Yazı kategorisi: ortaya karışık

‘Tiyatrosuzluk’ ve tiyatro

savasvekadinBugün tiyatroya gittim. İstediğim için değil. Tam tersi, çoook uzun zamandır aklımın köşesinden bile geçmiyor tiyatroya gitmek. İyiyim böyle; ‘tiyatrosuz’.

Aslı (İçözü) istiyordu ama oyununu görmemi. Geçen yıldan beri söylüyor. Geçen yıl Üç Kız Kardeş’te oynuyordu. Gidemedim. Bu yıl Savaş ve Kadın’da oynuyor. Sonunda bugün gittim. Çok da bir şey düşünmeden, biraz gereksiz bir şey yapıyorum hissiyatıyla gittim hatta; tiyatroyla ilişkimi bildiğim için.

Matineye gittim. Haldun Taner Sahnesi’nde. Oyun başlamak üzereydi zaten, yerime kuruldum. Bir süre dekorlara baktım boş boş. Hastane yatağını görmek hoşuma gitmedi galiba sahnede. Hiç de öyle ağır, mesajlarla yüklü bir drama izleyecek halde olmadığımı düşündüm. Derken salon karardı, aydınlandı. Aslı ve bir akordeoncu belirdi karşımızda. Mırıl mırıl söylemeye başladı Aslı; sesi güzeldi. Sonra öbür Aslı (Öngören) da belirdi ve oyun başladı.

En son ne zaman tiyatroya gittiğimi hatırlamıyorum. Yine uzun aradan sonra gitmiştim muhtemelen. Hayır, gittiğim oyunların hiçbiri de ‘kötü’ falan değildi. Sorun bendeydi. Bir duvar koyuyorum sahneyle arama. Sahnede bir oyun akıyor, ama beni etkileyemiyor niyeyse. Son derece nötr izliyorum oyunu. Kalkıyorum ve evime gidiyorum. Hayat devam ediyor. Fazla bir iz bırakmıyor bende.

Sahnedekilerin tüm iyi performanslarına karşın, kanlı canlı karşımda rol kesmelerinin epey zaman önce canımı sıktığını farkettim ben. O gün bugündür bir ‘yapaylık’ var sahnede benim için. Dansta ya da performansta böyle olmuyor. Çünkü başka bir dille, başka bir devinimle paylaşıyor sanatçı bizimle derdini. Bu paylaşım hala benim için çok heyecan verici. Ama yazılı-çizili bir metni ezberleyip, o role bürünüp oynamak bana heyecan vermiyor işte. Yabancılaşıyorum o zaman sanata. İşin ‘iyi’ olduğunu görmek, farketmek bu yabancılaşmayı esnetemiyor ne yazık ki.

Bugün de esnetemedi. İkinci perdede şunu hissettim ama; çok güçlü bir metni vardı. Çaktırmadan bir baskı kuruyordu üzerimde. Oyunu izlemek yerine metni okumak nasıl bir etki bırakırdı acaba diye düşünmeden edemedim. Romanyalı Matei Visniec, savaş gerçeğini, Saraybosna Savaşı özelinden, etnik meseleler, günümüz savaşlarının baş rol oyuncusu ABD’nin maharetleri ve savaşta ‘kadın olmak’ kurgusuyla öyle bir gözler önüne sermiş ki, metnin ve bir kez daha ‘savaş gerçeği’nin etkilerini hissetmemek mümkün değil. Mesele de bu zaten. Sonrasında kuliste konuştuğumuzda Aslı’nın da söylediği gibi; bu savaşı ve genel olarak savaşların insanlar üzerinde yarattığı etkiyi unutmamak! Eh, başarılı o halde metin.

Oyun da öyle aslında. Ama ben tiyaronun inceliklerini bilmekten yoksun olduğum için, burada şöyleydi, böyleydi diye ahkam kesmeyeceğim. Son derece öznel bir yazı bu. Hani niye bu kadar bana bir şey vermediğini söylediğim bir deneyimi yazıya döküyorum onu da bilmiyorum. “Bir şeyler karalayacağım” dedim Aslı’ya, ve karalıyorum.

Tiyatroyla kurduğum (ya da kuramadığım mı demeliydim) ilişkiden bağımsız olarak, tuhaf bir etki daha yarattı Savaş ve Kadın’ı izlemek bende. Daha önce de tanıdığım, arkadaşım diyebileceğim insanları izledim sahnede. Ama bugün Aslı’yı izlemek gerçekten tuhaf geldi bana. Sahnedeki Aslı ile benim tanıdığım Aslı neredeyse aynıydı. Aynı mimikler, aynı beden dili, aynı ses, aynı gülüş. Bir tek, şarkı söylemeyi sevdiğini biliyordum ama hiç söylerken görmemiş/dinlememiştim, onu da gördüm. Sahnedeki başka bir kimliğe bürünmüş Aslı’ydı -daha önce de başka kimliklere bürünmüş başka arkadaşlarımdı- ama ilk kez bu sefer tuhaf geldi bir arkadaşımı izlemek; etkisi farklıydı çünkü. Sahnedeki hem Aslı’ydı hem de değildi. Yani tam da yabancılaşamadım bu kez oyuncuyla. Bu Aslı adına iyi bir şey sanırım. O kadar, o kadar doğal bir oyuncu olduğunun göstergesi çünkü bu. Benim adıma da iyi bir şey aslında. Çünkü, tiyatrocular ‘büyük’ oynarlar, severler büyük oynamayı. Benim haz etmediğim tam da budur işte. Niye doğal değildir bu insanlar? Niye bu kadar kasarlar? Kendimi aptal yerine konmuş hissederim hep onlar ‘büyük’ oynadıkça. Bu da sinirimi bozar. Bugün aptal yerine konmadım galiba. Yine son derece nötr izledim oyunu. Yine tepkisizdim. Muhtemelen bir süre sonra unutup gideceğim bu oyunu da. Ama en azından tiyatro sanatçısı Aslı ile arkadaşım Aslı’nın aynı olduğunu hatırlayacağım. Hani ben nasıl yazarken bensem, radyoda program yaparken bensem, o da oynarken kendisi. Doğal ve ‘güçlü’ bir oyuncu.

Komik. İzlerken de ‘garip bir durum var’ halindeydim ama tam çözememiştim garipliğin ne olduğunu. Bu işte; Aslı’nın yarattığı etki. Şimdi yazarken aydım. (Belki de bunun için yazmak istedim bu tiyatro maceramı.) Tıpkı Aslı’nın bazen kendi hayatıyla ilgili küçük detayları biz program yaparken farkedip şaşakalması gibi; ben de şaşakaldım!…

Reklamlar

‘Tiyatrosuzluk’ ve tiyatro” için bir yorum

  1. Aslında zor bir yazı yazmışsın, çünkü hem “hiç bir şey anlamamış olan kişi” durumuna düşme tehlikesi ile karşı karşıyasın, hem de oyuncu bir arkadaşını kırma ihtimali ile (Aslı’ya selam!).
    Hem başkalarının dillendirmeye cesaret edemeyeceği bir şeyi samimi olarak ifade etmeyi denemişsin, hem de bunu başarmışsın…
    Lise yıllarımda Fransızca dersinin bütün bir senesini tiyatro metinlerine ve oyun analizlerine adadığımızı hatırlıyorum. O sene beni etkileyen bir deneme okumuştum: Tiyato ve Sinema arasındaki bağlar ve ayrılıklar.
    Bugün çok da ilgiyle takip ettiğim bir şehir tiyatrosunu bünyesinde barındıran bir sanat merkezinde çalışıyorum. Bir yıldır tekrar tiyatro dünyasıyla bağ kurdum. Şunu söylemeliyim ki, tiyatronun 20 yıl önceki pozisyonu ile şimdiki pozisyonu arasında bile epey değişiklik var, ve bunu sindiren kaç seyirci, kaç oyuncu var bilmiyorum.
    Bir müzikali düşün, hatta şatafatlı, modern ve “pop” bir müzikali: “Mamma Mia” olsun. Broadway yorumlarını YouTube’dan bul. Bir de filmine bak. “Damdaki Kemancı” için aynı şeyi yap, sonra da başkaları için. Sinemanın kattığı artılar o kadar önemli ki… Klasik haliyle tiyatro, altında çaresiz eziliyor. Biliyorum oyuncular bambaşka düşünüyorlar, çünkü onlar kendi taraflarından bakıyorlar: Tiyatronun “soylu” bir sanat dalı oluşu, oyuncunun esas becerisinin orada ortaya çıkışı… Hepsi de doğru, ama sinemanın seyirciye sağladığı konfor (volümlerin ayarlılığı, üç boyutluluk, doğa-üstü görüntüler…) öyle bir şey ki, onunla savaşılamaz.
    Bu, tiyatronun solmaya mahkum olduğu anlamına gelmiyor. Ama çok, çok değişiklik gerek…
    Yine YouTube’dan izlediğim bazı oyun sahneleri aklımı başımdan alabiliyor. Sadece teknolojik imlak meselesi de değil: Şehir Tiyarosunun daracık imkanlarla sağladığı bazı sahneler yine beni heyecanlandırabiliyor.
    Uzun lafın kısası, tiyatronun da tiyatrocunun da işi çok zor artık.
    Umarım seni heyecanlandıracak oyunlar görebilirsin…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s