‘Adil’ bir eğitim için eyleme geçmeye hazır mısınız?

Uzuuun zamandır çocuk kitapları okuyorum. İçlerinde gerçekten çok haz aldıklarım var. Pek çokları gibi ilk okuduğum andan beri benim de başucu kitabım her zaman ve daima Küçük Prens. Çocuk kitapları okumanın yaşamıma çok şey kattığını, beni tazelediğini hissediyorum. Hem çocuk yetiştirirken hem de yaşamı algılamaya çalışırken gerçekten bambaşka pencereler açıyor çocuk kitapları bana, çünkü içimi sevinçle, umutla dolduruyor. Gülümsetiyor beni. Heyecanlandırıyor. Kafamda sürekli yeni fikirler uçuşturuyor. Ve bunca zamandır ilk kez bir yazarı kıskandım; şimdi ilk yazdığı kitabı elimden yeni bıraktığım anda bunu düşündüğümü farkettim. Andrew Clements’i kıskandığımı. Cesaretini kıskandım Clements’in; özgür, kışkırtıcı, eğlenceli kalemini kıskandım. Ve tabii ‘iyi ki böyle yazabilen biri var’ diye düşündüm.

Andrew Clements Amerikalı bir yazar. Edebiyat okumuş ve uzun yıllar Avrupa’dan çocuk kitapları yayınlayan bir yayınevinde resimli kitaplar için metinler yazmış. Şarkı sözü yazarlığı ve öğretmenlik deneyimi de var Clements’in. 1996 yılında “Bunun Adı Findel” adlı ilk romanı müthiş başarı kazanmış ve devamı gelmiş. Türkçe çevirileri Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Clements’le ilk tanışıklığım “Konuşmak Yok!” ile oldu. Genelde yolda kitap okuyabiliyorum ben ve bu kitap nedeniyle Karaköy-Kadıköy arası vapur yolculuğunu iki kez yapmak durumunda kaldım. Öyle bir dalmışım ki, vapurun Kadıköy’e yanaştığını bile fark etmemişim! Ama biraz uzun süren bu vapur yolculuğu yaşamım boyunca yaptığım en güzel yolculuklardan biri oldu, çünkü Andrew Clements’in aklıyla tanıştım.

Kısa bir süre sonra “Karne Oyunu”nu ve araya giren aylardan sonra da ilk romanı “Bunun Adı Findel”i okudum. Her seferinde aynı hissi bıraktı kitaplar bende; bütün öğrenciler ve öğretmenler ve anne-babalar bu kitabı okumalı! Ama okumanın ötesinde yaşamlarına geçirmenin yollarını aramalı… Başlangıç noktası Clements’in kitapları zaten, çünkü sessiz kalmayan, sorgulayan, düşünen öğrenciler ve öğretmenler ve anne-babalar olabileceğimizi gayet etkili bir anlatımla yüzümüze vuruyor kendisi. Bu nedenle bir kez daha teşekkür ediyorum kendisine. Zaman zaman böyle aynalara gereksinim duyuyoruz çünkü.

Peki ne anlatıyor Clements benim yere göğe koyamadığım bu kitaplarda? Sıradan okullarda öğrenci, öğretmen, idareci olmayı ve veli olmayı anlatıyor çok basitçe. Sözünü ettiğim her üç kitabın kahramanı da 5. sınıf öğrencisi. Diğer öğrencilerden onları ayıran en belirgin özellikleri biraz daha fazla kendilerine güvenmeleri. Çünkü bu güven okuldaki ‘haksız’, ‘kalıplaşmış’, ‘sınırlayıcı’ sistemi sorgulayabilme cesareti veriyor onlara. Böylece biz de ayağı yere basan bir fikrin mantıklı ve örgütlü bir dirençle nasıl yaşama geçirilebileceğine ve bir değişim yaratabileceğine sahne oluyoruz. Hem de tadına doyulmaz, hınzır bir mutlulukla.

Valla benim acayip canım çekti her seferinde bu hikayelerin kahramanlarından biri olabilmeyi. Clements’in çocuk okurların favori yazarlarından olması çok da anlaşılır bir şey. Öğrenci haklarını sonuna kadar savunan, olması gereken ‘adil’ bir eğitim/disiplin sistemini savunuyor çünkü kitaplar. Öğrencileri haklarını aramaya, eğitmenleri ve velileri de biraz daha açık fikirli olmaya davet ediyor. Eğitim sistemimizin karmaşasında bunun hiç de kolay olmadığını hepimiz biliyoruz tabii, ama diyorum ya insana cesaret veriyor bu hikayeler. Bu nedenle nefisler zaten. Eyleme geçmekten korkmamamız gerektiğini söylüyor bize. (Bir de kızlar ve oğlanlar aslında gayet iyi arkadaş olabilirler, yanyana durabilirler diyor Clements açıkça. Bu bir sır değil tabii, ama niyeyse öyle olmaması gerekmiş gibi davranıyoruz ya çoğu zaman…)

Bu yazı alternatifanne.com ‘da eş zamanlı olarak yayımlanmıştır.

Reklamlar

Alışveriş tedirginliği

Küçükken babamla giderdik pazara. Pek titizdi babam pazar alışverişinde bile. İşte ben de annemle değil, babamla gittiğimi hatırlıyorum pazara muhtemelen bu nedenle. Tüm meyve ve sebzeleri tek tek seçerdi babam, telaşsız, sakin sakin. Fasulyeleri bile tek tek seçerdi gerçekten ve benden de yardım isterdi. Tabii ben o mu bu mu diye karar verene kadar hallederdi genelde babam alışverişi, ama yine de sebze meyvenin iyisini seçmeyi ondan öğrendiğimi söyleyebilirim rahatlıkla. Büyüdüğümde ise annemle gittim hep pazara. Biliyordum artık nasıl seçileceğini sebze meyvelerin, rahat rahat takılıyorduk annemle. Annemin de tezgah alışkanlıkları vardı ve pazarda göz ucuyla daha iyilerini ben görsem de, o hiç etrafına bakmadan bildiği tezgahlara yönelir, o tezgahın iyilerini koyardı torbasına. Süreç içerisinde benim de bu tarz alışkanlıklarım oldu, ama diğer tezgahları hiç ihmal etmedim ben ve böyle böyle hiç aklımda yokken sepete attıklarım da çooook oldu. Ama benim için pazardan alışveriş etmenin keyifli tarafı da bu zaten. Aklımdakilerin, ihtiyacım olanların dışındaki yiyeceklerin çekiciliğine kapılıp, onlardan nasıl güzel yemekler hazırlanabileceğinin hayalini kurarak taşıyabileceğimden fazlasını yüklenmek hep. Uzak diyarlardaki semt pazarlarında bu daha çok gelir başıma, bin türlü farklı otun etkisi altına giriveririm hemen.

Seviyorum pazar keşmekeşini, sürprizlerini gerçekten. Samimiyetsiz yaşamlarımızın bir parçası olamayacak kadar samimi oldukları için belki de. Biliyorum, onlar da yitiriyorlar yavaş yavaş bu samimiyeti ama market keşmekeşinden iyi işte. Marketler mahvediyor beni. Dayanamıyorum sahteliklerine, bünyem kaldırmıyor artık!

Yemek yapmayı seviyorsanız iyi alışveriş olmazsa olmaz altın bir kural. Ne kadar usta bir aşçı olursanız olun, kullandığınız ürün iyi değilse bir yere kadar lezzeti yakalayabilirsiniz çünkü. Bu nedenle alışveriş önemli işte. Yediklerimizin, aldıklarımızın nereden geldiği, nasıl yetiştirildiği, üretildiği önemli. Bir şekilde yemek/mutfak ilgi alanınıza giriyorsa bütün bu detaylar daha bir ilginizi çekiyor kaçınılmaz olarak. Ama yemek yapmak ve alışveriş değil de sadece yemek yemekse ilginizi çeken, hatta sadece doymak için yiyenlerdenseniz bile yediğinizin aslında ne olduğunu bilmek hakkınız. Hoş etrafımdakiler bu kadar çok şey bildiğim ve hala bilmek istediğim için hoşnutsuzluklarını dile getirmeye başladılar ve evet, bu kadar çok şey bilmek bana da ‘iyi’ gelmiyor çoğu zaman. Çünkü bilince alamıyorsunuz; bile bile lades diyemiyorsunuz. Hal böyle olunca da dünyanın en güzel hazlarından yemek yemek -ve yemek hazırlamak, hazırlamak için alışveriş etmek- ister istemez hazzını yitirmeye başlıyor. Haz yerini güvensizlik, şüphe, tedirginliğe bırakmaya başlıyor. Oysa ben bu hazzı yitirmek istemiyorum. Tedigin olmak istemiyorum! İşte bu nedenle bir şey yapıyorum ve bu bir şeyleri çoğaltmanın, çoğalmanın yollarını arıyorum. Var mısınız?

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Ağuslül 2010 sayısında yayımlanmıştır.