yakışıklı, zarif. Elindeki çantayla gözümün önünde. Neyse… Sonuçta biz, hocamız dahil, Kartal Yunus’taki fabrikaya gitmeye başladık. Uzaktı da. Ama ben haftanın üç günü gidiyordum. Demek ki hakikaten içimde bir aşk varmış. Ben de o kadarını bilmiyordum daha. Sonuç olarak orada çok şey öğrendik ustalardan. Seyrederek. Onlar da açıklıyordu. O devir öyle. Sonra evlendim. Evdeki atölye başladı. O da öyle yarım yamalak başlayıp mükemmel bir atölye oldu. Fakat ben hiçbir şeyin farkında değildim. O devirde yokluk içinde bunların oluşu dehşet bir şeymiş! Sonunda çalışmaya başlarken bize sipariş bile geldi. Beyoğlu’nda bir sütun kaplanacak. Fakat o kadar zor bir şey ki, sütun nasıl kaplanır kardeşim? Onun dönüşü? Fakat acayip, mekanik zekâya sahip bir adamla berabermişim! Ben onunla yeşil gözü için evlendim, ama o bana çok yardım etti. O bütün bu zor tarafını halletti işin ve biz sütunu kapladık. Şimdi yerinde yeller esiyor o başka.

karamani

Şimdi böyle konuşurken düşündüm de 60’lı yıllarda mimariyle çok örtüşen işler yapılmış. Duvar rölyefleri, heykelleri, panoları…

Ayfer K: Ben size bir şey söyleyeyim mi; o yıllar gerçek sanatın değer gördüğü yıllardı.

Evet. Hem hiçbir şey yok, aslında çok imkânsızlıklar var hem de sokakta bir sanat var.

Ayfer K: Nişantaşı’nda iki üç duvar olacak. Hiçbirini göremiyorum. Apartmanın giriş katının yanında bir duvar vardı. Onun üstü tamamen kapanmış. Apartmanın üstünde bir bordür vardı, şimdi eser yok. Plakalar, plakalar, plakalar kaplanmış.

Arzu K: Ayrıca 70’li yıllara da yansıyan bir şey vardı. Annemlerin sadece İstanbul’da değil, Adana’da Mersin’de Ankara’da da sipariş duvarları vardır. Atölyenin ortasında koskocaman bir masa dururdu. Annemin onun üstünde çalışırken fotoğrafı da vardır hatta. Devamlı çamur açarlardı.

Ayfer K: Akbank’ın genel müdürü Hamit Belli, selam olsun, babası ressam. Karısı Leyla Belli ressam. Ailede sanattan başka bir şey konuşulmuyor. Böyle birisi olunca sipariş de veriyor. Akbank’ın ilk siparişini Paris’te açtığım sergi sırasında, birlikte yemek yerken aldım. Ama o kadar güzel dünya insanlarıydı onlar. Hamit Bey’i kaybettik. Şimdi o duvarlara sahip çıkıyorlar mı merak ediyorum.

Arzu K: Hemen bir parantez açıyorum…

Ayfer K: Eyvah!

Arzu K: Hayır duvar duruyor, korkma. Ama caddeden baktığında hiçbir şey görünmüyor. Akbank’ın Galatasaray Şubesi. Önüne iki tane ATM koymuşlar. İçeri girince önünde bir duvar görüyorsun. Onu da geçip ilerlersen soruyorlar nereye gidiyorsun diye. Desen ki şu duvara bakacağım, şaşkınlıkla kalakalıyorlar. Yani ne içerden ne dışardan imkânı yok görünmüyor.

Ayfer K: Halbuki dışardan da görülürdü ve devamlı bakılırdı. İlk yapıldığında o giriş salonunu bomboş bırakmıştı Hamit Bey. Sonra oraya galeri adını verdi. Bir ressamdan üç resim alıyordu, orda teşhir ediliyordu. Herkes içeri girdiğinde hem resimleri hem duvarı görsün diye. Dışarıdan da o kadar rahat seyredilebiliyordu ki…

Peki, atölye günlerine dönersek… 

Ayfer K: Moda ilk atölyemizdi. En son Beyoğlu. Arada tabii başka atölyeler var. Hepsinde çok sıcaklık hissettim ama ille de bu son atölye… Acaba hayatta her şeyden yavaş yavaş kopup yalnız çalışmaya verdiğim için mi kendimi orası bana bambaşka mukaddes geldi, onu bilemiyorum. Düşünmedim de üstünde hiç. Herhalde öyle. Çünkü şimdi evdeyim. Hiçbir yere gitmek istemiyor canım. Sonra düşünüyorum. Ben nereye giderdim? Ben zaten atölyeye giderdim. Başka bir yere gitmezdim.

Atölyenin bulunduğu sokaktaki komşular, dostlar, paylaşımların da etkisi var mıydı bunda?

Ayfer K: Kesinlikle haklısınız. Çünkü Nişantaşı’nda 45 senedir bu apartmandayım çok az komşum var. Halbuki atölyeye giderken bakkalı merhaba diyor, bitişiği merhaba diyor, yanımdakinde anahtarım var. Öyle bir aile gibi ki, komşuluğu orada yaşıyordum ben. Nişantaşı’nda yok böyle bir şey. Belki de beni hep atölyede olarak algıladılar yıllar yılı, bu kadının kapısı çalınmaz dediler. Çalınmıyor canım, bir tek kapıcı çalıyor.

ayfer_karamani

Bu kadar büyük boyutlu işleri o küçücük atölyede yapmak nasıl oluyordu?

Ayfer K: İşte o benim cüretkârlığım. Çok yürekli bir kadın doğurmuş annem. (Gülüyor.) Nitekim ben de öyle doğurdum. Aynen bayrağı taşıyan biri var yanımızda… Valla oluyordu. Hatta şöyle bir anım var; duvarı bitirdik. Ama görmüyoruz bütününü. Çünkü yayacak yer yok. Adana’daki duvardı bu. Orada yaydık duvarı. Asma kattan aşağı bakıyorum. Bütününü görüyorum duvarın. Bağırdım; “Hamit Bey, Akbank bana bir kuruş vermese bile razıyım. Bunu yaşadım ya ben!” Hemen bir mimar geldi yanıma. “Aman Ayfer Hanım, duyarlar falan,” dedi. (Gülüyor.) Hepsi beynimde halloluyordu. Daha siparişi alırken ne yapacağımı biliyordum. Gözümün önüne geliyordu. Bu yaradılış. Çok cesur, kendine güvenen. Bir sipariş için gelirlerdi. Benim ilk lafım kaça yapacağız falan değil, ne kadar vakit var? İşte 3 ay derledi. 3 ay yetmez, yapamazsın. En az 6 ay. Metrekareye bağlı tabii, 20-30 metrekareyi 3 ayda çıkartmanın imkânı yok. Hatta böyle bir iş kaybetmiştim, o mimara selam olsun. Deliriyor çocuk, nasıl kabul etmezsiniz, bir kat parası alacaksınız diyor. Ama ben yapamadıktan sonra nasıl peki diyeyim. Tabii gerçek tüccar olsaydım, peki deyip sonra yetişmiyor, bitmiyor, oyalardım. Öyle bir şey yok ama, gayet dürüsttüm. Çok şükür yaptığımız her iş de iyi oldu.

Sabit Bey…

Ayfer K: Çamuru açıyorum. Çıkıyorum masanın üzerine. Çiziyorum, yapıyorum, yapıyorum. Ama onu öyle kaldıramayacağınıza göre fırına girecek boyutlarda kesmeniz lazım. Figürü de bozmadan kesmek gerek. İşte o işi Sabit yapardı. Ben çalışırken hiç karışmazdı. Karıştığı anda benim ilhamımın kaçacağını bildiği için, ne yapıyorsun demedi bana. Öyle anlaştık zaten. İnsanlar birbirlerini tanıdı mı iş kolaylaşıyor. Ayfer’e karışılmaz. Onun başında durulmaz, çünkü müthiş bir heyecan içinde. Ben yalnız gibiydim çalışırken. O da çok sessiz bir adamdı zaten. Ben bitirince o keser, numaralar, onlar kalkar, yeni fasıl açılır. Onlar kurudu mu fırına girmeye başlar. Buradan da ikinci bölüm başlar. Benim matematiğe hiç kafam ermez. Bir duvarı kaça bölüyoruz, kaç fasılda çıkacak? Bunların hiçbirini ben bilmedim. Bilmeme de gerek kalmadı. Bilen biri var yanımda çünkü. Benim ikinci beynim burada. Sağ kolumdu.

Arzu K: Birlikte sergiler de açtılar. Babamın şöyle bir yanı var; çok marifetli, her şeye yatkın biri. Bu işin teknik; kimyasal, fiziksel bölümlerini halledip de çamurla bir şey yapmamak onun için imkânsızdı tabii. Kendi üslubunda işler yarattı. Seramik çalıştı. Ama aralarında üslup olarak dağlar kadar fark vardır. Annem hayatı boyunca her şeye girişti. Önünü arkasını fazla hesaplamadan, bunu sanki vakit kaybı gibi görüp her şeye girişti. Babam hiçbir zaman öyle değildi. Tam tersine hesap adamıydı. Babam hesaplarken annem işe başlardı. O kadar ayrı kişilikler ki inanılır gibi değil!

Ayfer K: O zaten bizi tamamladı. O bana ben ona karışmazdık.

Türkiye’de çağdaş sanata baktığımız zaman seramik sanatçılarının az olduğunu  düşünüyorum. Siz bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Ayfer K: Aslında az değil. Tersine çok mezun veriyor akademi, ama sanatçı olarak hakikaten az. Nedeni şu: Bir kere akademideki eğitim fonksiyonele dönmüş. Çünkü sanatçı olarak aç kalıyor. Mesela bana akademiden öğrenciler gelirdi atölyeye, oradaki talebelere bakıp, “Siz ne kadar rahat, hür çalışıyorsunuz?” derlerdi. “Siz ne yapıyorsunuz?” diye sorardım. “Biz ölçerek çalışıyoruz. Diyelim ki bir bardak yapacağız o bardak için karoyu açtım…” Aa, ne demek karoyu açmak! O benim içimden geçen ses. “Santimledim…” Santimine güven olur mu çamurun? Ayrıca bu şekilde bardak yapılır mı? Ben öğrencinin önüne atıyorum çamuru. “Çamurla haşır neşir ol, göğsüne bastır, öp! Çamur senin en mukaddes şeyin,” diyorum. Tabii müthiş heyecan duyuyor karşımdaki. Yaratıcılık takviyesi bu. Bende cetvel falan yoktur. Çok ihtiyaç olunca ölçeriz, fırına giriyor mu girmiyor mu diye. Tabii insanlar yapıları neyse o biçimde ders veriyorlar. Fakat okul tamamen hayata hazırlıyor. Son sınıflarda zannediyorum biraz daha hür bırakıyorlar, şimdi iftira da etmeyeyim, ama o kadar sıkı disiplinle büyüyünce sanatçı tarafı köreliyor.

Sizin atölyenizdeki eğitim süreci nasıl başladı? Nasıl karar verdiniz buna? Çünkü aslında yapmayadabilirdiniz. Ama öğreten de oldunuz…

Ayfer K: Benim aklımda yoktu böyle bir şey. Ama birisi çok ısrarla, lütfen ben de geleyim, çalışayım diye rica edince, peki dedim. Tamamen böyle başladı. O da devam etmedi, ama bana bir yol açmış oldu.

Siz de sevdiniz o zaman bu işi?

Ayfer K: Çok sevdim, insan sevdiğim için. Bildiğini aktarmak o kadar hoşuma gitti ki… Taptaze bir şey. Hiç dokunulmamış. Sen ona bir şeyler aşılıyorsun ve sonuç almaya başlıyorsun. Müthiş cazip geldi bu bana ve bir, iki, üç derken çoğaldı gitti. Yıllar, yıllar, yıllar…

Ama bence en büyük öğrenciniz burada oturuyor, ne dersiniz?

Ayfer K: O fasla geçersek, o doğumunda başladı çünkü… (Gülüyor.)

Arzu K: Bu seramik meselesiyle ilgili başka önemli bir şey daha var. Benim gözlemim. Annemle zaman zaman yüksek perdeden tartıştığımız, hatta başka meslektaşlarıyla da tartıştığı bir şey. Annem ben seramikçi değilim der. Bu ilk söylendiğinde tepkiyle karşılanabilecek bir cümle. Aslında şunu söylemek istiyor; tabii ki seramikçi ve tabii ki bunun eğitimini almaktan öte çamurla yatıp kalkan, her şeyine hakim olan birisi… Ama bir noktadan sonra doğadan etkilenme meselesi de iyice işin içine girince, ve yaptığı şeyler seramik diye adlandırılınca o sınırı zorladığını ve aştığını fark ediyorsunuz. Seramik, daha doğrusu çamur büyütmesi hiç de kolay olmayan bir malzeme. Büyüdükçe sorunlar çıkan bir malzeme. Ama annem o her zamanki girişkenliğiyle aklındakini kendi tanıdığı malzemeye uyarlatmaya çalışıyor. Dolayısıyla o şekilde heykeller çıkıyor ortaya. Atölye bile el vermiyor yaptığı bazı işlere. 10 sene önceki o büyük, yekpare işler Eczacıbaşı’nda pişti mesela.

Ayfer K: Fırınım yetmiyordu. Ne kadar kessen olmuyor. Bütün de pişirmek istiyorum. O zaman da Eczacıbaşı’na yüklenir götürürdüm. Ben seramikçi değilim derken şunu kastediyorum, seramikçilikte toprağı etüd ediyorlar, efendim santimetreler, yani bir sürü artistik meseleler dışında konu. İşte ben de seramikçi değilim derken onların hiçbiriyle uğraşamam anlamında söylüyorum. Ben bakarım, yoğururum, cevap veriyorsa o çamur benim için nerenin çamuru olursa olsun umurumda bile değil başlarım çalışmaya. Banane onun içindeki bilmemneden… Hiçbir ressamın resmini yaparken boyanın kimyasal bileşimini etüd ettiğini zannetmiyorum. O boyasını alır sürer…

Renk dedik madem… Ne ifade ediyor sizin için renk?

Ayfer K: Renk tamamlayıcı bir şey. Sırsız seramik olmaz. O zaman yalnız bisküvi deriz biz, ilk pişim. Yüzde yüz doğasına bırakmam. Mutlaka üstünde sırı vardır. Ama sırı çok sulu kullanırım. Sırsız gibi etkiler ama sır vardır. Yerine göre koyulturum, ağırlaştırırım. Ama bunların hiçbiri hesaba kitaba girmez. Benim canım onu çok yalın istiyorsa öyle yaparım. Gelelim rengarenk seramik sırlarına; onlar benim işlerime uymuyor ki! Siz hiç rengarenk boyanmış bir heykel gördünüz mü? Olmaz. Alır götürür anlatmak istediği şeyi. Mümkün olduğu kadar toprağa yakın bir renkte kalmalı. Son 1 yıl renkli çalıştım. Onda bile maviler girdi, morlar değil. Ama orda başka bir yolum vardı benim renk peşinde koşmaktan çok. Heykeli geometrik şekillerle nasıl süsleyebilirim? Mümkün olduğu kadar düz heykeller yapıp üstünde geometrik olaylar aradım. O da 1 yıl sürdü zaten.

Kadın figürleri…

Ayfer K: En iyi tanıdığım şey kadın. 10 sene aşk çalıştım, çünkü aşkı özlüyordum. 30 senelik falan evliydik. Artık hâlâ kocama aşığım falan demek komik olur. Yeniden aşkı istiyordum. 50 yaşlarındaydım. Ve buna küçücük heykellerde başladım. Sonra onlar da gittikçe büyüdü. Yalnız o yılların heykellerinde değildir ki aşk. Ama ne zamanki çamura dökmeye başladım tatmin oldum, bitti.

Her şeyin karşılığını sanatınızda buluyorsunuz…

Ayfer K: Evet. Onun için sözcüklere dökemiyorum. Ama kimse de zaten dökemez ki, benim arada ne hissettiğimi bilemez. Hareket ve ifade ettiği güç; benim için önemli olan o. Kadın arkadan kollarını kaldırmış diyelim, onun yalnızca enerjisini vermeye uğraşıyorum. Vücudunun güzelliği falan değil. Kadını kadın diye değil insan olarak düşünmek . Niye erkek değil de kadın? Çünkü kadını tanıyorum. O da işin kolayına kaçmak belki de.

Arzu, atölyenin şu anki sürecine gelmek istiyorum biraz. Uzun, verimli, görmezden gelinemeyecek bir alan var orada. Ve Ayfer Hanım artık gidemiyor, ama sen varsın.

Arzu K: Annem çok özgür, başına buyruk bir insan. Atölye kendi aurası, kendi sanatıyla örülmüş bir yer. Bir minik eğitim ortamına dönüşüyor. Dolayısıyla içeriye girdiğin zaman kendisi cismen orada olmadığı zaman da bir Ayfer Karamani var. O zaman gelen öğrenci de ister istemez o ortamdan etkileniyor. Ama bu budur. Her zaman usta çırak ilişkisine dayanır. Bir çırağın, bir atölyeye kapılanan birisinin oradan etkilenmeden, önce o üslubu benimsemeden kendi yolunu bulması imkânsızdır. Bu da uzun bir süreçtir. Bizim öğrencilerimiz de biraz öyle oluyorlar galiba. “Ben hep Ayfer Hanım’ın etrafında dolanıyorum, peki buradan nasıl kurtulacağım” sıkıntısına giriyorlar. Oradan çıkmak için bayağı kan ter içinde kalıyorlar. Her atölyede bu böyle olmuyor tabii. Ne isterseniz yapın diyenler de var. Ama burada öyle değil. Bana gelince, ben seramikçi değilim. Seramik eğitimi almadım. O nedenle müzmin çırak diyorum kendime. Sonsuza kadar çırak kalacağım, çünkü annemin dizinin dibinde öğrendim bu işi. Öğrenmek için öğrenmedim, farkında olmadan öğrendim.

Ayfer K: Beraber yaşadın.

Arzu K: Ondan sonra da tabii işin tekniğini şusunu busunu öğrendim. Ama annem hiçbir zaman bana bunu empoze etmedi. Hatta bir sergi bile yaptım gençliğimde, ama bu kaçınılmazdır. Her sanatçının dizinin dibindeki çocuk muhakkak kendini gösterir. Sonra devam etmedim. Tamamen bıraktım. Sonra yine çıktı. Atölyenin kapanmaması adına ortaya çıktı.

Belki de bu noktada senin varlığın bir şans.

Arzu K: Ben tamamen bambaşka bir işle uğraşırken -gene de bitmiş değil kendi işlerim- ikisini beraber götürmek durumunda kaldım. Bu yıl atölye biraz ağırlık kazandı. Seneye biraz dengeleyebilirim. Yazı çizi işini bırakmak gibi bir niyetim yok çünkü. Şöyle oldu; annem az gelebileceğini hissettiği zaman ufak ufak yardım istemeye başladı benden.

Ayfer K: Yaş 82 o zaman. Şimdi 83.

Arzu K: Yardım da şöyle; bana eşlik eder misin giderken diye sordu. Tabii ederim, benim ödüm patlıyor zaten bir şey olacak diye. Bir süre birlikte gittik, sonra dönüşlerde de eşlik etmeye başladım. Tabii atölyede zaman geçirmeye başladım ve orada hem öğrenciden hem de annemden öyle bir şey almaya başladım ki, annem eğer gitmezse oranın kapanabilme olasılığı onlara çok korkunç geliyordu. Şimdi bu uzakta duran, ama konuya yakın bir kişi için kolayca sırt çevrilebilecek bir şey değil. Doğrudan bir şey söylemiyorlar, ama bana ihtiyaç olduğu o kadar açık ki! O zaman ufak ufak yelkenleri suya indirip işin öteki tarafını düşünmeye başladım. Ama ben de onlara bunu düşündüğümü söylemedim. Bir centilmenlik anlaşması içinde sessiz sedasız bir geçiş oldu. Ben orada daha fazla zaman geçirip atölyeye alıcı gözüyle bakmaya başladım. Derken annem beni öğrencilerle muhatap etmeye başladı. Öğrenciler benim arkadaşım gibiydi. Öyle olmasa bu geçiş de o kadar rahat olmazdı. Zamanla benim orada olmamdan mutlu olmaya başladıklarını hissettim. Çünkü annem yorulmasın diye soramadıkları, çekindikleri şeyleri bana sormaya başladılar. Bir süre sonra o soruları annem hiç duymazdan geldi, hepsini ben üstlenmeye başladım.

Acaba bu bilinçli bir taktik miydi?

Arzu K: (Gülüşmeler.) Bilinçli bir taktik olduğunu da emin ol çok sonra anladım. Çünkü bana itiraflar başladı; aslında annenin en istediği şey buydu, ama korkusundan sana söyleyemiyordu diye… 2015’in ikinci yarısı ben atölyeye daha bilinçli bir şekilde gidip gelmeye başladım. Yavaş yavaş annem gelemez oldu. Sonra yaz girdi araya ve yeni sezonla birlikte, “Tamam ben açıyorum,” dedim. Derken annem hiç adımını atamadı bu sezon.

Ayfer K: Atamadım. İşte seramiğin bana en güzel hediyesi de bu oldu; bel kemiğim mahvoldu.

Arzu K: Bir tek ekleyeceğim şey var; ben bunu sürdürüyorum ama ben ne yapıyorum? Seramik yapıyorum, ama ben annem değilim. Başka bir üslubum var; arkeoloji eğitimimi devreye sokuyorum vs. vs. Bambaşka bir şarkı söylüyorum yani. Öte yandan öğrenciyle olan ilişkide müzmin çırak lafını tekrar ediyorum, çünkü bu bir ekol. Usta çırak ilişkisi içerisinde devam etmesi gerektiğini düşündüğüm bir şey. Aktarma ilişkisi tamamen onun üzerine kurulu. Kendi söylemimi peşisıra takıyor olabilirim zaman zaman, ama orada devam eden üslup annemin üslubu. Onun için Karamani Seramik Atölyesi diyorum.

Ama Ayfer Karamani de evde üretimini sürdürüyor. Biraz da bunu konuşabiliriz…

Ayfer K: Burası da yarı atölye gibi, fakat heyecanım azalıyor. Şimdi burada birçok şey konu edilince bir canlanma hissettim. Buna sıkı sıkı sarılacağım. Durup durup ihtiyarlık bu herhalde diyorum. İhtiyarlığı benimseyemedim. Kabul edemiyorum. Ne estetik olarak ne kadın olarak bunu kaybettiğim umurumda olmadı, farkında bile değildim. Yine de ben işimi yapabiliyorum ya… Gözümde sarı nokta var. Görmüyorum diye avaz avaz bağırıyorum, inanmıyoruz diyorlar. Aslında beynimle yapıyorum. Figürler çalışıyorum, gözü ağzı burnu hepsi yerinde. Onu ben de çözemedim. Oluyor işte. Yıl dediğiniz şey komik. Hayat. Ömür. 83 yaşına varınca anladım ki hepsi değerlendirirseniz bir şey. Değerlendirmezseniz hiçbir anlamı yok ömrün. Büyüklerimiz söylerdi, göz açıp kapayıncaya kadar geçer. O kadar doğruymuş ki! Şimdi biraz övünmek gibi olacak ama gerçek. Dönüp arkama baktığımda duvarlar, yaptığım objeler, dolayısıyla yaşadığım güzellikler, eh o zaman yaşadım demeye değiyor. Sıradan bir insan olarak çıldırmak işten değil, yani benim yapımda birisi için… Eğer böyle bir üretime girmeseymişim, içimde tanınmamış bir duygu olarak baskı altında kalsaymış benim bu yaşa geleceğim şüpheliydi. İsyanımı ne türlü verirdim bilmiyorum. Ama şimdi daha sakin kalabiliyorum. Çünkü düne baktığım zaman gülümsüyor bana dün. O zaman hadi diyorum, yaşamışsın hadi. (Gülüyor.)

Bu yazı ilk kez 18.06.2016 tarihinde sanatatak.com‘da yayınlanmıştır. 

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Klostrofobi

bulut1“Kafanızı şuraya yerleştirin ve hiç kıpırdatmayın, ellerinizi de hareket ettirmeyin. Bazı sesler duyacaksınız, korkmayın ve kesinlikle hareket etmeyin.”

“Ne kadar sürer?”

“Yarım saat. Hazır mısınız?”

Raylı sistemde içeriye doğru hareket ettim, iki küçük kırmızı ışık yok oldu. Dar ve soğuk bir kapsülün içindeydim. Sesler hiç susmuyordu. Dum tıs, dum tıs, dum tıs… Gözlerimi kapadım. Böylesi daha kolay olacaktı ve iyi şeyler düşünmeye çalıştım. Hafif bir panik belirince de derin derin nefes almaya başladım. Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Rahatla. “Olmuyor!” Rahatla, daha çok var, rahatla. Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Sesler; TaTaTaTaTaTaTa… “Bu daha ne kadar sürecek, volümü çok yüksek!” Tamam rahatla ve sakın kıpırdama. “Kapsül daralmaya mı başladı?” Tam tersi kapakları açılıyor, bir kapak daha açılıyor. Birazdan yıldızları göreceksin, hayır karanlık istemiyorum bulutlar daha iyi. Pofidik beyaz bulutlar, ışıldayan mavinin üstünde güneşin tadını çıkarıyorlar. TaTaTaTaTaTaTa… Hem benim klostrofobim yok ki! Sadece kapalı, sıkışık, karanlık ve havasız yerlerde kalmaktan hoşlanmıyorum.

Hah, sesler kesildi. Fondakiler değil tabii. Dum tıs, dum tıs, dum tıs, dum tıs… Voinng, voinng, voinng, voinng… Hımm, bu ikinci ritm yeni. Ayak baş parmağımı da mı hareket ettirmemeliyim? Peki derin nefes alış verişler de mi bitsin? Hayır, nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. Gevşe. Daha 10 dakika geçmiştir. Olsun, hiç fena gitmiyorsun?

Dıpdıbıdıpdıbıdıpdıbıdıpdıbı Dubudubudubu Dıpdıbıdıpdıbıdıpdıbıdıpdıbı … Vav, bu da nesi? Nefis bir ritm. Ayak baş parmağım yine hareketlendi ama hepsi o kadar. Kapılar açıldı. Karanlığı delip geçen spot ışıkları; mavi, mor, kırmızı. Herkes sallanıyor. Acayip kalabalık, ter ve parfüm kokusu birbirine karışmış. Klimalar çok iyi çalışıyor, sigara içmek yasak ama alkol serbest. Hey DJ, ne diyorsun bu ritmlere? Kaydet bir yere, illaki kullanırsın. Evet volüm biraz yüksek, buradan çıkınca başım çatlayacak gibi ağrıyacak ama gayet rahat nefes alabiliyorum, önemli olan da bu. Hem geldiğimden beri ilk kez eğleniyorum. Hımm, buraya kadarmış, yine sadece fondaki ritmlere kaldık. DJ’ciğim, elini biraz çabuk tutamaz mısın? Tam havaya girmiştik de… Çok uzadı ama, bu kadar zor mu yeni bir parça seçmek? Bak insanlar hala sallanıyor ama nereye kadar… Yok bu böyle olmayacak, biraz dışarı çıkalım bari. Belki daha sıcaktır.

TaTaTaTaTaTaTaTa… Hayır, gecenin bu saatinde inşaat yapılmaz ki, benim istediğim ritm bu değildi. Bu sinirlerimi bozuyor. Dans etmek için hiç uygun değil. Tamam, dansa ara verdik diyelim ama birden bire bu kadar deneysel bir çalışmaya geçilmez ki! Yok, yok, deneysel meneysel değil, tam bir inşaat gürültüsü bu. Kulübe geri dön. Orada eğlence devam ediyor hala, sesleri duyabiliyorum; dum tıs, dum tıs, dum tıs, dum tıs… voinng, voinng, voinng, voinng… Uzaklaşma. Uzaklaşma. Uzaklaşma.

Dayanamıyorum artık, hareket etmem gerek. Başımın yüzeyle temas ettiği yer inanılmaz derecede ağrıyor. Tamam, panik yok. Nefes al, nefes ver. Nefes al, nefes ver. “Hayır işe yaramıyor, çıkmalıyım artık buradan.” Yeter! Tamam, hafifle, yavaşça başındaki ağırlığı hafiflet. İşte böyle. Bunun bir sakıncası yok. Ama yetmiyor, tamamen kurtulmalıyım buradan. Hey, yoksa kapı mı açıldı? Evet, evet, içeriye birisi girdi; kurtarıcım!

“Kafanızı hareket ettirmeyin. Kolunuzu uzatın. Şimdi ilaç vereceğiz size. Bunun hiçbir yan etkisi yok. Avucunuzu sıkın. Kafanızı hareket ettirmeyin.”

Ama başımı buradan sökmeliyim. Dayanamıyorum artık. “Daha çok var mı?”

“Biraz daha var. Evet sıkın avucunuzu, derin bir nefes alın.”

“Ahh, iğne mi o?”

“Tamam, şimdi kolunuzu rahat edecek bir şekilde tutun ve hareket etmeyin.”

İşte yine kayıyorum raylarda. Aynı yerdeyim yine. Kolum uyuştu ve iğnenin yeri batıyor. Çok batıyor. “Bunun hiçbir yan etkisi yok.” Biliyorum, senin yan etkin bu, eminim kolum şişmiştir şimdi. Dıpdıbıdıpdıbıdıpdıbıdıpdıbı Dubudubudubu Dıpdıbıdıpdıbıdıpdıbıdıpdıbı … Ah, hayır, artık dans edemem. Kolum çok ağrıyor, öyle ki, başımı bile unuttum. Yalan söylüyorum. Başımı unutmam mümkün değil! Tüm vücudum uyuştu sanki. Artık çıkmak istiyorum buradan. DJ’ciğim, hiç çabalama, tadım kaçtı bir kere. Hem hep aynı şeyleri çalıyorsun. Bu ritmi kullanırsın dediysek, hep bunu çal demedik. Anladım, ısrarlısın, ben gideyim o zaman. BEN GİDEYİM O ZAMAN DEDİM!

TaTaTaTaTaTaTa… İnanamıyorum. Neden beni cezalandırıyorsun? Şimdi bütün hikayeye baştan mı başlayacağız yoksa? İlaçtan önce yarım saat, ilaçtan sonra yarım saat daha mı? Bunu bana söylememiştiniz. Benim klostrofobim var. Çıkmak istiyorum. Evime gitmek, başımı istediğim gibi hareket ettirebilmek, saçlarımı rüzgara bırakmak, güneşin sıcaklığını tenimde hissetmek istiyorum. Hem burası çok soğuk. Bilseydim daha kalın bir şeyler giyerdim. Ayaklarıma çorap giyerdim mesela. Biliyorum bitecek ama ben şimdi bitmesini istiyorum, NE YANİ ÇIĞLIK MI ATAYIM? Hani beni görüyordunuz, artık dayanamadığımı anlamıyor musunuz? Dum tıs, dum tıs, dum tıs, dum tıs… Voinng, voinng, voinng, voinng… Yeter, yeter dedim size. Dum tıs, dum tıs, dum tıs, dum tıs… Voinng, voinng, voinng, voinng… Hala nefes alabiliyorken, yüreğim o kadar da sıkışmaya başlamamışken çıkaracak mısınız beni buradan? Sakinleş. Hayır, artık sakinleşemem. Kolum, başım, her yerim uyuşmuşken ve yüreğimin üstüne binen yükler artarken sakinleşemem. Dum tıs, dum tıs, dum tıs, dum tıs…

Kapı mı açıldı?

Bu yazı ilk kez 4 Eylül 2011’de antipopuler.com’da yayımlanmıştır. Deneyimin tekrarlanması nedeniyle hatırlanıp sandıktan çıkartılmıştır. 

 

Yazı kategorisi: ille de müzik

Kendi sesimi buldum

Patricia-Barber-9544Patricia Barber geçtiğimiz günlerde bir kez daha İstanbul’da, Babylon’daydı. Bu vesileyle kendisine sanatatak için birkaç soru sorma şansım oldu. Fonda son albümü Smash ile ‘cool’ vokali müziğini en derinime çaktırmadan sızdırırken heyecanla hazırladım soruları -hızlıca…

Green Mill ile başlamak istiyorum… Kulüplerde çalmayı tercih ettiğinizi, sevdiğinizi biliyorum, ama bu mekanın özel bir yeri var sizde. Hemen ardından da bu salon kulüp farkını sormak istiyorum…

Green Mill Chicago’da ve muhteşem bir Chicago havasına sahip. Bir piyanosu, sahnesi ve ihtiyacım olan ses sistemine sahip. Yeni parçalarım üzerinde çalışabileceğim bir yer. Çok özel ve nadide bir kulüp ama hatırladığım kadarıyla Babylon da öyle. İkisinin arasında fazla bir fark yok. İyi ekipman ve iyi bir dinleyici kitlesi bu konuda can alıcı unsurlar; gerisi değişebilir. İçki servisi yapmayan büyük salonlarda da konser veriyorum ve o da harika oluyor.

Sizin her albümünüz benim için ayrı bir yolculuk. Değişmeyen ‘modern cool’ tavır sadece. Cole Porter da yorumlasanız kendiniz de besteleseniz öyle. Bu müzikal tavrı, caz sahnesi içerisindeki duruşunuzu bir de sizden dinleyebilir miyiz?

İlk başladığımda kendi sesimi bulmaya çalışıyordum. Standart parçaları seslendirmek istememdeki asıl sebep buydu. Bir kayıt cihazına defalarca aynı parçayı okur, sevdiğim kısımları tutar, beğenmediklerimi silerdim. Daha sonra kendi parçalarımı yazmaya başladığımda kendi sesimi son derece net olarak tanıdım. Şimdi hangi parçayı seslendirirsem seslendireyim benim sesimi tanırsınız. O parçanın benim vokallerimi ve piyano çalış şeklimi yansıtmasının yanında kendine özgü belirgin, planlanarak yapılmış bir “Patricia Barber” aranjmanı olduğu anlaşılır. Çaldığım her parça mutlaka beni yansıtıyor. İster rock müziğe gönderme yapsın, ister oda müziğine gönderme yapsın…

Farklı topluluklarla çalışıyorsunuz. Sabit bir grubunuz yok, ama yollarınızın sık kesiştiği müzisyenler de var. İstanbul’daki konserinizde de gitarda Yavuz Akyazıcı’yı görüyoruz mesela. Konserler farklıdır mutlaka, ama albümlerde nasıl bir yol izliyorsunuz hangi müzisyenlerle çalışacağınız konusunda?

Kayıt yaparken daha önce çalışmış olduğum müzisyenlerle çalışıyorum ve düzenli olarak çalıştığım iki trio ve iki quartet var. Zaman zaman bir turneye ya da albüm çalışmasına işlerine saygı duyduğum bir sanatçıyı davet ettiğim oluyor. Benimle beraber bu trio’lardan bir tanesi İstanbul’a geliyor ve Yavuz da o gece bize eşlik edecek.

Kenny Werner ile yaptığınız düo mükemmel! Böyle düolar ya da farklı projeler devam edecek mi?

Çok teşekkürler. Piyano çaldığımda ikili olarak çalmayı seviyorum. Başka bir piyanistle çalmanın lojistik sıkıntıları oluyor. Devasa bir sahneye ve iki tane 9 ft uzunluğunda piyanoya ihtiyacınız oluyor.  Bu ayarlaması son derece zor bir iş. Bekleyip neler olduğunu görmemiz gerekiyor. Giderek farklı topluluklarla çalma konusunda daha da rahat bir tavır sergilemeye başladım ve evet, solo, düo ya da trio fark etmiyor. Yaz boyunca kendi triomla beraber aynı zamanda bir de saksofoncuyla beraber çalışacağım.

Lecture/Performance etkinliklerinizde çok esprili, kavrayıcı konular seçiyorsunuz. Sizce müzik dünyasında nasıl bir farklılık yaratıyor bu? Ya caz dünyasında? İstanbul’da da yapmayı düşünmez misiniz? Burada da geniş bir kitleniz var ne de olsa…

İstanbul’da böyle bir performans sergilemeyi çok isterim. Bu yetişkinlere müziği öğretmenin bir yolu -benim müziğimi ya da müziğin öğelerini. Konunun metnini yazmak uzun zamanımı alıyor ve daha sonra yazdığım notların müzikal taraflarını şekillendiriyorum. Bir soru cevap kısmı oluyor. Çok özel bir performans ve çok ucuz değil. Genelde çok özel etkinliklerde yapıyorum; örneğin müzik yazarlarının bulunduğu ve 30 dakikalık performans istedikleri performanslar… Sizi yüksek duygulara taşıyan ve eğlenceli bir şey. Daha önce Bruce Lundvall ile POETRY Foundation için özel bir etkinlikte New York’ta, Lincoln Center’da yaptık.

Bu yazı ilk kez sanatatak.com‘da yayımlandı.