Müziğin sokak hali…

Bazen metroya biniyorum işe giderken. Çok eskiden festivalde bir film izlemiştim. Hızlı çekimle Tokyo metrosundan inen insanlar vardı. Sürü halinde metrodan iniyorlar, otomatiğe bağlanmış bir şekilde işlerine, yeni başlayan günlerine doğru yönleniyorlardı. O zamanlar İstanbul’da bırakın metroyu, metronun adı bile yoktu. Ama şimdi ne zaman metroya binsem -özellikle de işe gidiş ve dönüş saatlerinde- metronun kapısı açıldığı anda karıştığım insan seli, bana yıllar önce beyaz perdede gördüğüm bu görüntüyü çağrıştırıyor. İnsan seli otomatiğe bağlanmış halde yürüyen merdivenlere ilerliyor ve İstanbul metrosunun çıkmakla bitmez yollarında aynı anda rüzgarı hissediyor sonunda yüzünde. Yıllar önce görüp de haz etmediğim bir görüntünün reel halinde yer almamak isteğiyle, ben her seferinde adımlarımı yavaşlatıp merdivenlere yöneliyorum. Güruhun yanında ilerliyorum yani. İçinde değilim ama aralarındayım yine bir şekilde. Rutin duygusu o kadar sıkıyor ki bir an önce çıkmak istiyorum sokağa. Neyse ki her gün yaşamıyorum bu durumu. Haftada bir, belki birkaç haftada bir. Yine de çok sıkıcı işte…

Sonra bir gün metronun kapısı açıldı. Ben yine yavaş yavaş merdivenlere yöneldim. İlk merdivenleri bitirip ilerlemeye devam ederken bir müzik karşılamaya başladı insan selini. Canlı bir müzik. Rutini kıran bir ses. Heyecanlandım. İlerlerken müzik de yaklaştı, artık karşımdaydı. Eline akustik gitarını almış bir genç, önüne koyduğu minik anfiyle Akdeniz tınılarını metroya yayarak günümüze renk katıyordu. Farkına bile varmadan ayaklarım beni müzisyenin önüne getirdi, ama durmadım. Adımlarım müziğin ritminde, belki biraz daha gevşeyerek yoluna devam ederken gülümsüyordum. Müzik beni takip ediyordu artık. İyice uzaklaştığında teşekkür ettim adını bilmediğim bu sokak müzisyenine ve keşke dedim para atsaydım gitar kutusuna. Şaşkınlıktan ve şaşkınlıkla karışık mutluluk halinden sadece tadını çıkarabilmiştim oysa müziğin. Ama ben de dahil kimse durup da dinlememişti müziği. Kafalarını çevirip bakmamışlardı bile neler oluyor diye. Otomatiğe bağlıydılar ya, rutinlerini azıcık da olsa kıran bu olağanüstü durumu fark bile etmediler. Her zamanki tempolarında günlerine yöneldiler.

Sonra her metroya binişimde kulaklarım ve ardından gözlerim bu şahane müzisyeni aradı, ama bulamadı bir daha. Geçenlerde yine aynı yerde sazıyla biri vardı, ama cızıltılıydı sazı ve sesi. Haz vermedi önceki gibi. Hatta yüzümü buruşturduğumu hatırlıyorum. Olsun vardı yine de ve var olması güzeldi aslında. Çünkü bazı sokak müzisyenleri öyle ki, günün yorgunluğundan, kafanızın kazan olmuş halinden, stresinizden, gereksiz koşturmanızdan alıveriyor bir anda sizi. Harika hissediyorsunuz kendinizi. Kalabalıkta yürürken yürürken bir çellonun çoğu zaman hüzünlü klasiklerini duymak… Az sonra da bir saksofonla karşılaşmak… Bir süre sonra bu iyi sesleri arar oluyorsunuz, olmadıkları zaman “bir şey mi oldu” ya da “bugün başka bir yerde herhalde, kaçırdım” diye düşünüyorsunuz. Kulaklarınızı tırmalayanlar da var tabii. Onlardan kaçıp hemen iyiye sığınabiliyorsunuz ama. İyileştiriyor hemen sizi.

Yine de ben tek başımayken hiçbirinin önünde durup da müziklerine bırakmıyorum kendimi, beni kısacık sarmalaması, bir an durumumdan uzaklaştırması yetiyor galiba. Oysa oğlumlayken duruyorum önlerinde. Hepsinin değil, o da anlıyor iyi müziği neyse ki, onların önünde duruyoruz. Bazen para vermek istiyor, veriyoruz. Hatta kendisine ilk aldığı CD de sokakta ikinci kez denk geldiği bir topluluğun CD’si oldu. Hala en sevdikleri arasında o CD ve eminim bir daha denk geldiğimizde yine en güzel konserdeymişiz hissiyatıyla takılacağız sokakta… Güzel olan tek değiliz, bu müzisyenlerin dinleyicileri var. Çoğu insan yanlarından umursamazca geçiyor evet, ama bir kısmı dinliyor, dinliyor, dinliyor… Bu adsız müzisyenler de var olmaya devam ediyor, neyse ki…

The Soloist / Solist filmini izlediğimden beri, rutinimin kırıcıları, günüme anlam katabilen bu adsız sokak müzisyenlerinin varlığı netleşti iyiden iyiye. Joe Wright imzalı, Robert Downey Jr. ve Jamie Foxx’un müthiş performansıyla hemen etki alanına girebileceğiniz film, bir gazetecinin, dahilikle delilik arasında gidip gelen bir sokak müzisyenini ‘farketmesiyle’ başlayan sıradışı bir dostluk hikayesini anlatıyor. Arka planında Los Angeles’ta, sokakta yaşayan insanların ürperten gerçeğini de yansıtarak gücünü artıran filmin bir de gerçekten yaşanmış bir hikaye olduğunu öğrenince etkilenmemek mümkün değil zaten filmden.

The Soloist’i izlediğimden beri sokak müzisyenlerinin önce kendi yaşamımdaki yerini düşünür oldum işte. Aslında İstanbul yaşamında sokak müzisyenlerinin varlıklarını daha etkin -ya da fazla mı demeliyim- hissettirmeleri yeni sayılır. Yani bundan 10 yıl önce gerçekten de tek tüktüler. Süreklilikleri yoktu. Bir çıkar bir kaybolurlardı. Oysa özellikle İstiklal Caddesi’nde varlıkları epey arttı. Kolay mı yaşamları, değil muhtemelen. Farkında mıyız? Değiliz tabii ki. Ama diyorum ya benim yaşamımda bazıları gerçekten varlar ve var olmalarından da son derece hoşnutum. İyi geliyorlar bana. Her duyduğumda teşekkür ediyorum bize müziklerini böyle karşılıksız sunabildikleri için. Hazin olan İstanbul’un onları bünyesine çok rahat almasına karşın, İstanbulluların çoğunun farkında olmaması. Bu İstanbullulara özel bir durum değil elbet. New York’ta, bir televizyon programı için sokak müzisyenleri gibi takılan ünlü keman sanatçısı Itzhak Perlman’ın müthiş yorumlarını da sadece çocuklar farkedebilmişti sonuçta. Çocuklar hala saf olabildikleri, kentin hızına kapılmadıkları için kentin sürprizlerini de yaşamlarına daha kolay alabiliyorlar çünkü. Neyse ki bir çocuğum var ve ben de onun farkındalığıyla bazen yakalabiliyorum bu sürprizleri…

Şimdi de Subway’i izlemeli yeniden…

Reklamlar

Müziğin sokak hali…” üzerine 2 yorum

  1. Ben de izledim Soloist’i. Bir de kamera şakası-vari bir şey vardı: Çok ünlü bir saksafoncu, pespaye kıyafetler içinde metronun girişinde ağzınızdan su damlatacak melodiler çalıyordu. Para atanları çok oldu, ama durup dinleyenleri pek o kadar çok değil. 🙂

  2. Mekanikleşmiş insan antipopüler bir bakış açısı ile sunulmuş. Hayatı zenginleştirebilecek alternatifler de var içinde. Müzik gibi mesela. Güzel bir yazı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s