Turp gibiyim ama hastayım

(Bu durum kışın başında geldi aslında başıma. Ama bu yıl kış uzun sürdü ve hastalıklar hiç bitmedi. Ne bizde ne çocuklarımızda. Yani değişen bir şey yok hasta olma hallerinde…)

Ya, son günlerde bu haldeyim işte. Bir ayı aşkındır devam eden tuhaf soğuk algınlığı hali, son olarak öksürük şeklinde kalmıştı vücudumda. Ama o ne öksürmek öyle, sanırsınız ki günde 2 paket sigara içiyorum. Öyle dalga geçiyordum zaten artık kendimle. Doktora da gitmiyordum tüm ısrarlara karşın. Çünkü bir yandan büyütülecek bir şey olmadığını biliyordum nasılsa. Tam da hastalığım seyir halindeyken hayatıma giren doktor bir arkadaşım, beni ilk gördüğünde “sen fiziksel olarak hiç iyi görünmüyorsun, enerjin bitmiş” deyip, vejetaryen olduğumu öğrenince “et ye demeyeceğim, ama kırmızı etin yerini tutacak bir tablet falan bulsan iyi olur” tavsiyesinde bulundu. “Teknoloji çok ilerledi, hani şimdi eczanelerde bir sürü sebzenin yerine geçecek tabletler satıyorlar ya, kırmızı etin yerine geçecek bir tablet de yapmışlardır herhalde” dedi hatta. Ben de saf saf eczaneye sordum, “var mı böyle bir tablet?” diye. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıp, baklagiller falan gibi bir şeyler geveleyip, “yok” dediler sonunda. Anlayacağınız, insanların derdi hala şu bir türlü sevilmeyen canım yeşilleri nasıl daha pratik ve acısız bir şekilde midemize sokabileceklerinin formüllerini üretmek. Et yememek anlaşılır gibi bir şey değil ya, etin tableti de onun için yok herhalde! Yok et yiyemem. Bu meseleyi başka bir şekilde çözmenin yolunu bulacağım, önce şu olmayan hastalığımı bir atlatayım!

Neyse tıp teknolojisi çok ilerlemiş gerçekten. Çünkü sonunda bir sabah her tarafım dökülerek ve sesimi yarı yarıya kaybetmiş bir halde yataktan kalkınca, hemen o gün doktora gitmeye karar verdim. Kulak burun boğaz bölümünden randevumu aldım ve yürüyerek gittim. (Meğer hala iyiymişim!) Doktora şikayetlerimi anlattım. O da bana, “bir ayı aşkındır geçmeyen gribal durumlarda sinüzit gelir akla. Bir bakalım” dedi. İşte teknolojinin ne biçim ilerlediğini bakınca anladım. Doktor küçük fenerlerle kulaklarıma, boğazıma ve burnuma baktı gerçekten de. Sonra kulaklarımı, boğazımı ve burnumu bana da gösterdi. Bütün o kulak ve burun kıllarını görmek çok da hoşuma gitmedi doğal olarak, bu kadar detayın doktorların da hoşuna gittiğini pek sanmıyorum ama onlar ‘görmemeyi’ öğrenmişlerdir eminim bazı şeyleri. Ama bütün bu sevimsizliğin ardında uykuya dalmış, minicik, sakin bir şey gibi duran, berrak gri yuvarlağın ‘tertemiz’ kulak zarlarım olduğunu görmek çok güzel ve ilginç bir deneyimdi. Heyecan yaptım neredeyse onları görünce, kılları falan unuttum bir anda. Diğer detayların hiç biri keyif verici değildi, özellikle de burun kemiğimin zaten bildiğim eğriliğinin bildiğimin çooook ötesinde olduğunu görmek hiç değildi.

“Yani?” dedim doktora. “Film istiyorum” dedi. Tıbbi bir açılımı da olan basit bir tomografi yani. Basit olması fiyatının aynı oranda basit olmasını gerektirmiyordu tahmin edersiniz. Neyse geçtim bu detayları mecburen, çünkü bilmek gerek neymiş bu mesele artık. Tomografi odasına girdim ve makinayı görünce bir an tırstım MR gibi bir şey mi diye. Sakin olmaya çalıştım. Uzandım. Gözlerimi kapatmamı söylediler “lazerden etkilenmesin” diye. Yine bir “ıgh” oldum ama ses çıkarmadım. Uysal uysal kapadım gözlerimi. 10 dakika sessiz yattım orda, fonda hafiften uğuldamaya benzer sesler geldi ama zararsız. Bitti sonunda. Çıktım doktorun yanına tekrar. Bilgisayar ekranından bakıyoruz kafamın içine. İşte beynim, göz boşluklarım, yanaklarım, anlatıyor doktor. Buraların tamamen havayla dolu olması gerekirmiş. Eğer öyleyse simsiyah olurmuş. Simsiyahtı. Kafamın herhangi bir yerinde herhangi bir leke yoktu işte; daha ne ister insan. Tek kusur burun kemiğimin acayip sağa yatkınlığıydı ki, bariz karşımda duruyordu. Son derece tuhaf ve sinir bozucuydu. Bu sorunu basit bir operasyonla halletseler iyi olurmuş. Tahmin edebileceğiniz gibi bu basit operasyonun fiyatı da hiç basit değildi. Kalsın bakalım. 40 yıl yaşamışız eğri büğrü, kimbilir yaşarız belki o kadar daha. Eğri olabilir ama güzeldir ayrıca. (Ya da ben çok alışığım artık ona.)

Velhasıl kelam, turp gibi ayrıldım hastaneden. Hoş bedenim pek öyle söylemiyordu ama her şeyi kendi gözlerimle gördüm. Bir öksürük şurubu, biraz da C vitaminiyle daha da turp olabileceğimi söyledi doktor. Onlar da evde var zaten. İyi işte. Yakında hepsi geçer, değil mi ama?

Değil! Ertesi sabah sesim tamamen yok oldu çünkü ve vücudum yataktan kalkmak istemedi. Bütün gün yattım. Boğazım ağrımıyordu, kulaklarım da, burnumun aktığı da söylenemezdi, sadece arada bir öksürüyordum. İki gün kalkmaksızın yattım. İkinci gün ateşim 39,6’ya bile yükseldi. Sadece öksürük şurubumu içtim. Olabildiğince yemek yemeye çalıştım bir de. Yatmaktan kafam ve sırtım ağrımaya başladı. Alışık değil ki bedenim bu kadar yatmaya! Üçüncü gün biraz daha iyiydim ama günün çoğunu yatarak geçirdim yine. Bir iki telefon görüşmesi yapıp, mail’lerime bile bakabildim azıcık. Konuştuğum arkadaşlarımdan biri bağışıklık sistemimin çökmüş olabileceğini söyledi ve bana bir ilaç önerdi. Daha doğrusu bir ilaç değilmiş, bir takviyeymiş. (Bu da yeni çıktı!) Kendisi narinlerdendir, hemencecik hastalanır. Ama bir süredir bu ‘takviye’yi kullanıyormuş ve gayet iyiymiş. Bir başka arkadaşım, birkaç defa immün (bağışıklık) sistemimin çökmüş olabileceğinden söz edip, mutlaka bir takviye almamı salık vermişti zaten. “Hımm”, deyip internette önerilen ilacı araştırmaya başladım. Ohooo, herkes kullanıyormuş meğer bu takviyeyi. Çocuklar bile, hem de 3 yaşında, 4 yaşında çocuklar. Herkes de bir memnun, bir memnun anlatamam. Yan etkisi yokmuş. İstediğin süre boyunca kullanabiliyormuşsun. Beta glukan diye, bağışıklık sistemi üzerinde uyarıcı etkileri olan bir maddeymiş temeli ve 1960’larda keşfedilmiş!

Şimdi ben de deneyeceğim bu takviyeyi. Anlamadığım çok şey var ama bu bir türlü geçmeyen hastalıklar (evet, yalnız değilim) ve yeni nesil ilaçlar hakkında. Nasıl böyle olduk biz insanlar? Hastalanıyor, iyileşemiyoruz. Ya da hasta değiliz ama hasta gibi davranıyor bedenimiz. Enerjisi dibe vurmuş herkesin, ama herkesin. Vitaminler, minaraller, doğal tabletler, takviyeler… Böyle mi yaşayacağız artık ya? Doğar doğmaz bir dolu aşı ile korumaya çalıştığımız çocuklarımız alerjiden kırılıyor. Onca aşıya rağmen zırt pırt hastalanıyor ve bütün kışı akan burunlarla, öksürüklerle geçiriyorlar. Böyle mi büyüyecek çocuklarımız? Birileri cevap versin. Uzaylı mı olacağız yavaş yavaş hepimiz?

Dünyayı kurcalayıp duran birileri yakamızdan düşer misiniz lütfen artıııık !!!

Reklamlar

Turp gibiyim ama hastayım” üzerine bir yorum

  1. Kişisel bir yorum olacak ama, Ankara’ya geldiğimizden beri daha az hastalanır olduk. Sanırım şehirden şehire mikrop sayısı fark ediyor…
    Öte yandan mikropların genel anlamda müthiş bir dayanıklılık kazandıkları konuşuluyor etrafta… Ürkütücü…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s