Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Gianni Rodari’den masallar

Çok seyahat eden bir baba, her gece yatmadan önce kızına masal anlatmak için söz verirse ne olur? Masalları telefonda anlatır. Telefonda anlatılan masallar nasıl olur peki? Kısa.

Evet, kısa kısa 70 masal var Gianni Rodari’nin Telefonda Masallar kitabında. Sadece eğlencelik olan da var, ciddi kafa yormanız gerekeni de. Kesin olan; bir çoğunun gerçekten çok güzel olduğu. Üstelik dönüp dönüp okuyacağınız, istediğiniz zaman, istediğiniz yerinden başlayacağınız hikayeler bunlar. Bazı kahramanlar, farklı masallarda yeniden çıkabiliyor karşınıza şaşırmayın: Büyük seyyah, meşhur kaşif Giovannino Perdigiorno gibi. Perdigiorno’nun gezdiği kentlerin çok şaşırtıcı olduğunu da eklemeliyim hemen. Aslına bakarsanız Rodari’nin tüm kahramanları, tüm masalları için ‘şaşırtıcı’ denebilir rahatlıkla. Neden mi?

Sınırsız bir hayal gücü var bir kere. Yok, yok. Öyle böyle değil. Bütün çocuklarla rahatlıkla yarışabilir hayal kurmak, uyduruk hikayeler anlatmak konusunda. Sonra çok komik. Hayvanları çok seviyor. Galiba iyi de anlıyor onları. Dünyayı da çok seviyor ama uzayı, başka gezegenleri de merak ediyor. Bir de Gagarin’i çok seviyor galiba. Hani şu 1961 yılında uzaya çıkan ve dünyanın çevresini turlayan ilk insan olan Rus kozmonotu.

Dondurmadan saraylar, tepesiz ülkeler, kaçan burunlar, uyduruk numaralar, eski atasözleri, ölmesi gereken krallar, hiçbir yere çıkmayan yollar, kristal Giacomo, yaşlı Ada teyze, her zaman düşen Alice Cascherina, masalları şaşıran dede, hepsi ama hepsi çok etkileyici/komik/şaşırtıcı.

rodariBir yetişkin olarak, okurken sürekli başka alt metinler okuyorum ben Rodari’nin masallarında. Hüznü sonuna kadar hissediyorum mesela kuşları tarlalardan uzak tutmak için korkuluk olmak zorunda kalan Gonario’nun hikayesinde. Oysa bu durum hayli ilginç geliyor oğluma. O da eğlenmiyor ama kesinlikle sıradışı olan o müthiş yaratıcılık merakını uyandırıyor. “Üzücü değil mi” diye sorduğumda, rahatlıkla “hayır” diyebiliyor o nedenle.

Çanlardan yapılan bombalar patlamayı bir yana bırakıp müzikal sesler çıkarınca savaşmaktan vazgeçip dans etmeye başlayan askerlerin hikayesi bana da oğluma da çok eğlenceli geliyor. Ama ben ‘savaş değil barış’ mesajını bu kadar incelikli, oyunlu verebildiği için şaşarken oğlum bombaların seslerinde eğlenmeyi sürdürüyor.

Telefonda Masallar’ı tekrar tekrar okudukça Rodari’ye olan ilgim de artıyor. Telefonda Masallar’ın yanına Alis Masallarda ekleniyor. Araştırıyorum ve kitaplarıyla yeni yeni tanışmaya başladığımız Gianni Rodari ’nin dünyada oldukça tanınan bir yazar olduğunu öğreniyorum. Kısa öğretmenlik serüveninin ardından, II. Dünya Savaşı’na katılıyor ve savaş sonrası Komünist Parti’ye üye olarak partinin dergisinde gazeteciliğe başlıyor. Bir yandan da çocuk kitapları yazıyor. İlk kitabı Çocuklar İçin Şiirler ve Soğan Oğlan 1951 yılında yayımlanıyor. (Bu arada Soğan Oğlan da Türkçe çevirisini bulabileceğiniz üçüncü kitap.) Yine partinin çocuklar için çıkardığı derginin editörlüğünü de yapmaya başlıyor. Evleniyor, bir kızı oluyor ve çocuklar için projelerde yer almaya ve yazmaya devam ediyor. 1970 yılında Hans Christian Andersen Ödülü’ne değer görülüyor. Kitapları farklı dillerdeki çocuklarla buluşuyor. 1980 yılında çocuklar için nefis masallar, hikayeler bırakarak göçüyor dünyadan.

Rodari’nin yarattığı dünyalar gerçekten sıradışı, ama o kadar olağan bir dille anlatıyor, o kadar sıcacık ki hikayeleri ‘bütün bunlar gayet olabilir’ hissiyatı yaratıyor. Müthiş eğlenceli ayrıca. Bir hikaye bu kadar rahat sarmalayabilir ve hemencecik o eğlenceli dünyasına çekebilir sizi ancak. Üstelik açtığı pencereler umutla dolduruyor insanın içini. “Bu dünyaya gelen her çocuk, dünyanın içindeki her şeyin sahibidir, tek kuruş bile ödememelidir, sadece kollarını sıvamalı, ellerini uzatmalı ve onu almalıdır,” diyen Gianni Rodari’nin yarattığı masalları sevmemek mümkün değil. O nedenle yayınevlerinden daha çok Rodari çevirileri bekliyoruz!

Son son: Telefonda Masallar’ın resimleri Frencesco Altan’a ait. Altan’ın çizimleri Rodari’nin yarattığı dünyalarla o kadar güzel örtüşmüş ki, keşke orijinalinde olduğu gibi renkli olabilseydi Türkçe baskıda da diye düşünmeden edemiyor insan. İtalya’da Rodari’nin diğer kitaplarında da Frencesco Altan’ın resimleri var ki nedeni belli. Öte yandan Alis Masallarda’nın genç çizeri Anna Laura Cantone’nin kitaba katkısının koskocaman olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim.

Reklamlar
Yazı kategorisi: çocuklu olmak

Çocuklar için müzik lütfen!

Yıllar önce, Milliyet Sanat dergisi henüz 15 günde bir yayınlanırken, 15 Nisan sayımızı çocuklara ayırmıştık. Herkes kendi bildiği alanda çocuklara yönelik sanatsal üretimlerin izini sürmeye çalışmıştı o sayımızda. Ben de Türkiye’de çocuklara yönelik müzik üretiminin peşine düşmüştüm. Hiç bilmediğim bir konuydu o zaman çocuk. (Çocuğu konu olarak tanımlamak tuhaf geldi, ama…) Çocuk ve müzik de tabii. Ben de Hasan Saltık’ın kapısını çaldım hemen. Kalan Müzik de yolun başındaydı henüz, ama “her zaman iyi arşivcidir Hasan, mutlaka yol gösterir bana” diye düşünmüştüm ve yanılmamıştım. Bana piyasada bulunan ne kadar kaset varsa topladı. Ancak müzikten çok masal kayıtlarıydı hepsi ve çok ama çok özensizdiler. Benim aklım Hasan’ın kendi arşivinden bana dinlemem için verdiği plaklarda kalmıştı daha çok. Bunlar da masal kayıtlarıydı aslında ama müzikleri, seslendirilmeleri, efektleri ile o zamanki örneklerin çoook ötesindeydi. Uzun lafın kısası 0 kaynak vardı çocuklara yönelik müzik konusunda elimizde.

Aradan yıllaaar geçti. Çocuk sahibi olmayı düşünmeye başladım. Çocuklara yönelik neler var yavaş yavaş gündemime girmeye başladı. Sanıyorum Harry Potter’ın ortalığı kasıp kavurmasından az önce çocuk yazınına merak saldım. Harry Potter ile bu merakın ivmesi arttı ve ben hala neredeyse sadece çocuk kitapları okuyorum çoğu arkadaşıma tuhaf gelse de. Çocuk yazınında çok çok yaratıcı, heyecan uyandıran yapıtlar var. Gerçek bir derya ve sıkılmanız mümkün değil. Sürekli yeniler, sürprizler, hatta harikalar var bu deryada. Gelgelelim müzikte…

lullabiesbizimninnilerHamileliğimde çocuklar için müzik konusuyla yeniden ilgilenmeye başladım. İlk arayışım ninniler oldu. Birkaç kaset (evet, CD değil kaset) dışında bir şey bulamadım, bulduklarımı da almaya elim varmadı. İnternetten yurt dışı kaynakları araştırmaya başladım ve bir deryayla da burada karşılaştım. Sadece ninniler değil, çocuklara yönelik müzikle ilgili. Sinir oldum! Evet, sinir oldum. Çünkü bir yandan kolay ulaşılabilir durumdaydılar ve ben de hemen amazon.com’dan siparişlerimi verdim. Öte yandan çok ulaşılmazdılar. Sonuçta, burada herhangi bir müzik dükkanına ya da çocuklarla ilgili mağazalara gittiğimde alabileceğim mesafede değildiler ve pek çok meraklı anne, baba, çocuk yoksun kalıyordu bu deryadan. Bir kez daha kafama takıldı bu sığlık. Nasıl oluyordu da hem müzisyenler hem de Türkiye’deki müzik endüstrisi bu kadar kayıtsız kalabiliyordu bu alana???

Kuzgun’la uzun zaman dinlediğimiz National Geographic’in ninni toplamasında dünyanın her yerinden 37 ninni vardı ama Türkiye’den ninni yoktu! Akdeniz ninnilerinin arasında da Türkiye yoktu! Bunun çok geçerli bir nedeni vardı aslında; dandini dandini dastana hiç kayda alınmamıştı! Alındıysa da kötü kayıtlardı ve kimsenin haberi de yoktu! Neyse ki kısa bir süre sonra Emin İgüs’ün müzik yönetmenliğinde, Mircan’ın duru sesiyle adam gibi bir Bizim Ninniler CD’miz oldu. Niye bu kadar zaman beklenmişti bu kayıt için anlamak mümkün değil, ama ilk adım atılmıştı neyseki ve gayet de başarılıydı. Ben o sıralar yeni doğum yapan arkadaşlarıma amazon’dan sipariş ettiğim CD’leri kaydedip kaydedip veriyordum, sonunda bir tane de önerebileceğim CD olmuştu.

Sonra hem işim gereği hem de Kuzgun’dan dolayı yeni CD’lerin peşinde olmayı sürdürdüm. Yine amazon’dan sipariş edilebilecek çok CD vardı ama bunun da sonu yoktu. Zordu da uzaktan bu üretimler arasında seçim yapmak. Dolayısıyla bıraktım o hikayeyi. Kolay ulaşılabilir kayıtlar vardı neyseki, onların peşine düştüm. Putumayo Kids’lerin yani. Artık arkadaşlarıma Putumayo serisini öneriyordum ve çoğunun Putumayo’dan haberdar olmamasına da çok şaşırıyordum. Sonuçta çok seçenek yok gerçekten ve bunu bile bilmiyor kimse! Başlı başına bir kaynak oysa Putumayo Kids ve bir başka yazının konusu.

Belki de bir kısmınız ne gerek var ki bu meseleyi bu kadar büyütmeye diyorsunuz. Muhtemelen çoğunuz ille de çocuk müzikleri diye tutturmuyorsunuz. Ama dünyada çocuklar için müzik konusundaki üretimi bir görseniz kayıtsız kalmanız mümkün olamayacak bu seslere. Bilmiyoruz, rastlamıyoruz, dolayısıyla ihtiyaç da duymuyoruz. Ne de olsa müzik evrensel bir dil ve pekala çocuklarımız bizim dinlediklerimizle büyüyebilir. Evet, bir sakınca yok bu düşüncede, ama ben takıldım işte dünyada bunca üretim varken buradaki sığlığa. Hadi müzisyenlerimizin meyli yok (niye yok?) ama kitaplarda olduğu gibi yabancı müzisyenlerin CD’leri de yok burada. Oysa zibil kadar üretim var; yaratıcı, eğlenceli ve hatta eğitici. Hiç biri ama hiç biri yok burada. Bırakın Türkiye’yi İstanbul gibi övüne övüne bitiremediğimiz bir dünya başkentinde bile yok. Bu normal mi sizce?

Ben bekliyorum; uzak değil yakın bir zamanda, müzisyenlerimizin aklına çocuklarımızın da geleceği zamanı bekliyorum. Örneklerin, çocuk tiyatrolarında olduğu gibi büyük insanların çocuk taklidi yapmalarından öteye geçmeyen bir yaratıcıktan daha öte olmasını umarak ve sabırla bekliyorum. Çünkü bu kaçınılmaz olarak gerçekleşecek. Parmakla sayılabilecek kadar az CD’ye yenileri eklenecek ama Kuzgun’a yetişecek mi emin değilim…

Yazı kategorisi: ille de müzik

Ayça Şen’in aşkları

Ayça Şen şarkı söylerken bağırmıyor, çağırmıyor, kısılmıyor. “Buradayım ve iyiyim bu işte” diyor. Son derece net. Kendinden emin ve rahat söylüyor şarkılarını. Hani şaşırıyor insan, bu kadın hep mi şarkı söylüyordu yoksa diye… Oysa biliyoruz; daha ilk albüm Astronot. Sözler ve vokal Ayça Şen’e ait, ama Burak Güven, Serkan Hökenek ve Erke Erokay’la hayat bulmuş müziği. Daha bir dolu müzisyenin de katkıları var albüme. Rakun Müzik’ten taze taze çıktı, ama pek hızlı yayıldı meraklı kulaklara. Müziği konuşmak istedim o yüzden Ayça ile ama yeni çıkacak kitabı da rol çaldı azıcık bu söyleşide…

Albüm yapmak durum/duygusu nasıl meyletti?
Hep düşündüğüm bir şeydi; müzik yapayım, ama artık herkes yapıyordu müzik ve ortaya doğru bir şey çıkmıyordu. Ben de aynı şekilde yanlış müzik kurbanı olacağımdan korkuyordum, fakat karşıma o kadar doğru piyonlar çıktı ki. Satranç gibi düşün; ne bileyim fil çıktı, at çıktı. Öğrettiler satrancı falan, ben de ya dedim şunları alayım artık. Ben de o en öndeki piyondum, baktım abi at gelmiş, aldım. Baktım fil gelmiş, aldım. Kale falan… Önemli taşlar geldi yani. Burak Güven çok iyi bir müzisyen. Ne bileyim, piyasada herkesi çok ön plana çıkarmış birisi de olsa ben istemezdim yani. Onu mu tercih edersin bunu mu? Tabii ki Burak Güven derdim. Serkan Hökenek falan… Onlarla başladık. Sonra benim korkularım vardı vokal kötü olacak diye… Beceremeyeceğim falan. 3-4 seneye yayıldı iş. O sırada ben de bir yandan vokalimde de değişiklik yaptım. Burak şan bölümündeydi aynı zamanda. Bana onu da göstere göstere 3-4 yıla yayıldı yani.

Hemen vokale girelim o zaman. Ben çok şaşırdım. Böyle bir vokal beklemiyordum. Çok net, çok temiz bir vokalin var.
Fazla yumuşak mı geldi?

Yok. Çok net.
Çok önde mi?

Hayır dinlerken sana çok iyi geliyor…
Hadi ya, iyi.

ayca1Güzel geldi sesin ve şaşırdım işte. Hani şarkıcı değilsin ya, belki daha amatör bir ses bekliyordum, ne bileyim.
Ama benim ilk olarak hep sesim güzeldi. Hani herkes böyle, “aa ne güzel sesin var” der ya. Çocukluğumdan beri öyle. Bizim evde biri geldi mi bana hemen gitarla şarkı söyletirlerdi. Sesimi ekstra, çok beğenen insanlar da vardı. Ben beğenmezdim. Çünkü temiz, duru bir sesim vardı, ama benim istediğim daha Janis Joplin sesiydi. Ben söz yazamıyordum. Beste, müzik falan hiç yapamıyordum. Sonra bir gün tesadüfen uyandım ona da. Ama tabii buna gelene kadar Şebnem Ferah, Mor ve Ötesi, Nil Karaibrahimgil dinledim. Sezen Aksu falan dinlemiyordum, ama Memo’nun babasından ayrılırken Sezen’i de dinledim. Söz yazma olayına falan uyanmaya başladım.

Sen yazmaya yatkınsın zaten, niye ki?
Evet. Sonra düşündüm zaten; ulan ben yazı yazıyorum, niye şarkı sözü yazmayayım? O kadar yıldır da radyoda şarkı çalıyorum. İşin aritmetiğini de biraz kaptım. Dedim ki ben bu işi yapayım bari.

O zaman hemen şarkılara girelim… Çok şarkı vardı da mı seçtiniz? Nasıl albümdeki 12’ye vardınız?
5-6 tane yapmadığımız şarkı var. Biz aralarından en içimize sinenleri seçtik.

Son Zamanlarda mı ilk single?
Ya o biraz karıştı. Önce Son Zamanlarda ile çıkalım dedik, sonra herkes Oryantal’i sevdi. Bizim menajer öyle karar verdi. Ama ortada klip falan yok.

Yapılacak mı?
Yapılacak falan diyorlar ama çok da bildiğim bir durum değil bu.

Sen çok ilgilenmiyorsun galiba?
Benim çok umurumda değil ya. Yaptım albümü, çıktım, tamam. Benim için yeterli. Konsere gideyim, o iyi. Ama diyorlar ki, klip konser için önemli. Ben de klipte cilalı görüntüler falan olsun istemiyorum. Olacaksa, hakkaten güzel görüntüler olsun. Ne bileyim animasyon olsun içinde falan…

Animasyon albüm kapağıyla da iyi örtüşür aslında…
Bence de. Sırf olmuş olsun diye bir şey istemiyorum. Görsel olarak bir bütünlük olsun tabii. Olmayacaksa da olmasın.

Konser…
Konser çok zevkli. 24 Nisan’da Ghetto’da var. Üniversitelerden teklifler geliyor. Bir şeyler oluyor ufak ufak. Sevdiler insanlar albümü. Konser çok zevkli. Sahnede kendimi buldum ben. İlk sahneye çıktığımda, “ulan niye bunu daha önce yapmamışım” diye düşündüm. O kadar insanın içinde yapayalnız hissediyorsun kendini. Acayip bir duygu.

Ben müzikten önce şarkı sözlerine baktım. Hani yazar tarafını bildiğimden… O zaman Erkek Sindrella enteresan geldi bana. Genel olarak biraz daha olgun sözler…
Ha o biraz teen-age di mi?

Evet, öyle. Merak ettim o nedenle nasıl olduğunu?
Ya o, bir gün erkek arkadaşım ayakkabısını düşürmüş bizde. Ben de bulunca şaşırdım. Meğer giderken düşürmüş. Benim de komiğime gitti, Erkek Sindrella dedim. Sonra, “aa bundan güzel şarkı sözü olur” diye düşündüm, neşeli geldi. Burak da ertesi gün çalışmamız vardı. Bir müzik dinletti bana gitarla. Tam da Erkek Sindrella! Ya dedim bunu yapalım. Sonlara doğru çıktı. En son o çıktı hatta. Aa, yok Astronot çıktı en son.

Sonra da albümün adı oldu?
Evet. Zaten hiç belli olmuyor. Son bir ayda bile bir şey çıkabiliyor. Bizde de öyle oldu. Bir tane bonus track olacaktı mesela, ama yapmadık. Konserlerde söyleriz dedik.

Peki, annesin. Annelik durumunu da çok yansıtıyorsun yazılarınla falan. Bu çok zaman alan, zor bir şey ama öte yandan her taşın altından Ayça çıkıyor! Kitap yazıyorsun, radyo var, gazete var. Şimdi albüm… Nasıl beceriyorsun?
Memo’yu yetimhaneye verdim ☺ Ya annem yardımcı oluyor falan ama ben genelde evdeyim. Çok az çıkıyorum evden. Radyoya gidiyorum ama Memo da o sırada okula gidiyor zaten. Radyodan sonra hemen eve geliyorum. Haftada iki gün yazı günüm. Zor bir hayat, kolay bir hayattan söz etmiyorum, bazen delirebiliyorum ama… Bir şekilde oluyor işte. Müzik bana terapi gibi geldi aslında. Herkes yüzmeye falan gidiyor ya rahatlamak için beni de müzik rahatlatıyor.

Albümden önce müzikle ilgili bir tecrüben olmuş muydu?
Barlarda şarkı söyledim ben, gitar çaldım. Bazen tek söylediğim de oldu. Çok iğrençtim ama. Sahnedeyken, öndeki çocuğun “yanlış oldu, o akor şöyle olacaktı” dediği bir günüm var mesela. Şimdi çok iyi geliyor ama…

O zaman sürecek müzik?
İstiyorum. Burak geçen gün “hadi artık yeni beste yapmaya başla” dedi. O içimde güzel bir his yarattı, ama kitabım çıkıyor şimdi benim.

Biliyorum.
Nerden biliyorsun?

Bir yerden duydum işte. Ne zaman, nasıl olacak?
Yazın çıkacak. Biraz müzik falan durulsun şimdi. Sevimsiz oluyor ya birden. Ben çok hızlı yazıyorum. Böyle fast food işler olsun istiyorum. Belirgin bir değeri olsun ama kolay anlaşılır da olsun. Light şeyler seviyorum. Çok yormasın, ama bir hikayesi olsun. Bakalım nasıl olacak bu roman? Çok merak ediyorum. İlki çok zorlamıştı beni. Bunu daha kolay yazdım. Öbüründe çok geçmişe falan gitmiştim. Herkes otobiyografik sandı onu. Her roman içinde bir şeyler barındırır kendinden ama değildi. Hatırlamak istemediğim şeylerle falan yüzleştiren bir şey olmuştu o kendi kendine. Bu çok daha rahat, artık orta sınıflığımla barıştığım bir kitap oldu. O açıdan da rahat ettim. “Aman n’apayım ya. Kime hesap vereceğim. Bu da böyle olsun”, dediğim bir kitap oldu işte. Yazarken çok güldüğüm, eğlendiğim bir kitap oldu.

Adı ne?
İmza Günü. Orta sınıf bir kızın kitap yazma hayalleri. Ülkemizdeki hayatımı yazsam roman olur edebiyatı üzerine bir kitap aslında. Hani herkes kitap yazıyor ya. Köşe yazarları da çıkıyor kitap yazıyor; ben de dahil! Çok cüretkarız! İşte Türk insanının cüretkarlığı üzerine bir kitap. Ama cüretkar olmadığın zaman da hiçbir şey olamıyor. Şimdi editoryal işleri hallediliyor. Haziran gibi falan çıkar herhalde. Ben öyle çok göz önünde olmak istemiyorum zaten bu kitapla. Albüm yeni çıktı daha…

Benim her taşın altından çıkıyorsun dediğim tam da buydu işte! Az çok seni tanıyan insanların aklına gelebilecek bir düşünce değil mi?
Beni herkes tanımıyor. Dolayısıyla benim böyle bir hakkım var hala. Gizli kalabilmeyi başarabilmek de güzel. Belirgin bir çevreye hitap etmek. Onlar da genelde kitap falan okuyan tipler. E ben yazıyorsam ve hızlı yazabiliyorsam niye kitabımı yazmayayım yani? Müzik de, onu ben yapmadım zaten. Sözlerini yazdım. Düşünsene 5 dakikada şarkı yazarsın yani. Zor şeyler değilki bunlar. Üretimi çok fazla gözünde büyütüyor insanlar. Tamam, çok dandik şeyler olmasın. İnsanlar bazen kendi bildikleri şeyi bile çok dandik yapabiliyor. Pek öyle değil şimdi benim yaptığım işler. Tabii ki edebiyat adı altında çok eleştiriye müsaittir. Kitap en tehlikelisi bence bu anlamda. Ama bunun çıkması gerekiyor demek ki. O anlamda çok da taviz vermek istemiyorum. Nick Cave de müzik yapıyor, aslan gibi de müzisyen. Kitap da yazıyor şimdi, eminim resim de yapıyordur. Ben Nobel’e oynamıyorum ki! Büyük iddialarım, büyük hırslarım yok ki! Bir de terapi bu benim için. Resim de yapıyorum ben ama onları sergilemeyeceğim. Belki 50 yaşımdan sonra onu da isterim ama, bilmiyorum. Bunlar aşklardır. Ben artık ilişkilerden yıldım, belki de libidomu buralara yansıtıyorum. Çok öyle şan şöhret olmak istemiyorum. Alkışlandıkça senden gider. Yine kendim gibi takılabileyim yani.

Bu yazı Karga Mecmua’nın Nisan 2009 sayısında da yer almıştır.

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Kumkurdu; en iyi arkadaş

Zackarina ve Kumkurdu. İki iyi dost. Her şeyi bilen Kumkurdu ile öğrenmeye meraklı, yaşamı kavramaya çalışan Zacharina.

Güzel bir çocuk Zacharina, doğayı, özellikle de denizi çok seviyor. Kent dışında, deniz kenarında bir evde, anne ve babasıyla sakin bir yaşamı var. Yine de zaman zaman anne ve babasına kızıyor; tüm çocuklar gibi. O büyüklerin dünyasını anlamaya, anne-babası ise onu anlamaya çalışıyor. Bunu her zaman başarabiliyorlar mı? Hayır.

Sonra bir gün sahilde yine babasına kızmış, kendi başına oyun oynarken -daha doğrusu babasına tuzak hazırlarken- Kumkurdu ile karşılaşıyor Zacharina. İlk önce temkinli yaklaşıyorlar birbirlerine, yavaş yavaş ısınıyorlar sonra ve her geçen gün daha iyi arkadaş oluyorlar. Zacharina kafasını karıştıran, anlamakta zorlandığı her şey için ya da sinirleri bozulduğu zamanlarda Kumkurdu’na sığınıyor. Kumkurdu da her zaman onun derdine deva olmayı başarıyor. Her zamanki soğukkanlı ve işbilir tavrıyla Zacharina’nın sorularına/sorunlarına çözüm bulabiliyor. İşte bu özelliğiyle çoğu zaman Zacharina’nın anne-babasını anlamasına da yardımcı oluyor ve dolaylı olarak onların da Zacharina’yı anlamalarına.

zacharinaDünya var olduğundan beri var sanki Kumkurdu. Bir ormanın içinde, bir de sahilde iki ayrı evi var. Güneş ışığında altın gibi parlayan tüyleri, uzun, sivri kulakları ve muhteşem güzel kuyruğuyla nev-i şahsına münhasır bir kurt. Enteresan arkadaşları var; Zacharina’nın anneannesinin anneannesi gibi, ya da fareyi anımsatan Kuyrukluyıldız gibi, melekler gibi. Hem çok bilge hem çok yaşlı hem de çok oyuncu, çok çocuk. Günışığını da geceyi/karanlığı da seven gizemli bir kişilik. Zacharina’nın anne-babasına hiç yanaşmıyor, onlara görünmüyor -gerçi ilk karşılaşmalarında hızla babasına doğru yanaşmış, baba da ‘bir kurt muydu o?’ diye sormuştu ama her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, ne olduğunu anlayamamıştık. Öte yandan yanında olmasını istediği her an Zacharina’nın yanında. Zacharina için gerçekten çok iyi bir yol gösterici, güvenilir bir arkadaş. Hayali ve eğlenceli ve zeki ve şaşırtıcı. Gerçekten şaşırtıcı. Konuya öyle bir yerden girip sonra öyle akıllıca soruna bağlıyor ve çözüm üretiyor ki, hayranlıkla karışık bir şaşkınlık yaratıyor insanda.

İlk okumada naif bir hikaye gibi gelebilir Kumkurdu. Sonra her akşam okumaya başladığınızda, her seferinde yeni bir pencere açılıyor zihninizde ve kocaman bir gülümseme beliriyor zaman zaman yüzünüzde ve çocuğunuz kıkırdıyor ara ara ve sorularına yanıt bulmaya başlıyor ve tipik anne-baba profili bütün yalınlığıyla ‘paaat’ diye yüzünüze çarpıyor. Hikayeyle birlikte kendinizi de sorgulamaya başlıyorsunuz ve bu bütün çocukların sevebileceği bu yalın kurgunun gerçekliği karşısında büyüleniyorsunuz. Kumkurdu başucunuzda yerini alıyor kısacık zamanda.

Vazgeçilemeyen bir seri çünkü. Ufak fantastik dokunuşlarıyla, Kristina Digman’ın gülümseten resimleriyle, macera üstüne maceralarıyla, anlatımıyla… İnsan sahilin dinginliğini sonuna kadar hissediyor ve çoğu zaman Zacharina ile Kumkurdu’nun sohbetlerine dahil olmak istiyor mesela. Daha Fazla Kumkurdu‘na gereksinim duyuyor.

İsveçli yazar Asa Lind -ki bu seriden sonra takibe alacağınız bir yazar olacaktır kesinlikle- bu gereksinimi sezmiş olsa gerek Daha Fazla’sını ve hatta Daha da Fazla’sını yazmış (ya da muhtemelen yazarken o kadar keyif aldı ki, ona da yetmedi tek bir kitap!) Daha, daha daha fazlası yok yine de, ama seriyi döndüre döndüre, ortasından, başından, istediğiniz zaman istediğiniz yerinden okuma şansınız hep var. Bizim hep elimizin altında Kumkurdu ve biliyor musunuz defalarca okuduğunuzda iyiden iyiye ayrılamıyorsunuz Kumkurdu ve Zacharina’dan. Çok iyi arkadaşlar gibi…