Hayalet köpeğin ‘şansı’

Şanssız kitap “Hayalet Köpek”. Tesadüfen ilk satırlarını okuyup, elimden bırakamadığım iyi oldu, çünkü o kapağı görüp de ilgi göstermem mümkün değildi normal koşullarda. Kime gösterdiysem de aynı tepkiyi aldım üstelik. Pete Johnson adı da bana ‘henüz’ bir şey ifade etmiyordu; heba olup gidecekti vallahi. Özellikle vurgulamak istiyorum; kapak tasarımı hiç çekici değil gerçekten ama içindeki çizimleri görünce buna bile şükrediyorsunuz. Hepi topu üç ana çizim yapılmış kitap için ve bu çizimler kitap boyunca tekrarlanıp duruyor, neden olduğunu anlamadığım bir şekilde. Bir de her bölüm başında bir köpek çizimi çıkıyor karşımıza; kitabın kurgusuna paralel şekil değiştiren. Ama sonuçta, ‘çocuk kitabı, resimsiz olmasa iyi olur’ düşüncesiyle, çizmiş olmak için çizilmiş izlenimi veren, fazlasıyla özensiz karikatürize çizimler bunlar. Pete Johnson’ın yayınevinden çıkmış diğer kitaplarının da akıbeti aynı üstelik. Çizimleri yapan Ünver Alibey’e ve tabii ki yayınevine duyurulur.

Palas pandıras girdim yazıya farkındayım ama okurken o kadar takıldım ki bu duruma böyle başladı işte yazım da… Neyse, gelelim kitabın kendisine. Dedim ya Pete Johnson ile ilk tanışıklığım bu. Zaten yine Büyülü Fener’den çıkmış iki kitabın dışında Türkçe’de rastlayamadım adına ama İngiltere’de ve dünyada tanınan, bol ödüllü, iyi bir çocuk ve ilk gençlik kitapları yazarı. Yazarlıktan önce film eleştirmenliği yapıyormuş, yazma dürtüsü ağır yani. Korku meselesine biraz takılmış. “Hayalet Köpek” de bu tarzda yazdığı ödüllü kitaplardan biri.

Kitabın konusuna gelince… Daniel, Laura ve Harry üç iyi arkadaş. Yaklaşan Cadılar Bayramı’nda korkunç bir parti düzenlemek istiyorlar ve Daniel annesini evlerinde bir parti yapmaya ikna ediyor. Ancak sürpriz bir gelişmeyle partiye sevimsiz, ukala Aaron da dahil oluyor. Daniel ve arkadaşları Aaron’ı korkutmak için hayalet köpek hikayesini uyduruyorlar. Ancak hikaye hiç tahmin etmedikleri şekilde uykusuz, korkulu geceler geçirmelerine neden oluyor.

Bir solukta okunuyor “Hayalet Köpek”. Çok akıcı, çok heyecanlı, çok eğlenceli. Aynı zamanda çok sıcak, çok yaşamın içinden bir hikaye. Çocukların birbirlerine karşı ne kadar acımasız, büyüklerin yaşamsal kaygılarının ise çocuklar için ne kadar yıpratıcı olabileceğini çarpıcı bir basitlikle ortaya koyuyor. Ve iyi arkadaşların koşullar ne olursa olsun birbirlerine destek olmalarının önemini vurguluyor. Yaşamın önemli detayları bunlar ama olaylar akıp giderken hem çocuklar hem de büyükler detayları göremeyebiliyorlar bazen. Pete Jonhson’ın kitabını bu kadar doğal, bu kadar başarılı kılan da bu küçük detaylara farkına varmadan dikkatimizi çekebilmesi sanırım. Gerçekte başarılı bir korku kitabı “Hayalet Köpek” ama fonda Daniel’a, Laura’ya, Aaron’a ve Billy’e (!) dair, gündelik yaşamlarımıza dair esaslı bir kurgu var. Bu da Pete Johnson’un yazdığı diğer kitaplara karşı dayanılmaz bir merak uyandırıyor. Umarım Büyülü Fener devamını -mümkünse biraz daha özenli- getirir.

Bu yazı ilk kez 9 Şubat 2007’de Radikal Kitap’ta yayımlandı.

Reklamlar

Uzak bir gelecek mi gerçekten?

Korkuyorum. Eskiden severdim bilim kurguları. Ulaşılmaz, müthiş bir hayal ürünüydü bilim kurgular benim için. Şimdiyse hepsi çok yakın, çok olabilirmiş gibi geliyor ve korkuyorum.

EVRENDEKI.SON_.KAYIT_Küresel ısınma gerçeğini alenen yaşamaya başlamışken, savaşlar, afetler bu kadar artmışken, yanı başımızdayken, masumiyetten, güzel, güvenli, huzurlu günlerden söz etmek çok büyük bir kandırmaca gibi geliyor bana. Büyüdük artık, yaşlanma sürecine girdik belki de ama ya çocuklarımız… Onları büyütürken dünyanın güzelliklerinden söz ediyoruz. Oysa dünyanın iyiye gitmeyen halinin hesabını nasıl verebileceğimizi hiç ama hiç bilmiyorum. Koskocaman yalanlar söylüyormuşuz gibi geliyor çocuklarımıza. Sonra biraz büyüdüklerinde, gerçeklerin bu kadar masalsı, güzel olmadığını anlamaya başladıklarında, “sorumluları biziz” demek yeterli olacak mı? Neden onlara bilim kurgu romanlarındaki, filmlerindeki gibi çorak, vahşi, sıkıntılı, güvensiz bir dünya bırakmak zorundayız? Neden bilim kurgular eskisi gibi heyecan verici hayal ürünleri değil sadece? Ne zaman ayacağız çocuklarımıza karşı, kendimize, dünyamıza karşı sorumluluklarımızı en ivedi şekilde yerine getirmek için fazla vaktimiz kalmadığına?

Mad Max gibi yaşamak istemiyorum ben. Bir gıdım su için insanların birbirini kırıp geçirdiği, pislik, hastalık içinde, yeşilsiz, mavisiz, havasız bir dünya istemiyorum.

Rodman Philbrick Evrendeki Son Kayıt’ta böyle bir dünya kurgulamış ama. Okurken, hiç de uzak şeylermiş gibi gelmiyor. Hatta çok mümkün, o kadar yakınmış parçalanmış, dağılmış bir dünya gibi geliyor.

Klişe bir hikayeden yola çıkmış aslında Rodman Philbrick. Çok çok büyük bir sarsıntı (deprem) oluyor ve dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olamıyor. Çünkü bütün uygarlık çöküyor. Hastalıklar, yoksunluklar, açlık, insanlar arasında kavgalar, çekişmeler başlıyor. Sonra genetik bilimciler kusursuz insanı yaratmaya uğraşıyorlar ve bunu başarınca da kendilerini sıradan insanlardan soyutlayıp sadece ‘gelişiklerin’ yaşayabildikleri, şimdiki mavi-yeşil dünyamızın aynısı Eden’de yaşamaya başlıyorlar. Sıradanlara ise dünyadan geriye kalan çöplük, Yerleş’te yaşamaya çalışmak düşüyor.

Kitabın kahramanı Spaz da Yerleş’te yaşamaya çalışanlardan. Beyinlerini sanal eğlence aracı ‘burgu’ ile harcayan kitlenin arasında, ama sara hastalığı olduğu için burgusuz, yani onlardan olamadan yaşıyor. Bölgenin racon kesenleri Zımbacıların lideri kolluyor onu, karşılığında da bazı işleri halletmesini istiyor. Zaten hiçbir şeyi olmayan insanları soymak da bu işlerden biri. Soygunlardan birinde ‘dişidökük’ Yhazan çıkıyor karşısına. Tuhaf, bilge bir yaşlı adam. Kafayı bir kitap yazmakla, geçmişten kalanları kayda almakla bozmuş bu adam bir şekilde Spaz’ın yaşamına giriyor. Bir de onu ararken karşısına çıkan konuşmayı bilmeyen Küçük Surat. Spaz, yanından ayrılmak zorunda bırakıldığı kız kardeşi Bean’in çok hasta olduğunu öğrenince onun yanına gitmeye karar veriyor ve üçünün yolları bu zorlu yolculukta birleşiyor. Sonra aralarına gelişik kız Lanaya da katılıyor ve macera iyiden iyiye çetrefilleşiyor.

Yazarın büyüklere yönelik yazdığı başarılı dedektiflik ve bilimkurgu kitaplarından sonra gençler için kaleme aldığı ilk kitabı Freak The Mighty o kadar tutulmuş ki, The Mighty (bizde İyilik Meleği olarak vizyona girmişti) adıyla, Sharon Stone’un başrolünde yer aldığı filmi bile çekilmiş. Evrendeki Son Kayıt 2000’de kaleme aldığı bol ödüllü bir gençlik romanı. Kitapta çok hoş ve zekice üretilmiş yeni tanımlamalar ve sözcüklerle yaratıcı ve eğlenceli bir dil yakalamış yazar. Hikayenin çıkış noktası her ne kadar klişe olsa da bu farklı, ilginç dil ile ve akılcı, gerçekçi olay örgüsüyle çok güçlü bir etki bırakıyor okuyanda. Belleğinizde müthiş bir görsel imgelem yarattığını da söylemeden edemeyeceğim. Kitabı okurken, hep bir film izliyormuş hissiyatındaydım aynı zamanda ve gerçekten de iyi kotarılırsa ses getirecek bir film çıkar bu kitaptan.

Ancak yazıya başlarken sözünü ettiğim tuhaf ruh halini de yaşıyordum bir yandan. Hem elimden bırakamıyor, ne olacağını merak ediyor hem de o dünyanın içinde olma hissiyatı beni çok yoruyordu. Romanın bıraktığı bu güçlü etki, şu an yaşadığımız dünya ile bu bilim kurgu dünyası arasındaki farkların gitgide kapandığı duygusunu yaratıyordu bende. Arayı açmanın elimizde olduğunu çaktırmadan kafamıza vurması umut olduğunu gösterse de hala ödüm patlıyor…

Turp gibiyim ama hastayım

(Bu durum kışın başında geldi aslında başıma. Ama bu yıl kış uzun sürdü ve hastalıklar hiç bitmedi. Ne bizde ne çocuklarımızda. Yani değişen bir şey yok hasta olma hallerinde…)

Ya, son günlerde bu haldeyim işte. Bir ayı aşkındır devam eden tuhaf soğuk algınlığı hali, son olarak öksürük şeklinde kalmıştı vücudumda. Ama o ne öksürmek öyle, sanırsınız ki günde 2 paket sigara içiyorum. Öyle dalga geçiyordum zaten artık kendimle. Doktora da gitmiyordum tüm ısrarlara karşın. Çünkü bir yandan büyütülecek bir şey olmadığını biliyordum nasılsa. Tam da hastalığım seyir halindeyken hayatıma giren doktor bir arkadaşım, beni ilk gördüğünde “sen fiziksel olarak hiç iyi görünmüyorsun, enerjin bitmiş” deyip, vejetaryen olduğumu öğrenince “et ye demeyeceğim, ama kırmızı etin yerini tutacak bir tablet falan bulsan iyi olur” tavsiyesinde bulundu. “Teknoloji çok ilerledi, hani şimdi eczanelerde bir sürü sebzenin yerine geçecek tabletler satıyorlar ya, kırmızı etin yerine geçecek bir tablet de yapmışlardır herhalde” dedi hatta. Ben de saf saf eczaneye sordum, “var mı böyle bir tablet?” diye. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıp, baklagiller falan gibi bir şeyler geveleyip, “yok” dediler sonunda. Anlayacağınız, insanların derdi hala şu bir türlü sevilmeyen canım yeşilleri nasıl daha pratik ve acısız bir şekilde midemize sokabileceklerinin formüllerini üretmek. Et yememek anlaşılır gibi bir şey değil ya, etin tableti de onun için yok herhalde! Yok et yiyemem. Bu meseleyi başka bir şekilde çözmenin yolunu bulacağım, önce şu olmayan hastalığımı bir atlatayım!

Neyse tıp teknolojisi çok ilerlemiş gerçekten. Çünkü sonunda bir sabah her tarafım dökülerek ve sesimi yarı yarıya kaybetmiş bir halde yataktan kalkınca, hemen o gün doktora gitmeye karar verdim. Kulak burun boğaz bölümünden randevumu aldım ve yürüyerek gittim. (Meğer hala iyiymişim!) Doktora şikayetlerimi anlattım. O da bana, “bir ayı aşkındır geçmeyen gribal durumlarda sinüzit gelir akla. Bir bakalım” dedi. İşte teknolojinin ne biçim ilerlediğini bakınca anladım. Doktor küçük fenerlerle kulaklarıma, boğazıma ve burnuma baktı gerçekten de. Sonra kulaklarımı, boğazımı ve burnumu bana da gösterdi. Bütün o kulak ve burun kıllarını görmek çok da hoşuma gitmedi doğal olarak, bu kadar detayın doktorların da hoşuna gittiğini pek sanmıyorum ama onlar ‘görmemeyi’ öğrenmişlerdir eminim bazı şeyleri. Ama bütün bu sevimsizliğin ardında uykuya dalmış, minicik, sakin bir şey gibi duran, berrak gri yuvarlağın ‘tertemiz’ kulak zarlarım olduğunu görmek çok güzel ve ilginç bir deneyimdi. Heyecan yaptım neredeyse onları görünce, kılları falan unuttum bir anda. Diğer detayların hiç biri keyif verici değildi, özellikle de burun kemiğimin zaten bildiğim eğriliğinin bildiğimin çooook ötesinde olduğunu görmek hiç değildi.

“Yani?” dedim doktora. “Film istiyorum” dedi. Tıbbi bir açılımı da olan basit bir tomografi yani. Basit olması fiyatının aynı oranda basit olmasını gerektirmiyordu tahmin edersiniz. Neyse geçtim bu detayları mecburen, çünkü bilmek gerek neymiş bu mesele artık. Tomografi odasına girdim ve makinayı görünce bir an tırstım MR gibi bir şey mi diye. Sakin olmaya çalıştım. Uzandım. Gözlerimi kapatmamı söylediler “lazerden etkilenmesin” diye. Yine bir “ıgh” oldum ama ses çıkarmadım. Uysal uysal kapadım gözlerimi. 10 dakika sessiz yattım orda, fonda hafiften uğuldamaya benzer sesler geldi ama zararsız. Bitti sonunda. Çıktım doktorun yanına tekrar. Bilgisayar ekranından bakıyoruz kafamın içine. İşte beynim, göz boşluklarım, yanaklarım, anlatıyor doktor. Buraların tamamen havayla dolu olması gerekirmiş. Eğer öyleyse simsiyah olurmuş. Simsiyahtı. Kafamın herhangi bir yerinde herhangi bir leke yoktu işte; daha ne ister insan. Tek kusur burun kemiğimin acayip sağa yatkınlığıydı ki, bariz karşımda duruyordu. Son derece tuhaf ve sinir bozucuydu. Bu sorunu basit bir operasyonla halletseler iyi olurmuş. Tahmin edebileceğiniz gibi bu basit operasyonun fiyatı da hiç basit değildi. Kalsın bakalım. 40 yıl yaşamışız eğri büğrü, kimbilir yaşarız belki o kadar daha. Eğri olabilir ama güzeldir ayrıca. (Ya da ben çok alışığım artık ona.)

Velhasıl kelam, turp gibi ayrıldım hastaneden. Hoş bedenim pek öyle söylemiyordu ama her şeyi kendi gözlerimle gördüm. Bir öksürük şurubu, biraz da C vitaminiyle daha da turp olabileceğimi söyledi doktor. Onlar da evde var zaten. İyi işte. Yakında hepsi geçer, değil mi ama?

Değil! Ertesi sabah sesim tamamen yok oldu çünkü ve vücudum yataktan kalkmak istemedi. Bütün gün yattım. Boğazım ağrımıyordu, kulaklarım da, burnumun aktığı da söylenemezdi, sadece arada bir öksürüyordum. İki gün kalkmaksızın yattım. İkinci gün ateşim 39,6’ya bile yükseldi. Sadece öksürük şurubumu içtim. Olabildiğince yemek yemeye çalıştım bir de. Yatmaktan kafam ve sırtım ağrımaya başladı. Alışık değil ki bedenim bu kadar yatmaya! Üçüncü gün biraz daha iyiydim ama günün çoğunu yatarak geçirdim yine. Bir iki telefon görüşmesi yapıp, mail’lerime bile bakabildim azıcık. Konuştuğum arkadaşlarımdan biri bağışıklık sistemimin çökmüş olabileceğini söyledi ve bana bir ilaç önerdi. Daha doğrusu bir ilaç değilmiş, bir takviyeymiş. (Bu da yeni çıktı!) Kendisi narinlerdendir, hemencecik hastalanır. Ama bir süredir bu ‘takviye’yi kullanıyormuş ve gayet iyiymiş. Bir başka arkadaşım, birkaç defa immün (bağışıklık) sistemimin çökmüş olabileceğinden söz edip, mutlaka bir takviye almamı salık vermişti zaten. “Hımm”, deyip internette önerilen ilacı araştırmaya başladım. Ohooo, herkes kullanıyormuş meğer bu takviyeyi. Çocuklar bile, hem de 3 yaşında, 4 yaşında çocuklar. Herkes de bir memnun, bir memnun anlatamam. Yan etkisi yokmuş. İstediğin süre boyunca kullanabiliyormuşsun. Beta glukan diye, bağışıklık sistemi üzerinde uyarıcı etkileri olan bir maddeymiş temeli ve 1960’larda keşfedilmiş!

Şimdi ben de deneyeceğim bu takviyeyi. Anlamadığım çok şey var ama bu bir türlü geçmeyen hastalıklar (evet, yalnız değilim) ve yeni nesil ilaçlar hakkında. Nasıl böyle olduk biz insanlar? Hastalanıyor, iyileşemiyoruz. Ya da hasta değiliz ama hasta gibi davranıyor bedenimiz. Enerjisi dibe vurmuş herkesin, ama herkesin. Vitaminler, minaraller, doğal tabletler, takviyeler… Böyle mi yaşayacağız artık ya? Doğar doğmaz bir dolu aşı ile korumaya çalıştığımız çocuklarımız alerjiden kırılıyor. Onca aşıya rağmen zırt pırt hastalanıyor ve bütün kışı akan burunlarla, öksürüklerle geçiriyorlar. Böyle mi büyüyecek çocuklarımız? Birileri cevap versin. Uzaylı mı olacağız yavaş yavaş hepimiz?

Dünyayı kurcalayıp duran birileri yakamızdan düşer misiniz lütfen artıııık !!!

Alper Maral ile bir sabah

YTÜ Sanat ve Tasarım Fakültesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü’nün 11 yıldır tam zamanlı elemanı, Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi’nde yarı zamanlı hoca. GSÜ İletişim Fakültesi’nde Radyo Televizyon Bölümü’nde müzik kültürü dersi veriyor. Öğrencilerinin kahramanı… Her daim, ama her daim müzik üretiyor. Evi aynı zamanda stüdyosu. Bir de sabahları seviyor; sabaha methiyeler düzüyor: “Sabah ne kadar güzel, üstelik her gün var!” Dolayısıyla biz de Alper Maral ile kahvaltıyla başlıyoruz güne…

Sabah
Birçok müzisyenin aksine ben sabahın köründe kalkarım. Tamamen yoğun farkındalıklı ve diri bir şekilde hayata dahil olmayı seviyorum; özellikle müzik tasarımında. Tasarımdan kasıt, malum besteci olarak hayatımı sürdürüyorum. Kompozisyon sanatı muhakak ki yoğun birikimlerden değerlenen kurgular üzerine bir şey. Çok insan kendini tekrarlamaya ya da bir yerlerden ‘etkilenmeye’ meyyal. Onu kırmak için çok uyanık, çok farkındalıklı hareket etmek gerekiyor. Dolayısıyla ben yarım aklımla onu maksimum kullanmak adına en ufak bir konsantrasyon eksikliğine mahal vermeden çalışmayı seviyorum. Geceyi sevmez değilim ama özellilke iş yapmak açısından, insanların ya da meslektaşların bulunmadığı zamanı tercih ediyorum; o da sabah.

Van
Her şeyin merkezden yönetilmesi, merkezde toplanmasından rahatsızım. O da İstanbul. Tamam, doğma büyüme buralıyız, hatta fanatikçe biraz da Kadıköylüyüm. Ama ne derler, coğrafyanın her boyutuyla bir şekilde buluşmak alpermaralgerektiğini düşünüyorum. Öteki türlü kendi kendimizi ağırlıyoruz. Van Devlet Tiyatrosu’na bir iş yapıyorum. Bölge tiyatroları tabir ettiğimiz, İstanbul’un uzağındaki tiyatrolara bayağı iş yapmışlığım var. Bu proje de canım yönetmenim, abim Işıl Kasapoğlu’nun. Güzel bir ekip. Bölge Devlet Tiyatroları her zaman çok iyi olmuyor. Diyarbakır Devlet Tiyatrosu’na da geçen yıl mı ne iş yapmıştım, orda insanlar sürgün psikozuna girmişler, ama burda gerçekten bambaşka şeyler yapmayı deneyen insanlar, şahane bir coğrafya var. Nazım Hikmet’in Memleketimden İnsan Manzaraları yapıtının üçüncü bölümünden kurulu bir oyun bu; Şu 1941 Yılı oyunun adı. Anlatımı çok güçlü, kesmeden, biçmeden, bir şey eklemeden, çok iddialı bir rejisi var. O rejiye katkıda bulunduğu oranda mutlu olacağım bir iş.

Tiyatro, Sinema
Çok tiyatro müziği yapıyorum, son 20 yıldır. Benim kompozisyon alanında eğilimim, başkalarının katkısı ve birikimi ile bütünlenen yapıtlarda yer almak. Dramatik müzik. Dramayı, edebiyatı çok önemsiyorum. Film müziği yapmak dünyanın en kolay işi benim için bu açıdan. Çünkü draması, aksiyonu, çerçevesi o kadar belli ki, sadece doğru strateji ile, onun içinden sıyrılan müziği bulup çıkartıp ekliyorsunuz bütüne.

Son olarak Orada adlı filme müzik yaptım. Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu yönetmen ikilisiyle ilk beraber çalışmamız bu. Ben bir yönetmenle başladım mı ömür boyu devam ederim, çok az istisnası vardır bunun. Neyse bu arkadaşlarla sıradışı derecede iyi anlaştık. Çünkü sinema müziği için talepler son derece dar ve yetersiz bir referans alanından beslenerek geliyor. Hakkı ve Melik’in tam tersi bir durumu var. Yani müzik birikimleri, edebiyat ya da genel sanat disiplinlerine yaklaşımları çok üst seviyede. Entellektüel insanlar, bu da istisna bizim camiada. Bu film vizyona girecek ilk uzun metrajları. Kullanılacak müziklerden biri, en çiğ kategorizasyonla avangart müzik diye adlandırılabilecek bir yapıtım. İki bas blog flüt, viyola da gamba ve bas flüt için yazdığım bir başka yapıtın bir bölümü de filme giriyor. Kalan yerler için de yaylı dörtlü, solo viyola, hatta yine klavsenin olduğu beste var. Bu arkadaşların beklentileri gerçekten müzik yapan insana da taşı ileri atma imkanı veriyor. Öteki türlü film müziği klişelerden ibaret bir zanaatin ötesine geçemez kolay kolay.

Görünürlük
Ben bir yapıt kurup, ondan sonra senelerce onu göğsüme basıp, onla devranı dolduracak anlayışta bir insan değilim. Tam tersine, bir an evvel hayata katıp, hemen de ardından unutmak, yetiştirip yolcu etmek mantığındayım. Bu itibarla tiyatro ve sinema çok hızlı. Ben hiçbir zaman parçalarımı ezbere bilmem, adını da bilmem. Hatta bir oyuncu mırıldandığında tanıdık gelir. Benim işim çıkar. Bunu seviyorum açıkçası. Öte yandan diğer türde de az yapıtım yok, ama onların görünürlüğü çok daha sınırlı. Çağdaş müzik, yeni müzik tabir ettiğimiz, genellikle küçük ve yoğun çalgı grupları için ya da elektro akustik ortamda yapılan şeyler. Dolayısıyla kimi istisnai iddialı olmak zorunda kalan festivallerin ya da işte en fazla 50 kişinin geldiği konserlerin dışında pek bir dolaşım yok. Kayıtlar var bir sürü, ama konvansiyonel kayıtlar, ortalıkta bulabileceğiniz şeyler değil. Spesiyal işler yapıyoruz biz açıkçası. Kitlesel değil. Ben hassas dengeler üzerinde duran müziğimin cep telefonundan ya da MP3 player’dan dinletilmesine ya da çözünürlüğü düşürülüp mail’le atılmasına razı değilim. Dolayısıyla elimden geldiği kadar o ortamlara sokmuyorum. İnternetle aram yok. Ben biraz daha kişiden kişiye iletişimi önemsiyorum müzik deyince ve insanlar deyince…

Yeni Müzik
Çeşitli üniversitelerde müzikoloji ve kompozisyon dersleri vesilesiyle, bildiğini paylaşmak marifetiyle devamlı bir şeyler öğreniyorum. Öğrendiğinizi de muhakkak hayata katmak gerekiyor. Benim öğrencilerimle aram bayağı aile gibidir. Çocuğum gibi elemanlar. Neyse, onlara da öğretiyoruz işte, yeni müzik şöyle böyle falan… Eee… Yani bunun herhangi bir venue’sü yok, şusu yok, busu yok… Benim de inandığım; eğer bir şeyin iyi olduğunu düşünüyorsanız ve bir şekilde arkasında duruyorsanız, o bir şekilde hayata katılır. Halk anlamıyor falan dünyanın en büyük yalanıdır. Dolayısıyla, ben devamlı topluluklar kuruyorum. Mobil topluluklar. Orda burda çalınıyor, tabii yine yurt dışı daha fazla olmak üzere. Karınca Kabilesi diye de bir topluluğumuz var; çoğunlukla benim müzikoloji ve kompozisyon öğrencilerim arasından, aynı zamanda performans alanında da ehliyet sahibi olan çocuklar ağır basıyor toplulukta. Repertuar da yeni müzik, çağdaş müzik ürünleri. Sadece kendi parçaları ya da benim parçalarım değil, başta Japon ve Alman avangart müzikleri olmak üzere zehir zemberek yapıtların konserleri oluyor. Artık yedinci yılına girecek, Akdeniz Çağdaş Müzik Günleri için bir zorunluluktan hareket ediyor. Festivalin sanat yönetmeni, sevgili hocam Ahmet Yürür’ün çok sevdiğim bir sözü vardır: Yeni Müzik’in bestecisi dinleyicisinden daha çok, der. Yapan da dinlemiyor, o yüzden sayısı gerçekten az. Ben bunu tiksintiyle ifşa ediyorum ve karşı cephede mücadelemi sürdürüyorum.

Zehirli Flüt
Zehirli flüt diye bir başka çalışmam var. Blog flütle ilgileniyorum. Blog flütün de boy boy ailesi var malum. En sevdiğim bas blok flüt. Bu saz için yazılmış çok ayrıksı bir repertuar var. Benim de çok sevdiğim ve birazcık da katkıda bulunduğum bir repertuar. Açıkçası sihirli flüt ile temsil edilen aydınlanmacı düşüncenin, klasisizmin vs. tamamen karşısında duran bir enstrüman. Blok flütün tarihine baktığınız zaman, Ortaçağ, Rönesans, Barok döneme kadar bir hayatı vardır. Klasik, romantik dönemde tamamen kesilmiştir. 20. yüzyılın ikinci yarısında Yeni Müzik ile gündeme gelir tekrar. Birçok eski müzik çalgısında olduğu gibi. Ya çok üst düzey bir icra ve kompozisyonla yaklaşmanız gerekiyor sazın teknik vasıfları itibarıyla ya da işte okul müziği, çocuk müziğiymiş gibi duyuluyor. Öbür kıyıya geçmek çok zor. Ama geçtiniz mi de gerçekten inanılmaz bir repertuar.

Okul, Öğrenciler
Çeşitli platformlardan öğrenciler ve birikimler beni çok zenginleştiriyor. Bir de tabii işimi çok severek ve ciddiye alarak yaptığım için devamlı bir bıçak sırtı ve devamlı konser modunda yürütüyorum bu işi. Hepimiz okula gittik. Ben ilkokulun birinci gününden sonuncu gününe kadar nefret ettim bütün gittiğim okullardan; ki iyi okullara gittim. Benim naçizane başarım varsa, o da nefret ettiğim şeylerin hepsinin tam tersini yapmam. Çok basit bir formül. Ben hiçbir zaman ders kırmadım, derse geç gitmedim, öğrencilerimle insan olarak ilgilendim ve her seferinde hamal gibi malzeme toplayarak gittim derslere. Benim birikimim ne olursa olsun referans gösterdiğim zaman daha çok ikna edici oluyorum. Bilmemne anlatıyorsam onu tangır tungur çalıyorum ya da bet sesimle söylüyorum. Hocalık bundan başka bir şey değil ki; bir taraftan dünyanın en zor işi bir taraftan da en zevkli işi. Ben öğrencileri omzuma alıp, daha yükseği göstermeye çalışıyorum onlara. Benim bundan kazancım da yok değil, çünkü üç zaman daha bir şeyler yapabilirim. Ondan sonra benim kalitemi gösterecek olan yetiştirdiğim insanın kalitesidir. İşin püf noktası bu.

Analog
Biz artık eskidik haliyle. Ben bu işe başladığımda, öğrenmeye çabaladığım, işte bir miktar da çözdüğüm sistem analog. Bana hangi programı ya da hangi cihazı kullanalım diye soruyorlar. En iyi program bildiğin programdır diye bir klişem var. Çünkü insanlar versiyondan versiyona geçe geçe hiçbir şey yapmadan eskitiyorlar olayı. Şimdi ben de en son çıkanın peşinde maymun olacağıma kullanabildiğim sistemleri biraz daha derinlemesine kullanmaya meylediyorum. Mesela sıcak kayıt diye bir kavram diyelim. Analogda önemli. Neden? Analoğun kelime anlamı benzeşimsel. Yani doğadaki sesin tavrına en uygun, ona benzeşik, ona analog bir sinyal işleme biçimi ve defektleri de hayatın kendi içindeki defektler gibi. Dijital, adı üzerinde sayısal bir kodlama biçimi. Yani ne kadar örneklem alanını yüksek tutarsanız o kadar o doğal örüntüyü, hareketi modellersiniz. Benimki bir fanatiklik değil analogla ilgili. Sisteme hakimim. Elimde 20 küsur yıldır toplanmış ciddi cihazlar var. Onları gittiği kadar kullanıyorum. Öte yandan kimi işler dijital teknoloji istiyor. Adam karşına tüfekle çıktığında kılıç sallamanın bir esprisi yok. O zaman dijital teknolojiye hakim olabildiğimiz kadarıyla kullanmak icap ediyor. Yeni teknolojiler, çoğunlukla yeni kitlelere yeni ürünler satmak için tasarlanmış, henüz daha mezuniyetini sağlamamış, ticari ürünler olarak karşıma çıkıyor. Yeni müzik kültürlerinin kimine cevap verebiliyor bunlar. Yani copy paste kültürüyle ya da her şeyin bir laptop’ta bitebileceği ürünlerde gayet başarılılar. Ama onun dışında bir platforma yöneliyorsanız, daha kanlı canlı bir iş yapmanız gerekiyorsa bu cihazlar yetmiyor. O zaman 20-30 kiloluk cihazları sırtlanıp taşımanız kaçınılmaz oluyor. Bu sürdürülebilir bir şey değil ama bu da en güzel tarafı. Her şeyin bir ömrü var. Yapıtın, cihazın, o cihaza endeksli müzik kültürünün ya da işte görüntü estetiğinin de bir sonu olması bana makul geliyor açıkçası. O yüzden ben çok barışığım o teknolojilerle. Gittiği kadar… Alet bozulduğu zaman onun yeni yapılmış versiyonunu falan gerçekten almayacağım. Bant vs. bittiği zaman ben de istemeye istemeye öbür tarafa geçeceğim.

Karga Mecmua’nın Mart 2009 sayısında yer alan yazının kısaltılmış halidir.

Ayşegül, Cemile, Atakan

Nedir bu Ayşegül’ün sırrı bilemiyorum. Ben çocukken deliler gibi okurdum, şimdi oğlumun favorisi. Hoş daha okumayı bilmiyor ama resimleri her şeyi gayet iyi anlatıyor zaten. Okumayı bilmese de hikayeyi çözebiliyor. Zaten Ayşegül’ü vazgeçilmez kılan da resimleri sanırım. Çok çok güzel. Çok gerçekçi. Bir yandan da gerçek olamayacak kadar kusursuz çizimler bunlar. Bir sürü sağlıklı, neşeli, mutlu çocuk. Sevimli hayvanlar. Sakin, huzurlu evler, mekanlar. Doğayla iç içe bir yaşam. Bizi de anında içine çeken masalsı bir dünya. Eh, bir çocuk ve aslında bir büyük daha ne ister öyle değil mi? Bu kadar güçlü bir çekim merkezi varken, neler anlattığının da bir önemi kalmıyor ki aslında. Ama resimlerin çekiciliği hikayeyi de okutuyor kaçınılmaz olarak. Ama ne yalan söyleyeyim, hikayeler resimler kadar çekici değil aslında. Zaten çocukluğumdan belleğimde kalan Ayşegül de hikayelerden çok resimlerle kalmış. Fazla didaktik hikayeler çünkü; ders verir gibi hatta. Hikayeyi okuyup, alacakları aldıktan sonra, resimler üzerinden yeni hikayeler kurgulamak daha eğlenceli bence. Biz bazen öyle yapıyoruz oğlumla.

marcelmarlierAyşegül, Belçikalı çizer Marcel Marlier’in kahramanı. Orijinal adı Martine. Marlier, Gilbert Delahaye’nin öykülerini resmetmiş Martine’de. İçlerinde Tenten’in de yer aldığı pek çok ünlü çizgi romanı dünyaya tanıtan Casterman Yayınevi tarafından ilk kez 1954 yılında yayımlanmış; Martine a la ferme / Ayşegül çiftlikte. Sonrasını biliyorsunuz zaten. 50’yi aşkın Ayşegül hikayesi, benim ablalarımın çocukluğundan şimdi bizim çocuklarımıza kadar ulaşmış durumda. Tüm dünyada sayısını bilmediğimiz kadar çok dile çevrilip, farklı isimlerle çocukların en azından bir dönem, vazgeçilmez karakteri olmaya devam etmiş. Muhtemelen çocuklarımızın çocukları bile Ayşegül’ün Ormanda, Okulda, Mutfakta, Kampta, hayvanlarla, köpeğiyle, kuzenleriyle, arkadaşlarıyla maceralarını okumaya devam edecek.

Son zamanlarda Ayşegül’e bir rakip çıktı ama; Cemile. Yine Belçikalı bir ekibin yarattığı küçük Cemile, kızılımsı, tepeden toplanmış iki küçük at kuyruğu saçları ve yanından ayırmadığı ayısı Tombiş’i ile pek sevimli. Ama ne yalan söyleyeyim bu çizimler Ayşegül’de olduğu kadar canlı ve insanı içine çeken etkiye sahip değil.

Hikayeler çocuk kitapları yazarı ve illüstratör Aline de Petigny, çizimler Nancy Delvaux’e ait. Kahramanımızın orijinal adı Camille. Cemile’den çok da farklı değil yani. Yayınevi Hemma, 3-6 yaşa öneriyor seriyi. Buradaki yayıncı Kaknüs, “Karakter Eğitimi” diye bir not düşmüş kitapların üzerine. Bana tuhaf geldi bu tanımlama. Kitapları okuyunca anladım nedenini ama tuhaflığını yitirmedi yine de.

Okul öncesi dönem için sevimli, eğlenceli bir seri Cemile. Yayınevinin vurgulamayı seçtiği gibi, doğru davranışa yönlendirme, öğretme kaygısı da var. Cemile’nin büyürken karşılaştığı sorunlar, anlayamadığı durumlar, sevinçleri, mutlulukları, korkuları, sevdikleri, sevmedikleri üzerine bir dolu hikaye. Cemile Çişini Altına Yapıyor, Oyuncaklarını Paylaşmak İstemiyor, Doktora Gidiyor, Kabus Görüyor, Banyo Yapmak İstemiyor şeklinde uzayıp gidiyor maceralar. Çocuğunuzun içinde bulunduğu ruh hali, yaşadığı, keşfettiği yeni durumlara denk düşen bir macera mutlaka çıkıyor karşınıza yani. İşte o zaman çocuğunuzla birlikte Cemile’nin yaşadıklarını okuduğunuzda, çocuğunuz da arkadaşı Cemile gibi davranmak isteyebilir. Bunun için var zaten Cemile. Size ve çocuğunuza arkadaşlık etmek, model olabilmek için. Karakter Eğitimi dedikleri de bu.

Ben oğlumla hem Ayşegül’ü hem Cemile’yi keyifle okuyorum. Hatta bir de Atakan var hayatımızda. Cemile’nin erkek versiyonu. Hani her zaman kız çocuklarına daha bol seçenek vardır ya; bu kez erkekleri unutmamışlar! Atakan erkeklere, Cemile kızlara modellik yapıyor aslında. Ayşegül abla, Cemile ve Atakan kardeş gibi. Gerçekte de Ayşegül biraz daha büyük, dolayısıyla uğraşları da daha büyük çocuklara göre aslında. Cemile ve Atakan ise anaokulunda henüz. O nedenle bu yaştaki çocuklar gerçekten arkadaş ya da kardeş gibi benimseyebiliyorlar bu karakterleri. Aynı dertleri, aynı heyecanları, aynı rutinleri var çünkü. Biz çok yararlandık onların tecrübelerinden. İyi ki varlar…

Keşif başlıyor, hazır mısınız?

“Resim yapmanın sayısız yolları vardır! Bu yolların her biri kişiyi farklı yerlere götürür. Bu kitabı hazırlamaktaki amacım resim yapmanın çeşitliliğini, kolaylıklarını ve ne kadar zevkli olduğunu göstermek.”

resimde-cocuklarla-kesfet_avatar_orjUzun yıllardır çocuklarla sanat atölyeleri yapan, onlara kitaplar yazan çizen sanatçı Leyla Sakpınar Resimde Çocuklarla Keşfet adlı kitabına böyle başlıyor. Ve sonra da tahmin edebileceğiniz gibi bu sayısız yollara kılavuzluk ediyor. Malzeme ve malzemenin farklı kullanım biçimlerine odaklanan kitap, çocuklardan çok anne-babalara ve hatta eğitmenlere kılavuzluk ediyor aslında. Çocuklar önlerine konan her türlü materyali -kısıtlanmadıkları takdirde- eşsiz hayal güçleriyle çoğu zaman bizim algı düzeyimizin çok dışında birer sanat eserine dönüştürebiliyorlar ne de olsa. Genelde yaratıcı olma, hayal gücümüzü kullanma dürtümüzü bastırmış biz büyükler zorlanıyoruz çocuklarla üretmek konusunda. İşte Resimde Çocuklarla Keşfet, bize bu konuda yardıma koşuyor.

Kitapta, füzen, kurşunkalem, renkli kalemler, pasteller, mürekkep, sulu boyalar gibi malzemeleri tanıtıp, bu malzemelerin nasıl kullanılacağını anlatırken, örneklemeler hep çocukların yaptığı işler üzerinden veriliyor. Hepsi de birbirinden şaşırtıcı, bazıları son derece yalın, bazıları ise gerçekten akıldışı resimler bunlar. Bir de bazı tekniklere yer vermiş Leyla kitabında; kağıt batik, sade ebru, baskı ve kolaj teknikleri gibi. Sonra bir adım öteye geçip yumuşak dokulu resim (pamukları renklendirerek resim yapmak), resim dikmek (tahmin edebiliyorsunuz herhalde, kumaş yerine kağıdı dikmek!) gibi biraz daha yaratıcılığınızı kullanıp farklı malzemeleri araştırmanıza yardımcı olacak yöntemler önermiş. Hani bazılarımız ısrarla resimden anlamadığını, çizgi bile çizemediğini söyler ya, Leyla öyle bir tablo yaratmış ki bize kitabıyla, hemen elinizin altında en kolay ulaşabileceğiniz ne varsa koyup önünüze kaybolmayı düşleyebiliyorsunuz o malzemelerle. Sınırsız bir teşvik var kitapta. Çok çok güzel bir duygu.

“Resimde her şey mümkün ve serbesttir, saçmalamak dahil!” diyor zaten Leyla. Çocuklarınızı ve kendi içinizdeki çocuğu özgür bırakın demenin bir başka yolu bu. Çünkü ancak o zaman resim yapmanın tadını keşfedip, kendinizi bu şekilde de ifade edebileceğinizi fark ediyorsunuz.

Kitabın beni asıl heyecanlandıran yanlarından biri de, ülkemizde daha önce bu konuda, bu özenle hazırlanmış bir yayın olmaması. Yazıyı yazmadan önce tekrar taramaya çalıştım konuyla ilgili yayınları ama gerçekten bu kadar yalın, basit bir anlatımla, kafa karıştırmadan bilgilendiren ve daha da önemlisi resmi çekici kılan bir kitap daha yok. Tasarımı (Ulaş Eryavuz), baskısı, içeriğiyle de ilgiyi hak ediyor Resimde Çocuklarla Keşfet. Tabii bu noktada Leyla kadar İş Bankası Kültür Yayınları’nı da kutlamak gerekiyor.

“Açık, pozitif ve araştırıcı yaklaşımın bulaşıcı olduğuna inanıyorum” diyor Leyla kitabının son sözünde. Ben bu kitabın bulaşıcı olduğunu kesinlikle söyleyebilirim. Umarım hızla bulaşır ve bu konudaki örnekler çoğalır.

Bu yazı ilk kez 9 Mart 2007’de Radikal Kitap’ta yayımlanmıştı.