Gizeme açılan kapılar…

Büyüler, büyücülerle çevrili her yerimiz. İyisi var, kötüsü var, çok çok kötüsü var. Bütün bu sarmalın büyüsü var bir de, ki ben en çok bu büyüyü seviyorum. Fantastik olan her fikri, her kitabı, her filmi değil, ama büyü fikrini seviyorum yani. Gerçek yaşamlarımızın bir yerlerinde zaman zaman iyi tozlar, büyüler uçuşsa fena olmaz mıydı yani? Şahane olurdu bence; ama yok! Biz de iyi fantazyalarla avutuyoruz kendimizi. J.K. Rowling’in, Neil Gaiman’ın, Chris Riddell’ın, Diana Wynne Jones’un hayal dünyasında kayboluyoruz…

Diana Wynne Jones fantastik dünyanın en tanınmış isimlerinden olmasına karşın Türkiye’de kitapları taze basılmaya başlanan büyülü bir yazar. Daha önce tanıştığım Hayao Miyazaki’nin Yürüyen Şato filminin hikayesi de ona ait; yaşlı bir kadın, yürüyen bir şato ve etkileyici bir büyücü tam da Miyazaki’ye göre bir hikaye. Tabii ki izleyen herkesi hoşnut bırakmayı da başardı. Ancak bir Miyazaki fanı olarak hikayenin aslında bir roman uyarlaması olduğunu o zaman farketmemiştim açıkçası. Birkaç ay önce İthaki Yayınları’ndan çıkan Yürüyen Şato’yu görünceye kadar da farkında değildim ve bu sayfalardan sizlere sözünü edeceğim ilk kitabın Yürüyen Şato olması düşüncesi çok çekici geldi bu nedenle.

Diana Wynne Jones’u da böylece keşfettim aslında; itiraf ediyorum. Türkiye’de yayımlanmış sadece iki kitabı var. Yayınevleri de benim gibi geç keşfetmişler onu belli ki. Oysa annesi ve babası eğitmen olan 1934 doğumlu yazar, Oxford’da Narnia Günlükleri’nin yazarı C.S. Lewis ve Yüzüklerin Efendisi’nin yaratıcısı J.R.R. Tolkien’in öğrencisi olmuş. O yıllarda bu iki ustaya karşın fantastik edebiyat pek de değer gören bir tür değilmiş Oxford’da; ama öğretmenler böyle isimler olunca fantastik türe kayıtsız kalmak saçma olurdu herhalde. Diana Wynne Jones için de hep ilgi çekici olmuş bu tür haliyle. Okulu bitirince evlenmiş ve üç oğlu olmuş. Onları büyütürken Yüzüklerin Efendisi’ni okuyormuş çocuklarına, ama okurken okurken aslında bunun çok da çocuklara göre olmadığını, fantastik olayların biraz daha bizim yaşamlarımıza yakın durması, insancıl olması fikri aklını kurcalamaya başlamış. Böyle böyle yazmaya da başlamış. 1960’ların sonunda yetişkinler için yazdığı tek ve ilk kitabı çıkmış. Çocukları okula başladıktan sonra ise kendini tamamen çocuklar için yazmaya vermiş. 1972’de ilk hikayesi basılmış. 1977’de ilk ödül gelmiş. Yazarın kariyeri bu ödülle birlikte tırmanmış. 1980’lerde tüm dünyada tanınmasına neden olan Chrestomanci serisi gelmiş; ödüller birbirini kovalamış. Yine çok tanınan Derkholm serisi 1990’ların sonlarında yayımlanmış. Her iki seri de henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Yapıtları diğer fantastik yazarlara ilham kaynağı olan böylesi bir yazarı, söz konusu yazarlardan sonra keşfedebiliyor olmamız da biraz tuhaf aslında.

Yürüyen Şato ya da orjinal adıyla Howl’s Moving Castle 1986 yılında yayımlanmış. Üç kızkardeşin en büyüğü Sophie’nin büyücülerle sarmallanmış yaşamının kısacık bir bölümünü anlatıyor bize roman. Sophie Çöl Cadısı tarafından yaşlı bir kadına çevriliyor. Kardeşleri evden uzaklaşmış, üvey annesinin şapka dükkanında çalışan iyi niyetli Sophie, yaşlı bir kadına dönüştüğünü görünce evden ayrılmaya karar veriyor. Yaşadığı Pazar Kasabası’nın tepelerinde dolaşan Yürüyen Şato’nun sahibi Howl ile ya da Çöl Cadısı ile yeniden karşılaşması olası, ama o yine de düşüyor yollara ve artık hareket edemeyecek kadar yorulduğunda gerçekten de Yürüyen Şato’nun kapısını çalmak zorunda kalıyor. Şatoda ilk karşılaştığı ateş cini Calcifer oluyor. Calcifer görür görmez anlıyor Sophie’nin bir büyünün etkisinde olduğunu ve ona bu büyüyü bozabileceğini ama karşılığında onun da Howl ile yaptıkları sözleşmeyi bozması gerektiğini söylüyor. Sophie bunu nasıl yapacağını bilmese de teklifi kabul ediyor. Muhabbetin sonunda Howl’un genç asistanı Michael ile tanışıyor ve bir şekilde geceyi orada geçiriyor. Ertesi gün Howl şatoya dönünce yaşlı Sophie ile tanışıyor. Sophie’nin Calcifer üzerindeki etkisini görünce çok şaşırıyor Howl. Sophie de şatonun çok pis olduğunu, temizlenmesi gerektiğini söylüyor ve böylece sessiz sedasız ailenin yeni ferdi oluveriyor Sophie.

Yürüyen Şato’ya olaysız bir giriş yapsa da, her geçen gün yepyeni bir macera başlıyor yaşamında Sophie’nin. Şatoyu yürütenin Calcifer olduğunu öğreniyor önce ve şatonun her biri farklı bir kasabaya açılan birden fazla kapısı olduğunu. Howl’un her kasabada farklı bir isimle anıldığını, dış görünüşüne gereğinden fazla önem verdiğini ve kızların kalbini çalmayı hobi haline getirdiğini öğreniyor. Kısa sürede şatonun tertemiz hali ve Sophie’nin aşırı merakı Howl’u çıldırtmaya başlıyor. Sophie de Howl’un çapkınlığından, gizemli hallerinden usanıyor.

İlk anda, Çöl Çadısı ile Howl arasında gitgide çetrefilleşen gerilimin hikayesi gibi görünse de, Sophie ile Howl’un, yani birbirine zıt iki karakterin yoğun çatışması ve yine de birbirlerinden vazgeçememeleri üzerine kurulu aslında Yürüyen Şato. Öyle büyük gerilimler, çatışmalar, müthiş bir aksiyon yok romanda. Sakin sakin, derinden derinden gelişiyor olaylar ve aynı şekilde de çözülüveriyor. Fantastik bir kurguya göre fazla naif olduğu bile söylenebilir, ama kesinlikle zekice tasarlanmış, şaşırtıcı ve oldukça da eğlenceli.

Bu arada Miyazaki’nin Yürüyen Şatosu ile roman arasında çok büyük bir fark olduğunu da söylemeliyim. Kitabı bitirince filmi bir kez daha izleme ihtiyacı hissettim, çünkü okurken hep “film hiç de böyle değildi” hissiyatındaydım. Yanılmamışım. Miyazaki’nin Yürüyen Şato’su çok açık bir aşk ve şiddet/savaş hikayesi. Romanda ise örtülü bir şiddet ve farkedilmemesi için gayret edilen gizemli ve güçlü bir aşk var. Miyazaki belli ki Yürüyen Şato esprisini beğenmiş. Eh, kim etkilenmezki yürüyen bir şato fikrinden! Küçücük ama aynı zamanda kocaman! Akıl almaz, merak uyandırıcı, gizemli, neredeyse canlı ve hatta komik. Her iki yapıtta da şato aynı zaten, ama hikayenin gerisi oldukça farklı gerçekten de.

Yürüyen Şato’nun kapısından giriş yaptık Diana Wynne Jones’un dünyasına, diğer kitapları dilimize çevrilir de keşif uzun sürer umarım…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=2&yil=2011&bolum=14

Reklamlar