“Hayatın sırrı iç dengeyi oturtmak!”

1990’ların başıydı. İstanbul’da modern dans adına pek çok şeyi yeni farkettiğimiz zamanlardı. Tek festivalimize tabii ki çok iyi company’ler geliyordu ama bunun bir adım ötesine geçemiyordu modern dansın adımları İstanbul’da. Modern dansa gönül veren bir avuç sanatçının eserlerini görebilmek bile neredeyse mümkün değildi o yıllarda. İnsanların en ilgilisine “modern dans ne?” diye sorsanız doğru düzgün yanıt bile bulamazdınız. O nedenle, hiç hazır değildik aslında Mehmet Sander’in ‘koreografi’lerini izlemeye, AKM kapılarını ona açtığında. İlk tepkileri neydi insanların bilemiyorum, ben AKM’deki gösteriyi izleyemedim ne yazık ki, ama yine o yıllarda Roxy’de tanıma fırsatım olmuştu onu ve müthiş etkilenmiştim artık bu izlediğim neyse ondan!

Aradan yıllar geçti. İstanbul’da bir kez daha sahne/mekân bulamadı kendine Mehmet Sander. Ama Avrupa ve ABD’de yaptığı sayısız turne ile, kendine ‘özel’ bir yer edindi uluslar arası modern dans arenasında. Manifestosunda; “Her dans eserinin konusu hareketlerin kendileridir. Dans, esasen fiziksel boyutta icra edilecek ve algılanacaktır. Bu esasa göre, bir işin/görevin icrasında risk alımı, seyircinin analiz sürecine karşı meydan okumak için, ilkesel önem taşıyan bir etkendir” diyor ve ekliyor; “Dansçıların hareketi, dans eserinin başlangıcından bitişine dek, hareket alanları fiziksel güçler tarafından engellenmediği, yani mekânın kısıtlanmalarına maruz kalmadıkları veya diğer dansçılarla ya da duvarlarla çarpışmadıkları sürece, durmaksızın devam eder. Böylece, mekânın kısıtlamaları yeni hareket olanakları yaratır. Dansın bir başka fiziksel ögesi yerçekiminin engelleyici bir unsur olarak değil, zenginleştirici/pekiştirici bir unsur olarak kullanımıdır.” Şimdi, özellikle bu son cümle üzerinde durmak gerekiyor; yerçekiminin engelleyici bir unsur olarak değil, zenginleştirici/pekiştirici bir unsur olarak kullanımı… Çünkü bu Mehmet Sander’in temel meselelerinden biri. Yerçekimi, hareketin kendisini ve hareket edeni direk etkileyen bir unsur çünkü. Mekânın kullanımını, hareketin uygulanışını, tasarısını direk belirleyen bir unsur. Kendisini bir koreograf değil, bir aksiyon/hareket mimarı olarak tanımlayan Mehmet Sander, fiziksel güç, yerçekiminin gücü ve mekânın sınırları arasında belirliyor zaten tüm akışı ve her zaman sınırları/engelleri zorluyor; risk alıyor. Hareketin mimarisinde Newton ve Darwin’in kuramları geçerli. Olmazsa olmaz iki isim Mehmet Sander için. Hal böyle olunca, Einstein’ın izafiyet teorisine de kayıtsız kalamamış tabii ki; “zaman, mekân, hareket birbirinden bağımsız değildir.” 1996 yılında Kopenhag Kültür Başkenti seçildiğinde, belediye başkanından aldığı davetle, bu kentte “İzafiyet”i görücüye çıkararak bir hayalini daha gerçekleştirmiş böylece. Bir yarış pistinde hareket halindeki bir tır (hareketli zemin, mekân), hareket halinde akan zaman ve hareketli mekânın içinde hareket halindeki insanlar. Buyrun size izafiyet teorisi.

1967 doğumlu Mehmet Sander. Bunu özellikle belirtiyor, çünkü 80’li yıllara denk geliyor gençliği ve nasıl zamanlar olduğunu oturup burada bir kez daha anlatmaya gerek yok sanırım. O dönem yaşanan durumlara hiçbir zaman kayıtsız kalmamış, hatta Los Angeles yıllarında bile ülkemiz gündemini yakından takip etmiş. Dansa 1984 yılında Geyvan McMillen ile başlamış. İstanbul’da aynı yıl Merce Cunnigham ve John Cage’i, ardından Bejard’ı izlemiş ve onu neyin ilgilendirdiğine net bir şekilde karar vermiş. Yönünü Cunningham, Lucinda Childs, Jeff Slayton, Elizabeth Streb, Gloria Newman’a çevirmiş. Hem klasik hem modern dans eğitimi almış. Dansın a b c’sini hatmetmiş yani ve sonra da öğrendiklerini topyekün yok etmiş! Hikaye yok, müzik yok, sahne yok, kostüm yok, solo ve beraber hareket kavramı yok, o yok, bu yok, yok yok! Hareket mimarlığı, vücut mühendisliği, yerçekimi, fiziksel güç, risk gibi kavramlar var!

1990 yılında, 6 kişiden oluşan Mehmet Sander Dans Topluluğu’nu kurduktan sonra, hızla kendi manifestosunu yaşama geçirmiş. Geriye dönüp 20 yıla bakınca, 90’larda yaptığı “Inner Space/İç Mekân”ın okullarda tez konusu haline geldiğini, aynı eserin Joffrey Ballet’in repertuarına girdiğini, Amerika ve Avrupa’da dans alanında bir öncü kabul edildiğini ve hala tek olduğunu görüyoruz.

Üç yıldır çalışmalarını İstanbul’da sürdürüyor Mehmet Sander. Hayır, şimdilik gösterilerine sahne olmuyor Türkiye. Sadece davet aldığı her üniversiteye veya kuruma videoları eşliğinde çalışmalarını anlatıyor. Bu anlatımlarda insanlarla sohbet edebilmek hoşuna gidiyor ve hemen hemen hep aynı sorulara yanıt veriyor; nasıl oluyor da eserin kendisi konusu olabiliyor, niye müzik yok gibi. Özellikle dansın müzikle özdeşleşmiş olması durumunu anlamsız buluyor. “Diğer sanat dalları için insanlar niye müzik yok, ya da niye kostüm yok gibi sorular sormuyorlar, ama dans diyince müziksiz, dekorsuz, kostümsüz olamazmış gibi davranıyorlar” diyor. Böyle bakınca her şeyi ne kadar klişeleştirdiğimizi bir kez daha farkediyorum ben de. Mehmet Sander tüm bu klişeleri, sınırları ortadan kaldırmaya çalışıyor zaten. Hemen ilk anda, ilk karşılaşmada, ilk konuşmada başlıyor kalıpları kırmaya. Rahat(sız)lık Alanı adlı atölye çalışmalarında olduğu gibi baştan kurallarını koyuyor; isim yok, cinsiyet ayrımı yok, kıyas yok (yani sadece kendi fikrin geçerli). 18 yaş üstü katılımcıların kimlikleri bir sayı ile kodlanmış. Bunun dışında bir bilgi yok ortamda, herkes eşit, herkes aynı. Ortak noktaları orada bulunmak, Mehmet Sander’in vücut mühendisliğine şahit olmak, hareket mimarisine dahil olmak. Bu atölyelere katılmak için dansa yatkın olmanız, hatta dansla ilgilenmeniz de gerekmiyor, anlamışsınızdır. Mehmet Sander’in işlerini izlemek için de gerekmiyor zaten. O nedenle mahalle kahvesinin önünden geçerken kahve eşrafının kendisini bir Rambo gibi karşılaması, ya da gösterilerini kaçak izleyen ve yaptığı işten acayip haz alan garsonlar olduğunu bilmek hoşuna gidiyor Mehmet Sander’in. Herkese hitap edebilmek önemli ve güzel çünkü.

Türkiye’de yarattığı tüm bu buluşma ortamları Mehmet Sander’e hazırlıyor bizi. Çok değil, en fazla 1 yıl sonra burada bir topluluğu olacak böylece ve yeni işler gelecek ardından. Bu kez çark tersten işleyecek ve önce biz, sonra dünya sahne olacak bu yeniliklere. Heyecan verici değil mi?

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Nisan 2010 sayısında yayımlanmıştır.

Tohumları saklayan sihirli yıldızın gücü

Slow Food Yağmur Böreği ve ÇEKÜL ortaklığında Tohumdan Sofraya – Mevsiminde Sebze Meyve Tüketimi Eğitimi’nin gönüllü neferlerinden biri olduğumdan beri çok şey öğrendim. Bir tüketici olarak titizim zaten, şimdi hem titiz hem şüpheci hem sorgulayan hem de çözüm üretmeye çalışanım. Bazen böyle olmak hayatı zorlaştırıyor, insan artık ne yiyeceğini, nereden alışveriş edeceğini bilemiyor, ama böyle olmak gerekiyor. “Bizim çocukluğumuzda” şeklinde başlayan cümleler kurup, çocukluğumuzdan beri değişen düzeni, dayatılan sistemi sorgulamaktan çekinerek ne kendimize ne de çocuklarımıza, gelecek kuşaklara bir yararımız oluyor çünkü…

Tohumdan Sofraya Eğitimini ilköğretim okullarında, zaman zaman da anaokullarında uyguluyoruz. Eğitim boyunca, çocukların beslenme alışkanlıklarını gördüğümüzde bilinçsizliğimiz bütün çıplaklığıyla seriliyor gözlerimizin önüne. Çocukların çoğu zaman anne-babalarından ya da öğretmenlerinden daha açık olduklarını görmek ise umut verici oluyor. Ne yapıyoruz Tohumdan Sofraya Eğitimi’nde? Çocuklara neden mevsiminde yetişen sebze meyveleri yemeleri gerektiğini, bir günlük beslenme tabağının nasıl olması gerektiğini, sebzelerin meyvelerin nerelerde nasıl yetiştiğini konuşuyoruz ve sonra da mutfağa giriyoruz… Değişik tadların, kokuların peşinde, annelerin çoğu zaman uzak tutmayı tercih ettiği mutfakta çocukların nasıl minik birer aşçı olabildiğine şahit oluyoruz. Eğitimin en eğlenceli kısmı da mutfak bölümü zaten.

Oyunlarla, hikayelerle desteklenen eğitimde anlatılan masallardan birini bir süredir evde oğluma da anlatıyorum, hatta oğlumun arkadaşlarına da. Sürprizli bir masal bu; hatta oğlumun tanımıyla ‘sihirli’. Öyle gerçekten; bir mucizeyi anlatıyor çünkü Caroline Sherwin Bailey, “Kapısı ve Penceresi Olmayan Küçük Kırmızı Ev” masalında. Türkçeye eğitim içeriğimizi de hazırlayan Olcay Bingöl çevirmiş masalı, ne yazık ki burada yayınlanmış bir kitap değil yani. Kısaca ‘bir tohum masalı’ diyebileceğim bu nefis hikaye o kadar dillendi ki evimizde, oğlum okuldaki arkadaşlarına da anlatmamızı istedi. Daha önce velilerine Tohumdan Sofraya sunumu yaptığımız Küçük Ağaç Anaokulu’nun sevgili müdürü velilerin çocuklarla ortak bir şeyler yapması fikrine açık biri neyse ki. Masalın etkisine girmesi de uzun sürmedi zaten ve ben Küçük Ağaç’ın 5-6 yaşındaki bıdırlarına “Kapısı ve Penceresi Olmayan Küçük Kırmızı Ev”i anlatırken buldum kendimi. Oğlum ağzı kulaklarında, ama büyük bir gizi de saklamayı başararak katıldı arkadaşlarının arasına; ne de olsa ‘sihri’ biliyordu! Masalın sonuna yaklaştığımda, yani tohumları saklayan ‘sihirli yıldızı’ çocuklara gösterdiğimde yüzlerindeki şaşkınlığı görmenizi isterdim. Ne kadar doğal, ne kadar içtenler. O an anladım ki, bir tohumun mucizesini büyüklerden daha iyi kavradılar. Minik ellerine bıraktığım elma tohumlarını o nedenle büyük bir neşeyle ve heyecanla diktiler kocaman saksımıza. O kadar da dikkatliler ki, saksının bir köşesine diktiğimiz ‘elma’ resmindeki elmaların yeşil olmasına takıldılar; çünkü onların elmaları kırmızı olacaktı!

Şimdi meraklı bir bekleyiş, sahipleniş var okulda; 11 minik elin toprakla buluşturduğu 11 minik tohum gülümsemeye hazırlanıyor güneşe, çocuklara. İyi ki ısrar etti oğlum bu masalı arkadaşlarına da anlatmam için. Tohumun mucizevi gücünü keşfettiler böylece. Çoğaldı masalın sihri, buluştu tohumlar toprakla. Umarım hepsi sağlıkla büyür onlara hayat veren miniklerle birlikte…

http://www.ntvmsnbc.com/id/25078822/