Yazı kategorisi: ortaya karışık

James Bond’u öldürmüşler!

Ian Fleming tarafından taa 1952’de hayat buldu, 64’e kadar da Fleming’in kaleminden maceradan maceraya koştu 007. Yine de asıl ününe bir sinema yıldızı olduğunda kavuştu. Sean Connery’den Roger Moore’a, Pierce Brosnan’dan Timothy Dalton’a farklı tiplerde ama hep aynı centilmenlik, kıvraklık, soğukkanlılık, görev bilinci ve tabii olmazsa olmaz seksi cazibesiyle çıktı karşımıza James Bond. Q’nun 007 için tasarladığı birbirinden imkansız arabalar, saatler, kalemlerle, cazibeli Bond kızlarıyla, kötü adamları her zaman alt etmesiyle, insanın sinirini bozabilecek kadar pervasızlığıyla tam bir fantazyaydı James Bond. Gerçek dışı ve eğlenceli ajan 007.

2006’ya kadar böyle bir fantazya olarak hayatımıza almış, sevmiştik onu. Ben hiçbir zaman fanı olmadım James Bond’un, ama severim casus filmlerini ezelinden beri, dolayısıyla bu efsanevi kahramana da kayıtsız değildim hiçbir zaman. Pierce Brosnan’dan sonra yeni yüzü aranmaya başladığında ve ardından da Daniel Craig’de karar kılındığında 007 fanları biraz somurttu. Daniel Craig bence süper bir seçimdi oysa. Biraz farklı bir ‘yakışıklı’ tabii kendisi, ama bence Bond karizmasıyla çok güzel örtüşüyordu. Craig’le birlikte Bond’un cazibeli gülümsemesini yitireceğini aklıma bile getirmemiştim tabii bunlar tartışılırken.

QUANTUM OF SOLACEVelhasıl, olan oldu. 2006’da Casino Royale ile yeni James Bond beyaz perdede arz-ı endam etti ve neden Daniel Craig’in seçildiğini herkes anladı. Çünkü, yıllardır tanıdığımız, bildiğimiz 007 James Bond yoktu artık. Öldürmüşlerdi onu! Artık Daniel Craig vardı ve James Bond’un kimliğini kullanıyordu.

Ben Quantum of Solace ile farkettim James Bond’un öldüğünü. Çünkü ne yazık ki Casino Royale’i izleyemedim, Quantum of Solace’ı da gecikmeli izleyebildim zaten. Filmi izlerken, sürekli “neler oluyor?” diye sordum kendime; “nasıl bir James Bond bu?”

Tek kelimeyle sert bir James Bond. Sadece görüntüsüyle değil, tavrıyla da sert. Öldürmeyi seviyor ve sorgusuz sualsiz öldürüyor. Hiç ama hiç gülmüyor yüzü; karanlık bir adam. Karanlık, asi, kendi doğruları ile hareket eden, biraz da melankolik. Kıyafetleri bile değişmiş, daha spor artık, kot pantalon bile giyiniyor hatta. Eh, Bond böyle olunca Bond kızları da değişmiş tabii. Bir Bond filmi hayal edin, içinde neredeyse hiç seks olmayan. Tamam cazibeli hatunlar yine ortalıkta boy gösteriyor ama Bond kimsenin umrunda değil, işin garibi Bond’un da umurunda değil. Meğer bir kadına aşık olabilir, ona değer verebilir, hatta aldatılabilir ve bunun intikamını alırmış Bond. Öyleymiş artık!

Bond için üretilen oyuncaklar yok; çünkü artık Q yok. M hiç ama hiç sözünü dinletemiyor artık Bond’a, gözü kapalı öldürmesinden usanmış, ama neyse ki koruyor hala Bond’u ve daha da neyse ki Bond da en azından M’e sadık hala. Öte yandan olayların kurgusu da değişmiş tabii. “Sadık kölenizim İngiltere” durumu kalkmış, ajanımız kendince doğru olana hizmet ediyor. M biraz hayal dünyasında olmakla bile itham ediliyor neredeyse. Bir yandan bir saflık duygusu var hala; ama artık kimin eli kimin cebinde bilmediğimiz dünyamızın o kadar çivisi çıkmış ki; Bond da bunun farkına varmış. O nedenle yüzde 100 İngiliz değil sanki. Yine her şey başdöndürücü bir hızla ve ucu ucuna gerçekleşiyor, yine Bond kazanıyor ama hiç yüzü gülmüyor, mutlu olmuyor.

007 Daniel Craig var artık. Çağımıza ayak uydurmuş. Gerçek olmuş!!! Kimileri bu gerçekliği sevebilir; ama ben sevmedim itiraf etmeliyim. Çok üzüldüm James Bond’u öldürmelerine. Çünkü 007 Daniel Craig, bütün fantazyasını, değerlerini kaybetmiş, sıradanlaşmış artık. Herhangi bir Amerikan action’ının, herhangi bir ajanı olmuş. Bourne’la aynı kulvarda ya da benzerleriyle. Ben oturur Bourne’u seyrederim bu durumda. Niye seyredeyim ki James Bond’u? Daniel Craig Mat Damon’dan daha karizmatik diye mi? Bana yetmez. Kim ne derse desin, her şeyi aynılaştırmak canımı sıkıyor çünkü!

Reklamlar
Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Jeremy James’in gülümseten maceraları – 6

“E peki o zaman savaş kimin işine yarıyor?” diye sordu Jeremy James.
“Kimsenin aslında,” dedi Baba. “Askerlerle politikacılar dışında tabii.”
“Poli Tikacılar kim?” diye sordu Jeremy James.
Politikacılar, insanlara sözde kendi iyilikleri için ne yapmaları gerektiğini söyleyen kişilerdi.
“Annem de Poli Tikacı mı?” diye sordu Jeremy James.
“Hayır,” dedi Baba. “Annen sana ne söylüyorsa, gerçekten senin iyiliğin için söylüyor. Ben de sana ne söylüyorsam senin iyiliğin için söylüyorum. Ama politikacıların söyledikleri, genellikle bir tek kendi iyilikleri içindir.”

B1280Bir çocuğa politikacıların ne işe yaradığı bundan daha iyi açıklanabilir mi? Jeremy James son hızla devam ettiği maceralarında, büyüklerin kendi mantıklarıyla anlamlandırdıkları dünyayı kavramaya çalışırken karşısına bir başbakan, parlamentoda tartışan politikacılar, tıpkı bir polis gibi görünen ama aslında olmayan bir polis ve dev dinozorlar çıkıyor bu kez.

Ülkesi İngiltere’de çocuk kitapları kadar yazdığı oyunlarla da tanınan David Henry Wilson, serinin altıncı kitabı Lütfen Dinozorlara Binmeyiniz’de Jeremy James ve Babasının yolunu Londra’ya düşürüyor. Ben ilk beş kitabı okumadım ne yazık ki, o nedenle tereddütlü de başladım okumaya. Önceki maceralara ufak göndermeler var ama belli ki her biri birbirinden bağımsız da okunabiliyor rahatlıkla. Çok da keyifle okunuyor üstelik. Önceki maceraları sıraya koydum bile. Çünkü çok şaşırttı beni yazar. Jeremy James, her çocuk gibi fazlasıyla meraklı ve akıllı bir çocuk. Onda sıra dışı olan inanılmaz uyumlu olması belki. Ama Baba karakteri gerçekten şaşırtıcı. Çok çok ideal bir örnek. Doğru yerde doğru cevapları verebilen, fazlasıyla büyük ama çocukları anlamaya çalışan, sakin biri. Biz büyükler her zaman bu kadar sakin, rahat olamıyoruz oysaki. Bu yönüyle gerçek dışı gibi ama öte yandan o kadar büyüklere özgü davnanış modelleri var ki, bu da bir o kadar gerçek kılıyor Baba’yı. En takdir ettiğim özelliği Jeremy James’e kaçamak cevaplar vermemesi, durum/olay neyse onu söylemesi, açıklaması. Jeremy James için her olayın mantığını, nedenini, niçinini kavramak o kadar kolay olmuyor, çünkü büyüklerin mantığı her zaman o kadar da akılcı olamıyor, ama elinden geleni yapıyor Jeremy James. Bir büyük olarak zaman zaman çok üzüldüm onun için ve tabii aslında tüm çocuklar için. Çünkü biz büyükler bazen çok tuhaf olabiliyoruz gerçekten de!!! Bu kitapları bizim de okumamız bu nedenle gerekli bence. İnsan dönüp kendine daha objektif bakabiliyor o zaman.

Neyse, kitaba dönersek yeniden… Söylediğim gibi bir Londra macerası bu. Trafikten bezmiş, yol bilmeyen taksi şoförleri, metrosu, güvercinleri besleyen yaşlı teyzesi, mutsuz insanları, lokantaları gibi günlük yaşamdan izlerin yanı sıra bir kültür macerası Jeremy James’inki aynı zamanda. Bir buçuk günde, Kraliçe’nin evini, parlamento binasını, balmumu heykellerin olduğu ünlü Madame Tussaud’nun müzesini, tiyatroyu ve sonunda kitaba da ismini veren kocaman dinozorların bulunduğu Doğal Tarih Müzesi’ni ziyaret ediyor çünkü. Tabii bu arada Londra’ya gelmelerinin nedeni olan Baba’sının görüşeceği Bayan Robinson’la da bir yemek yiyorlar. Bayan Robinson’un hikayesi de çok çarpıcı açıkçası ve tabii Jeremy James’in onun derdine deva olma arayışı. Bütün bu maceranın gözümüzün önünde daha iyi canlanmasına Axel Scheffler’in çizimleri yardım ediyor. (Burada Mercan Yurdakuler Uluengin’in çevirisinin de gayet iyi olduğunu vurgulamak isterim.)

Günlük yaşamımızda sürekli karşılaştığımız küçük sürprizler, sorunlar, keyifler, hepsi bir arada kitapta. Şimdi yazarken fark ettim; karakterler tamam ama gündelik yaşama odaklı hikaye beni daha çok şaşırttı galiba. Kurgusal hikayeler de keyifli ama bu kadar yalın ve bir o kadar da eğlenceli bir kalem inanılmaz iyi geldi bana. En güzeli Jeremy James sürekli gülümsetmeyi başarıyor okuyanı. Ben bir büyük olarak çok farklı şeyler hissederek okudum muhtemelen bu kitabı. Çok fazla arka plan vardı benim okuma serüvenimde. Oysa çok heyecan verici bir macera ve gerçekten merak ettim; çocuklar ne düşünüyor Jeremy James’in maceraları konusunda?

Bu yazı ilk kez 23 Mart 2007’de Radikal Kitap’da yayımlanmıştı.

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Sinir krizinin eşiğindeki büyüleyici kadınlara…

Bugün resmen 40 yaşındayım! Bir kadının ve evet belki bir erkeğin ‘en güzel yaşı’. Yani benim için hep öyleydi düşünce olarak ve şimdi kapıma geldi o büyüleyici yaş!

Peki ben büyüleyici bir halde miyim? Kıçımda kot pantalonum, penyelerim, artık kendi rengine en yakın boyayla boyanan yıka çık saçlarım ve makyajsız yüzümle hiç de fena sayılmam aslında. Her zaman ‘afet’ kadınlar beni biraz ‘bakımsız’ bulabilirler gerçi, haksız da değiller. Ama yine de onlara karşı her zaman + 1’deyim. Çünkü doğuştan zayıfım. Doya doya, tadına vara vara yiyiyorum hamur işlerini. Bir göz kalemi, biraz ruj yetiyor bana. Topuklu ayakkabıyla yürümeyi beceremiyor olabilirim ama seksi elbiselerim de yok değil. Anlayacağınız klasik bir güzel değilim ama Sofia Loren çekiciliğindeyim. Bu durumda fiziksel olarak büyüleyici olduğumu söyleyebilirim, evet.

sophialoren2
Peki halet-i ruhiyem ne diyor büyüleyicilik konusunda? “Sinir krizinin eşiğindesin kızım” diyor. “Ama merak etme, yalnız değilsin!”

Hımm. Bir daha hımm. Şu anda zaman kazanmak için, bilgisayarımın başında, evet yani masa başında “Ethanopium”la dans ediyorum. Üçüncü seferdir bitiyor şarkı, başa alıyorum. Biraz daha dans ediyorum. Eeee… Iııı…

Ben konuşurken de, yazarken de çok az “eeee” diyenlerdenimdir aslında. O zaman lafı dolandırmayalım. Sinir krizinin eşiğinde olduğumuzu kabul edelim ve nasıl gelinir sinir krizinin eşiğine ona bakalım. Arada sırada dans edebilirim yine, ama bir daha bundan söz etmeyeceğim. Derin bir konu bu. Ciddi bir konu. Ben dans ediyor olsam da, siz aldırmayın ve gerçekten de ciddiye alın yazdıklarımı. Başlıyorum:

Üniversiteyi bitirirsin. Hayata atılırken, ilk depresif haller baş gösterir. Gerçek hayat, şu para kazanmak denen şey falan ağırdır. Hele de ideallerin varsa hepten ağırdır. Sevdiğim, inandığım iş diye tutturuyorsan yani. Savrula savrula, darbeleri yiye yiye öğrenirsin. Bu arada seçimi de yaparsın tabii; yok ne olursa olsun ben sevdiğim işi yapacağım, para önemli değil, dersen ilk yük biner omuzlarına sen farketmeden. (Hoş, para kazanmaya karar verdiğinde de erkeklerin dünyasında var olmaya çalışıyorsundur ki; al sana koca bir yük daha!) Yıllar yıllar boyunca sevdiğin, inandığın -hatta belki bir kesimin hiç de umurunda olmayan- işlerle mutlu olursun, ama gerçekten de hiç para kazanamazsın. Ya da şöyle diyelim hep para sıkıntın olur. Olsun…

Sosyal hayatın renklidir. Konserler, sergiler, filmler, muhabbetler, sevdiğin diyarlarda geçirilen zamanlar, içilen güzel şaraplar, arkadaşlar ve derken hayat arkadaşı.

Hayat arkadaşın, evin, işin, kedin, çiçeklerin, böceklerin, hayatının tüm renkleri ahenkli, sen mutlusundur. Hayat ara ara hoş olmayan sürprizler hazırlar, ama keyfin yerindedir ya, atlatırsın. Günler böyle böyle hızla akar, bir bakarsın ‘çocuk’ konuşur olmuşsun(uz). İstiyor muyum, istemiyor muyum faslını atlatır çocuk sahibi olmaya karar verirsiniz sonunda. Herkes ‘hayatın anlamı değişecek’ falan gibi felsefeler yapar bu arada. Gülümsersiniz onlara.

Evet, yaşamın akışı, kurgusu değişecektir artık. Kendinize bunu söyler, hazır olduğunuzu sanırsınız. Sonra o minik şey karışır size. Ne güzeldir ilk günler, aylar… Ne olduğunu anlamadan bambaşka bir dünyanın içine dalıvermişsinizdir artık. Bir süre sonra ilk çocuğun; pardon hayat arkadaşın ‘ikinci plana atılmanın’ hoşnutsuzluğuyla yavaş yavaş çatışmaya başlar seninle. Çocuğun bakımı, ihtiyaçları, gelişimi konusunda fikir ayrılıkları bu çatışmaları koyultur. Hayat arkadaşın küser bazen sana, sen de her zaman alttan alamazsın.

Bir de bakıcı denen bir durum vardır ki, evindeki tüm düzen ona aittir artık. Çocuğun ona emanettir! Bir bakıcıyı eğitmek, isteklerini anlamasını sağlamak olası mıdır? Bunu yapabilen kaç kadın vardır gerçekten hayatta? Ve nasıl başarabilmiştir? “Benim çocuğum, benim evim” diye çığlıklar yükselir içinden ama güvenilirse bakıcın -ki bu bir nimettir- görmemeye çalışırsın hiçbir şeyi. (Görürsün yine de, o ayrı!) Çocuğun hızla büyürken, ilk çocuğun onunla birlikte çocuklaşır. Bakıcı evin bilirkişisidir artık. Tek huzur bulduğun yer işindir belki, ama aklın hep evdeyken orada da pek rahat yoktur. Sonra çocuğun ihtiyaçları hiç bitmez, evin ihtiyaçları zaten öyle. Bütün bunlar olurken hayat meşhur sürprizlerine devam eder tabii. Dünyanın çivisi zorlanır gitgide; bir ucundan bu da işler içine. Daralırsın. Sosyal yaşam neydi hatırlamıyorsundur bile.

Sonra… Sonra tek istediğin vardır artık; sakin olmak. Nasıl olunur sakin pek bilemiyorsundur ama ölesiye istiyorsundur bunu. Dinginleşmeye çalışırken sorgulamaya da başlarsın yaşamını. İçin iyiden iyiye ufalanır, ne kadarını farkedersin o an bilinmez. Ama sorgulama derinleşirken, omuzlarındaki yükleri ne ara yüklendiğine şaşırmaya başlarsın: Hayat arkadaşını memnun etmek, ev ekonomisi, sosyal hayatın planlanması, yazılması gereken yazılar, hazırlanması gereken projeler, arkadaşlar ve ailelere ayrılacak zaman, akşam ne yenileceği, kedinin kumu, yıkanacak çamaşırlar, eskiyen koltuk yüzleri, sulanacak çiçekler, alınması gereken kotlar, ayakkabılar, sebzeler, meyveler, çocuğun her şeyi … Bir bakarsın doktor randevuları arasına psikolog randevularını da koyuyorsun. Kayboldun yaşamın ayrıntıları arasında çünkü. Kendini bulman gerek yeniden. Halet-i ruhiyen sinir krizinin eşiğinde olduğunu söylüyor artık.

Eveeet. Ben de sinir krizinin eşiğindeki bir kadın olarak, kendimi Sophia Loren falan gibi hissetmiyorum doğal olarak. Kendimi görecek halde bile değilim ki! Sabah düşünmeden geçiriyorum üstüme kıyafetleri. Tek istediğim biraz daha uyumakken başka türlü de davranamıyorum zaten.

Bildiğim yalnız olmadığım ama. Oğlumu okula bıraktıktan sonra, bir başka çocuğun annesiyle ayak üstü laflarken, karşımdaki tanımadığım kadınla yarım saat içinde sabahtan beri yazdığım şeyleri konuşurken, hayattaki duruşu aşağı yukarı benimle aynı olan çevremdeki arkadaşlarımla dertleşirken, hatta hiç de oralarda olmadığını düşündüğüm kadınlarla es kaza laflarken, satır aralarında ya da alenen görüyorum bir sinir krizinin eşiğinde olduklarını. Birbirimize psikologlarımızın, aile terapistlerimizin ya da pedagoglarımızın numaralarını veriyor, deneyimlerimizi paylaşmaya, birbirimizi rahatlatmaya çalışıyoruz.

Sözüm de tüm bu süper kadınlara. Çünkü büyüleyici 40’a bu halet-i ruhiyeyle girerken biliyorum ki, biz olmasak ne erkeklerimiz, ne çocuklarımız, ne dünyamız ayakta kalabilir. İşte tam da bu nedenle büyüleyiciyiz zaten hepimiz!

Yazı kategorisi: ortaya karışık

‘Tiyatrosuzluk’ ve tiyatro

savasvekadinBugün tiyatroya gittim. İstediğim için değil. Tam tersi, çoook uzun zamandır aklımın köşesinden bile geçmiyor tiyatroya gitmek. İyiyim böyle; ‘tiyatrosuz’.

Aslı (İçözü) istiyordu ama oyununu görmemi. Geçen yıldan beri söylüyor. Geçen yıl Üç Kız Kardeş’te oynuyordu. Gidemedim. Bu yıl Savaş ve Kadın’da oynuyor. Sonunda bugün gittim. Çok da bir şey düşünmeden, biraz gereksiz bir şey yapıyorum hissiyatıyla gittim hatta; tiyatroyla ilişkimi bildiğim için.

Matineye gittim. Haldun Taner Sahnesi’nde. Oyun başlamak üzereydi zaten, yerime kuruldum. Bir süre dekorlara baktım boş boş. Hastane yatağını görmek hoşuma gitmedi galiba sahnede. Hiç de öyle ağır, mesajlarla yüklü bir drama izleyecek halde olmadığımı düşündüm. Derken salon karardı, aydınlandı. Aslı ve bir akordeoncu belirdi karşımızda. Mırıl mırıl söylemeye başladı Aslı; sesi güzeldi. Sonra öbür Aslı (Öngören) da belirdi ve oyun başladı.

En son ne zaman tiyatroya gittiğimi hatırlamıyorum. Yine uzun aradan sonra gitmiştim muhtemelen. Hayır, gittiğim oyunların hiçbiri de ‘kötü’ falan değildi. Sorun bendeydi. Bir duvar koyuyorum sahneyle arama. Sahnede bir oyun akıyor, ama beni etkileyemiyor niyeyse. Son derece nötr izliyorum oyunu. Kalkıyorum ve evime gidiyorum. Hayat devam ediyor. Fazla bir iz bırakmıyor bende.

Sahnedekilerin tüm iyi performanslarına karşın, kanlı canlı karşımda rol kesmelerinin epey zaman önce canımı sıktığını farkettim ben. O gün bugündür bir ‘yapaylık’ var sahnede benim için. Dansta ya da performansta böyle olmuyor. Çünkü başka bir dille, başka bir devinimle paylaşıyor sanatçı bizimle derdini. Bu paylaşım hala benim için çok heyecan verici. Ama yazılı-çizili bir metni ezberleyip, o role bürünüp oynamak bana heyecan vermiyor işte. Yabancılaşıyorum o zaman sanata. İşin ‘iyi’ olduğunu görmek, farketmek bu yabancılaşmayı esnetemiyor ne yazık ki.

Bugün de esnetemedi. İkinci perdede şunu hissettim ama; çok güçlü bir metni vardı. Çaktırmadan bir baskı kuruyordu üzerimde. Oyunu izlemek yerine metni okumak nasıl bir etki bırakırdı acaba diye düşünmeden edemedim. Romanyalı Matei Visniec, savaş gerçeğini, Saraybosna Savaşı özelinden, etnik meseleler, günümüz savaşlarının baş rol oyuncusu ABD’nin maharetleri ve savaşta ‘kadın olmak’ kurgusuyla öyle bir gözler önüne sermiş ki, metnin ve bir kez daha ‘savaş gerçeği’nin etkilerini hissetmemek mümkün değil. Mesele de bu zaten. Sonrasında kuliste konuştuğumuzda Aslı’nın da söylediği gibi; bu savaşı ve genel olarak savaşların insanlar üzerinde yarattığı etkiyi unutmamak! Eh, başarılı o halde metin.

Oyun da öyle aslında. Ama ben tiyaronun inceliklerini bilmekten yoksun olduğum için, burada şöyleydi, böyleydi diye ahkam kesmeyeceğim. Son derece öznel bir yazı bu. Hani niye bu kadar bana bir şey vermediğini söylediğim bir deneyimi yazıya döküyorum onu da bilmiyorum. “Bir şeyler karalayacağım” dedim Aslı’ya, ve karalıyorum.

Tiyatroyla kurduğum (ya da kuramadığım mı demeliydim) ilişkiden bağımsız olarak, tuhaf bir etki daha yarattı Savaş ve Kadın’ı izlemek bende. Daha önce de tanıdığım, arkadaşım diyebileceğim insanları izledim sahnede. Ama bugün Aslı’yı izlemek gerçekten tuhaf geldi bana. Sahnedeki Aslı ile benim tanıdığım Aslı neredeyse aynıydı. Aynı mimikler, aynı beden dili, aynı ses, aynı gülüş. Bir tek, şarkı söylemeyi sevdiğini biliyordum ama hiç söylerken görmemiş/dinlememiştim, onu da gördüm. Sahnedeki başka bir kimliğe bürünmüş Aslı’ydı -daha önce de başka kimliklere bürünmüş başka arkadaşlarımdı- ama ilk kez bu sefer tuhaf geldi bir arkadaşımı izlemek; etkisi farklıydı çünkü. Sahnedeki hem Aslı’ydı hem de değildi. Yani tam da yabancılaşamadım bu kez oyuncuyla. Bu Aslı adına iyi bir şey sanırım. O kadar, o kadar doğal bir oyuncu olduğunun göstergesi çünkü bu. Benim adıma da iyi bir şey aslında. Çünkü, tiyatrocular ‘büyük’ oynarlar, severler büyük oynamayı. Benim haz etmediğim tam da budur işte. Niye doğal değildir bu insanlar? Niye bu kadar kasarlar? Kendimi aptal yerine konmuş hissederim hep onlar ‘büyük’ oynadıkça. Bu da sinirimi bozar. Bugün aptal yerine konmadım galiba. Yine son derece nötr izledim oyunu. Yine tepkisizdim. Muhtemelen bir süre sonra unutup gideceğim bu oyunu da. Ama en azından tiyatro sanatçısı Aslı ile arkadaşım Aslı’nın aynı olduğunu hatırlayacağım. Hani ben nasıl yazarken bensem, radyoda program yaparken bensem, o da oynarken kendisi. Doğal ve ‘güçlü’ bir oyuncu.

Komik. İzlerken de ‘garip bir durum var’ halindeydim ama tam çözememiştim garipliğin ne olduğunu. Bu işte; Aslı’nın yarattığı etki. Şimdi yazarken aydım. (Belki de bunun için yazmak istedim bu tiyatro maceramı.) Tıpkı Aslı’nın bazen kendi hayatıyla ilgili küçük detayları biz program yaparken farkedip şaşakalması gibi; ben de şaşakaldım!…

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Yazar masalı yazmaktan vazgeçerse…

Masal Masal İçinde sırrı isminde saklı bir masal. Rapunzel, Denizkızı, Uyuyan Güzel gibi masallar asıl masalın içindeki yardımcılar. Asıl masalda ise olaylar biraz karışık…

127941973_tn70_0“Bir kral, bir kraliçe ve bir de prenses kocaman bir masal sarayında yaşıyorlardı. Bu saray, olağanüstü güzellikte bir gül bahçesiyle çevriliydi. Sarayın beş tane kulesi vardı ve her kulede bir oda bulunuyordu…” diye başlıyor asıl masal. Anlayacağınız her şey olması gerektiği gibi başlıyor aslında. Kocaman saray, kraliyet ailesi ve sonrasını siz de okursanız göreceksiniz, hizmetkarlar, kocaman kocaman salonlar, muhteşem güzel yemekler…

Sonra yavaş yavaş soru işaretleri beliriyor zihninizde. Sarayın etrafındaki rengarenk küçük evlerde yaşayan kimse olmaması, kraliçenin de genellikle gündüzleri uyuyup geceleri ayakta geçirmesi gibi sıra dışı durumlar, ‘dur bakalım, ne çıkacak bunun altından’ dedirtiyor bize. Öte yandan mutlu bir aile kraliyet ailesi. Hizmetkarlarına da çok iyi davranıyorlar. Derken bir sabah kral ve prenses kahvaltı ederken hizmetkarlarının onlara yardımcı olmadığını fark ediyorlar. Kraliçe onlara katıldığında durumda bir değişiklik olmuyor. Hizmetkarlar kendilerindeler ama kıpırdayamıyorlar bir şekilde. Ve anlıyoruz ki, masalın yazarında bir sorun var. Evet yanlış okumadınız: Masalın yazarı masalı yazmaktan vazgeçmiş! Çünkü bir türlü nasıl devam etmesi gerektiğini bilemiyor masalın. Bir yaratıcılık sorunu var. Kafasını toplayabilmek için de ara veriyor masalına. Kraliyet ailesi de sabah kahvaltısının ortasında, kalakalıyorlar bir başlarına…

Sonra ne oluyor dersiniz? Başta da söylediğim gibi olaylar biraz karışıyor. Yazar kendini sokaklara vurup, yeni fikirler arıyor. Kraliyet ailesi de boş durmuyor, saraydan çıkıp bizim yaşadığımız dünyaya dalıyor. Ama onlar birer masal kahramanı olduğu için kimse onları görmüyor, duymuyor, hissetmiyor. Gitgide çaresizliğe kapıldıkları bir sırada karşılarına küçük bir sokak çocuğu çıkıyor ve onları görebiliyor, duyabiliyor. Kraliyet ailesini bir heyecan sarıyor. Öğreniyorlar ki, bu küçük çocuk da kendileri gibi bir kitap kahramanı, ama yazarı ona ihtiyacı olmadığı için kitabından çıkartmış. O da tıpkı kraliyet ailesi gibi yaşamını kaybolmuş bir halde sürdürmeye çalışıyor. Üstelik tek başına da değil. Kendisi gibi kitap sayfalarından atılmış ya da yarım kalmış kitaplardan sokaklara dalmış bir sürü kahraman var! Bu yeni bilgi kraliyet ailesini çok şaşırtıyor ve en doğru davranışın sokak çocuğunun yardımıyla yazarlarını bulmak olduğuna karar veriyorlar. Onlar yazarlarını ararken, yazarları da onları aramaya karar veriyor. Bu arayış sırasında yarım kalmış kitapların kahramanlarıyla karşılaşıp yeni maceralar yaşıyorlar. Ama sonunda hepsinin yolları çakışıyor ve yazar masalını tamamlıyor.

Bir masalda olması gereken tüm kahramanlar var bu masalda da. Hatta sonradan kötüler de karışıyor işin içine. Hadi bir sır daha vereyim; ejderhası bile oluyor masalın. Ama gördüğünüz gibi hikaye bildiğimiz masallardan biraz daha farklı gelişiyor. Yazarla kahramanlar birbirleriyle konuşabiliyorlar örneğin. Bütün bu farklılıklar Masal Masal İçinde’yi ilginç ve heyecanlı kılıyor. Nasıl bitecek bu masal bir türlü tahmin edemiyorsunuz. Sürekli yeni bir şey oluyor çünkü, ama bitiyor sonunda. Hem de bütün masallar gibi bitiyor (sayılır). Tabii sonunu yazamam.

Ama yazmam gereken bir şey daha var. Çok eğlenceli bir masal bu. Hayalinizde kral, kraliçe ve prenses nasıl canlanıyor bilemem ama Sybille Hein bizim için resmetmiş masalı. Ve hepsi de çok komik tipler. Ben en çok ejderhayı sevdim.

Bir de masalın gerçek yazarı Marjaleena Lembcke’nin bakış açısını sevdim. Bir yazarın, bir hikayeyi yazarken hiç de kolaylıkla yazmadığını anlatmaya çalışıyor bize çünkü. Evet, bir masal okuyoruz ama bir yandan da yazarların o çok sevdiğimiz masalları yazarken neler yaşayabildikleri hakkında fikrimiz oluyor. Belki de Marjaleena Lembcke gerçekten de bu şekilde yazdı masalını. Olamaz mı?

Bu yazı ilk kez 4 Mayıs 2007’te Radikal Kitap’ta yayımlanmıştı.

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Sakinlemek için Muhteşem İkili

Çocuk yazını söz konusu olduğunda hayvanlar hep vazgeçilmez karakterlerdir. Biraz çocuklara hayvanları sevdirme çabası, ama daha çok da hayvanların dayanılmaz sevimlilikleri sanıyorum buna neden. Elimde baş kahramanları hayvanlar olan bir kitap var yine işte. İsmet Bertan imzalı Muhteşem İkili. Hayvanların dünyasına dair yedi öyküyü barındırıyor kitap. Belgeselci İsmet Bertan’ın Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan üçüncü kitabı bu. Biri çocuklara (Hızlı Tosbi), diğeri gençlere (Golat Kalesi Tutsağı) yazılmış iki romanın ardından yine çocuklara sevimli hikayeler anlatmış bu kez Bertan. Ama bence yaşları biraz daha büyümüş, şöyle dokuzları falan bulmuş çocuklara hikayeler bunlar.

MUHTESEM.IKILI_Öykülerin ana ekseninde hayvanlar var dediğim gibi, ama ortak özellikleri yaşamlarının bir yerinde insanlarla kesişmeleri -ayı hariç. Öyküleri keyifli kılan insanlarla hayvanların olağan ilişkileri, şaşırtıcı kılan hayvanlar hakkında gerçekten bir sürü detaylı bilgi öğrenebilmemize olanak sağlaması. Kim mi bu hayvanlar; miço tavşan Aliço, Zebra kedi, Lolipop papağan, kara leylek yavrusu Layza, muhteşem köpek Portofino, okula giden keçi Aliye ve tembel ayı. Söylemeden edemeyeceğim; benim içlerinde en sevdiğim miço tavşan Aliço oldu. Hopuduk’un Aliço’ya dönüşmesi gerçekten sıra dışıydı.

Bir büyük olarak ben bile bilmediğim bir dolu şey öğrendim bu hayvanlar hakkında öykülerden. Üstelik hiç de kuru kuruya değil, son derece ilgi çekici bir anlatımla aldım bu bilgileri. Bir oturuşta, ardı ardına dalarken hayvanların dünyasına, insanlarla kesiştikleri noktalarda, “keşke gerçekten böyle olsa insanlarla hayvanların ilişkileri” diye düşünmekten alamadım zaman zaman kendimi. Biraz fazla iyimser geldi olayların gelişimi bana, ama İsmet Bertan belli ki ideal olanı ya da daha hafifletilmiş bir ifadeyle, olması gerekeni aktarmaya çalışmış çocuklara. Bu dürtü acayip naif kılmış kitabı. İşte bu noktada kafama bir dolu soru işareti takılmadı değil. Gönlüm çok istedi tıpkı benim gibi çocukların da bu hikayeleri keyifle okuyabilmelerini. Okurlar da belki, ama sıkılma riskleri de var. Bilgisayarlarla, cep telefonlarıyla, DVD’lerle, Felaket Henry’ler, Harry Potter’lar ve hatta Hobbit’lerle sarmalanmış, hızdan başı dönmüş çocukları düşünürsek, fazla sakin gelecektir Muhteşem İkili onlara çünkü. Öte yandan bana soracak olursanız tıpkı bizim gibi onların da biraz sakinlemeye gereksinimleri var. Kent yaşamından, fantastik dünyalardan başka, daha sade, daha donanımsız, saf dünyalar, saf arkadaşlıklar olduğunun da ayrımına varabilmeleri için iyi bir seçenek Muhteşem İkili.

Son olarak, kitabın çizimlerine değinmeden bitiremeyeceğim yazımı. Çünkü Muhteşem İkili’nin her öykü başlangıcında resmedilmiş hayvanları acayip sevimli. Kitabın kapağı da çok çekici. Çitin üzerinde duran eğreti leylek iki yaşındaki oğlumun bile dikkatini çekti mesela; düşecek diye endişelendi leylek için. Gerçekten de düşüyor leylek sonra, başına gelmedik kalmıyor. Merak kitabın kapağında, sayfaları şöyle bir çevirdiğimizde gözümüze çarpan resimlerle başlamıyor mu? O zaman yazarı kadar çizerine de iş düşüyor zaten. Ve belki de çocukları yakalayabilmenin en direkt yollarından biri bu. Desenler ve kapak resmine imza atan Gözde Bitir Sındırgı’nın ellerine sağlık, bu işi iyi kotarmış. İsmet Bertan’ın kahramanlarını çok iyi resmetmiş. Hoş desenler renkli olsaydı çok daha çekici olurdu, diye düşünmeden edemedim ama…

Bu yazı ilk kez 2 Şubat 2007’de Radikal Kitap’ta yayımlanmıştı.

Yazı kategorisi: ille de müzik

Kaldığımız yerden…

oguz1Uzun zamandır merakla takip ettiğim bir müzisyen Oğuz Büyükberber. Araya 7 yıl Amsterdam girdi, ama bağlantıyı koparmadık ve her seferinde hayranlıkla yaptığı yeni işleri yazma/duyurma heyacanına kapıldım. Konuşmalarımız da hep ‘nerede kalmıştık’ şeklinde devam etti. Anlatır Oğuz, çok da güzel anlatır. Keyiftir onunla konuşmak. Bir anda bir sürü ‘yeni’den söz eder. Boşlukları doldurur devam ederiz böylece. Yıllar geçtikçe, bir kısmı ham kayıtları da içeren raflarımdaki albümler de çoğalır bu arada: Velvele, Canlı, Clarinets, Koan, arada konuk olduğu albümleri geçiyorum, şimdi Spinifix ve Ara. Ayşe Tütüncü ile yaptığı kayıtlar yok bir tek bende. (Sahi niye yok? Ayıp bana!) Neyse biz kaldığımız yerden devam ediyoruz, siz bu kadarı yetmez derseniz –ki yetmeyecektir- oguzbuyukberber.net’e bakın…

Raife Polat: Sondan başlayalım: Akbank Caz Festivali, Tobias Klein ile duo…
Oğuz Büyükberber:
Kısa adı Büyükberber Klein Elektro Akustik Duo gibi bir şey olan bir proje bu. Aslında proje demeyi de çok sevmiyorum. Son zamanlarda çok kullanılan prodüktör projeleri; işte bilmemne bilmemne meat. bilmemne feat. bilmemne bilmemne ensemble 4/3 gibi proje isimleri çok fazla olmaya başladı. Onun için yalın, eski tek kelimelik grup isimleri gibi; mesela Queen, ne bileyim Police -Queen’le Police de birlikte ilgniç oldu gerçi de… Yani böyle bir isim güzel olur diye düşünülse de, benim içinde bulunduğum müzisyenler grubunun projelerinde nedense projenin ismiyle de müzik hakkında bir enformasyon verme eğilimi oluyor. Bu klasik batı müziğiyle de bağlantılı bir şey. İşte yaylılar beşlisi, nefesliler altılısı yerine, atıyorum ‘beyaz’ dersen bir şey ifade etmemiş oluyorsun insana. Her neyse, o nedenle ismi öyle olan bir proje bu da. Kabaca 3-3,5 yıldır devam ediyor.

RP: Çok da yeni değil yani…
OB:
Evet. Türkiye’de ilk defa görücüye çıkıyor, ya da duyucuya çıkıyor diyorum ben. Amsterdam’da yaşayan bir müzisyen arkadaşım Tobias Klein. Tobias Klein’i ilgili dinleyiciler Gevende ile olan çalışmasından hatırlayabilirler. Bu sene içinde Babylon’da ortak bir projeleri oldu. Gevende featuring gibi oldu Tobias… Kendisi aslında Alman bir müzisyen, ama 90’ların başından beri Amsterdam’da yaşıyor. Ben de orada tanıştım. En önemli ortak noktamız Amsterdam’daki Konservatuvarda aynı bas klarinet hocasıyla ama ayrı dönemlerde çalışmış olmamız. Orada yaşadığım yıllarda birçok ortak projede yer aldık Tobias’la. Bu duo dışında ikimizin birlikte yürüttüğü başka projeler de oldu. Aynı enstrümanı çaldığımız ve üç aşağı beş yukarı benzer eğilimlerde olduğumuz için birbirimizin yedeği olma durumları da söz konusu oldu zaman zaman. Dediğim gibi 3,5 senedir de gide gele bu duo proje üzerinde çalışıyoruz. Projenin aslı, bas klarinetin canlı elekroniklerle gerçek zamanlı olarak işlenerek etkileşimli bir performans biçimi oluşturmak. Benim son yıllarda çok yoğunlaştığım ve epey performe ettiğim bir formasyon bu; elekro akustik solo resital kabaca. Bunu hem solo hem de işte burda olduğu gibi başka müzisyenlerle de yapabiliyorsun. Bu duo’nun çıkışı da ikimizin bu yönünü birleştirmek zaten. Elektronik düzenek de çok daha esnek ve modüler bir yapı. Dolayısıyla her müzisyen kendisi için en iyi gidebilecek düzeneği biraz deneme yanılma biraz araştıma sonucu oluşturuyor. Hatta benim Amsterdam’da konservatuvardaki master bitirme tezimin konusu da buydu. Bas klarinet özelinde bile değil, akustik bir solo icracının hazır, var olan elektronik düzenekler, bilgisayar kombinasyonlarını seçerek, biraz bu aletlerin pazarlanırken kastedildiği amaçlar dışında yapabilecekleri, belki biraz ekstrem özelliklerini bulup, ilginç bileşenler yakalayabilmek nasıl olur üzerine bir tezdi.

Performanslar sırasında, bir play back, daha önce kaydedilmiş bazı sesleri kullanmak söz konusu değil. Tamamen o anda, canlı olarak oluşturuluyor her şey. Zaten ilgimizi çeken de bu. Emprovizasyona çok yer veren bir proje olmakla birlikte Tobias’la üzerinde çalıştığımız; yapılandırılmış doğaçlama/‘structered improvisetion’. Cazda var olduğu gibi tema varyasyon ilişkisi değil, çok net tanımlanmış yapılara sadık kalınarak yapılmış doğaçlamalar. Biz parçalar çalışıyoruz; hadi bakalım o an bize ne getirecek gibi bir durum yok tamamıyla…

RP: Türkiye’de Akbank Caz dışında duyucuya çıkması söz konusu mu bu çalışmanın?
OB:
Amacımız bu. Hem benim oraya gitmem hem Tobias’ın buraya gelmesi. Yazdan önce Kuzey Avrupa’da bir konserler dizisi planlıyoruz. Uygun zinciri oluşturabilirsek her şey olası.

RP: Klasik soru şimdi de; bir albüme varacak mı sonunda bu çalışmalar?
OB:
Benim A.K. Müzik etiketiyle yakın zamanda piyasaya çıkacak bir albümüm var. İsmini de ilk kez sana açıklıyor olacağım…

RP: Aman efendim…
OB:
Ara isimli bir albüm. Ara sözcüğünün Türkçe’de olan değişik anlamlarını kastediyorum. Albüm özünde solo özelinde duo bir albüm.

RP: Hımm… Nasıl oluyor o?
OB:
Şöyle oluyor. Albümde bulunan parçaların çok büyük bölümü solo, üç tanesi de duo. Bunlardan iki tanesi Tobias’la Amsterdam’da yaptığımız kayıtlar. Diğeri de Robert van Heumen adlı Hollandalı bir müzisyen arkadaşımla yine Hollanda’da yaptığım bir kayıt. Robert’la 2005 İstanbul Bienali’nde ctrl_alt delete çalışması bünyesinde yer alarak, Türkiye’ye de taşımıştık bu çalışmayı. Şimdi bu albümde yeniden yer alacak. Tamamen elektro akustik bir albüm Ara.

(Bu parantezi açmadan edemedim; çünkü Ara sözcüğü ile ilgili tanımlama Oğuz’un daha önce Velvele albümündeki bazı parçaların adlarına yüklediği çok anlamları çağrıştırdı bana. Kendi kendime eğlendim birden. Dinlerken bu anlamlar arasında gidip gelmek çok oyunlu bir iş çünkü.)

RP: Peki, şimdi biraz geriye dönelim. Sende projeler bitmez. Amsterdam-İstanbul hattında kimbilir neler olmuştur?
OB:
İstanbul’a döneli neredeyse bir yıl oldu. Koan’dan sonra solo resitallerle birlikte yazmaya da ağırlık vermeye başladım. Hollanda’daki çevrede bir şekilde ilgi de çekti ki, birkaç sipariş de aldım. Bunlar aynı zamanda Hollanda Kültür Bakanlığı destekli siparişler. Bu şekilde gerçekleştirdiğim iki önemli çalışmadan söz etmek istiyorum. Bir tanesi Spinifex adlı çağdaş bir caz big band’i için yazdığım eser. Koan’la aynı plak şirketinden; Karnatic Lab’den çıktı albümleri. Türkiye’de bulmak çok kolay değil. Ben getiriyorum ve Lale Plak’a bırakacağım. Çok yeni çıktı zaten. Albümde ben çalmıyorum. Sadece orkestra için yazdığım eser var burada.

Diğer çalışmayı Medcezir projesi için yaptım. Ölçek olarak çok daha büyük bir proje. Türk Halk Müziği, Osmanlı müziği, Türk bestecilerinin günümüzde yaptığı çağdaş bestelerin bir yelpazesi olarak görmek mümkün bu projeyi. Selim Doğru adlı Hollanda’da yaşayan müzisyen arkadaşımızın sanat yönetmenliğini yaptığı bir iş. Proje, Amsterdam’da oluşturulmuş çok uluslu bir oda orkestrası; AXYZ Ensemble ve bu ensemble’a konuk solistlerin katılımı ile gerçekleşti. AXYZ Ensemble, klasik formasyonda bir oda orkestrası olmakla birlikte, oldukça sıradışı bir enstrümasyonu var. Yaylılar, klasik perküsyon seti ve piyano var, ama bunlarla birlikte kontrbas klarinet, kontrbas flüt gibi çağdaş enstrümanlar ve blok flüt, viyola de gamba, klavsen gibi Avrupa erken dönem enstrümanları da yer alıyor. Hedeflenen kendi özgün repertuarlarını arzu ettikleri müzisyenlere siparişler vererek oluşturmak. Şanslı müzisyenlerden biri de ben oldum. Selim’in kendi seçip bu ensemble için aranje ettiği geleneksel Türk eserlerinin yanı sıra Selim Doğru, Çağlayan Yıldız, çağdaş kadın bestecimiz Gökçe Altay ve benim eserlerimiz var repertuarda. Erkan Oğur, Fahrettin Yarkın, Murat Tokaç, Avrupa’da yaşayan müzisyenler Kemal Dinç ve Alper Kekeç de icracı olarak dahil oldu. Ben de hem besteci hem icracıyım.

Med Cezir gerçekten bir proje. Besteciler bu proje için eserler yazdı. Orkestra bu eserleri prova etti. Ondan sonra bütün besteciler ve solistler Amsterdam’da buluştu. Bir hafta boyunca her gün, günde 12-13 saat gibi yoğun bir prova dönemi geçirdikten sonra Hollanda ve Belçika’da konserler dizisi yapıldı. Konserlerde iş piştikten sonra da kayıtlara geçildi. Bu kadar insanı bir araya getirip, sonra da bu bir gruptur, yıllara yayılacak bir çalışmadır demek gerçekçi değil. Ama bütün bu insanları bir araya getirmeyi başarınca da mümkün olduğu kadar verimli ve kalıcı bir çalışma elde etmeye çalışılıyor. Albüm miksaj aşamasında. Double CD’den oluşacak ve sanıyorum 2009 yılı içinde çıkmış olur. O da Karnatic Lab’den çıkacak. Yine biz getiriz buraya; Lale Plak’a. Hollanda’da çok ilgi gördü proje. Umarım burada da ilgi görür.

Bu yazı Karga Mecmua’nın Kasım 2008 sayısında yayımlanmıştı.