İç içe geçmiş kültürlerin güzelliğine…

Kimyon ve Sevgiyle. Sizi bilmem ama adı bu olan bir kitabı ben sırf adına tav olup meraktan alırım. Aldım da. Belli ki yemekle ilişkili bir kitaptı ve muhtemelen daha ötesi de vardı ve işte bu iki faktör beni fazlasıyla meraklandırdı. Sayfaları şöyle bir çevirip; Pazartesi Kıymalı Makarna, Salı Tatlısu Levreği Pilakisi, Çarşamba Lakerdayla Kuru Fasulye bölümlerini görünce daha fazla bekleyemedim ve başladım okumaya…

Theodora ve kalabalık ailesinin (anneannesi de onlarla birlikte yaşıyor ve ayrıca bir ablası ve abisi var) haftalık bir yemek programı var. Her güne bir yemek belirlenmiş ve bu bir kural gibi işliyor. Yemek yemeyi çok seven Theodora bu kuraldan pek memnun değil, ona biraz sıkıcı geliyor ve bir şey olsa da delinse diye bakıyor. Ve bir şey oluyor; Theodora’nın abisi paskalya tatili için İngiltere’den evine geliyor; üstelik bir kız arkadaşla!

Kitabın tüm meselesi de bu kız arkadaş işte. Çünkü hikaye Atina’da geçiyor ve abi Alki’nin kız arkadaşı bir Türk! Niket. (Herhalde Nükhet demek istemiş yazar.) Ve bu mesele ortaya çıkar çıkmaz hikayenin artık Yunan-Türk dostluğu/düşmanlığına odaklanacağını da sezinliyorsunuz. Hatta ezeli iki düşman yanyana gelince bunun altında bit yeniği arayanlar da olmuyor değil! Kendisini bir Sherlock Holmes gibi gören ve büyüyünce casusluk romanları yazmak isteyen Theodora ve meraklı arkadaşı Miltos hemen kendilerine iş çıkarıyorlar bu durumdan. Geriden geriden onların komik hallerine de şahit oluyoruz kitapta.

Yazar Lena Merika tam da bu noktada neden yemekler üzerinden hikayeyi ilerlettiğinin ipuçlarını veriyor okuyucularına. Kız arkadaşın Türk olduğu anlaşılınca anneanne posta koyuyor ve Niket’le aynı masaya oturmayı reddediyor. Anne ve baba şaşkın ama anlamaya çalışıyor. Durumdan rahatsız olmayanlar sadece Theodora ve ablası Depi. Miltos bile Niket’in casus olabileceğini düşünüyor ve sürekli Theodora’yı kışkırtıyor. İşte tüm bu karmaşada imdada yemekler yetişiyor. Çünkü, hepimiz biliyoruz ki, dolma ya da köfte ya da tulumba tatlısının Türk yemeği mi yoksa Yunan yemeği mi olduğu tartışmalıdır aslında. Hele bir de kahvemiz var ki… “Hem adının ne önemi var? Önemli olan Türk ya da Yunan kahvesinin belalı olduğudur! Çünkü kimisi orta şekerli, diğeri çok şekerli, bir başkası okkalı, ötekisi köpüklü ister ki, zor iş. Her zaman on tane cezve kaynatacağına, tümünü Nes’le (nescafe) idare edersin olur biter!” diye noktayı koyuyor yazar kahve meselesine. Ama tüm kitapta çok incelikli bir dille her iki ülkenin kültürünün benzerliğine dikkat çekiyor ve bu benzerliği, iç içeliği de en lezzetli şekliyle yemekler üzerinden gözler önüne seriyor. Kitap boyunca ne dolmalar sarılıyor, ne köfteler yapılıyor, ne kahveler içiliyor sormayın. Yemek yapmaktan azıcık anlıyorsanız minik detaylar var takılabileceğiniz, ama önemli olan bu detaylar değil. O nedenle takılmıyorsunuz. Lena Merika’nın tüm bu yemeklerin hazırlanışı kadar titiz, yemesi kadar leziz anlatımına bırakıyorsunuz kendinizi…

Ahmet Yorulmaz çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıkan Kimyon ve Sevgiyle, Mustafa Delioğlu tarafından resimlenmiş. Kitapta başka ülkeler başka kültürler de değiyor hikayeye ilerlerken ve bir arada olabilmenin güzelliğine vurgu yapılıyor. İşin didaktik kısmı bu belki, ama çok kıvamında verilmiş bir alt metin, bir öğreti. Olayların akışı ‘kimyon ve sevgiyle’ sona erdiğinde her şey yerli yerine oturuyor ve hoş bir duyguyla bir Türk (!) kahvesi yapmaya yollanıyorsunuz. (Yanında lokum da varsa başka ne istersiniz ki!…)

Reklamlar

Vazgeçilmez bir arkadaş gibi…

Daniel Pennac Türkiyeli okurun –hem yetişkinlerin hem çocukların– aşina olduğu bir yazar. Polisiye romanlar, okuma üzerine denemeler ve çocuk kitapları yazıyor. Benjamin Malaussène ya da Kamo gibi tanınmış karakterlerin yaratıcısı. Fas doğumlu Fransız yazar, hem son derece eğlenceli, hem gerilimli, hem de felsefi hikâyelere imza atabilen güçlü bir kalem. Çocuklarla iletişimini hiç kesmeyen insanların, yaşamı daha farklı algıladığını düşünen biri olarak şunu söylemeliyim; aynı zamanda öğretmenlik yaptığı için yaşamı boyunca çocuklarla iç içe, onlarla iletişim halinde olan Daniel Pennac’ın bu deneyimi, kurguladığı hikâyelere de yansıttığını gözlemlemek zor değil. Tam da bu özelliğiyle, yazdığı polisiyelerde bile farklı karakterleriyle ayrı bir yerde duruyor yazar.

Pennac’ın Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan “Delidolu Arkadaşım”ı, Kamo’nun maceralarını anlatan dört uzun öyküyü içeriyor. Bu dört öykü daha önce aynı yayınevinden “Asrın Fikri”, “Kamo ve Ben”, “Babil Ajansı” ve “Kamo’nun Kaçışı” olarak tek tek de yayımlanmış. Peşpeşe soluksuz okunabildiği için bir arada yeniden basılmaları harika olmuş açıkçası. Kamo öyle delidolu, öyle sıradışı ve öyle güzel bir arkadaş ki, bir sonraki macerasını beklemeye tahammül edemeyebilirdim. Sevdiğiniz bir seriyi okurken bir sonrakini sabırsızlıkla beklemenin tadı da bir başkadır gerçi, ama Kamo’nun maceralarını bir solukta okumak çok iyi geldi bana.

Kamo, kitabın anlatıcısının; yani ana karakterinin en yakın arkadaşı. Dört öyküde de tüm olaylar bu ayrılmaz ikilinin etrafında geçiyor, ama biz anlatıcı ana karakterin adını bilmiyoruz. Öykülerin başrol oyuncuları ikisi, ama baba Pope ve anne Moune ile Kamo’nun annesi Tatiana da başroldeler denebilir. Diğer rollerde sınıf arkadaşları sırık Lanthier ve birtakım öğretmenler var.

Anlatıcımızın Kamo’yla kreşte başlayan arkadaşlığı hiç kesintisiz sürüyor. Pope, Moune ve sevgili arkadaşı, babası öldükten sonra annesiyle başbaşa kalan Kamo’nun ikinci ailesi gibi. Tatiana özgür ruhlu, sıradışı bir anne. Kamo’yla birbirlerini çok seviyorlar ve birbirlerine çok düşkünler ama aynı zamanda çok da korkuyor annesinden Kamo, o nedenle sözünden dışarı çıkmaya pek de cesaret edemiyor. Matematiğe ve tarihe meraklı, fazlasıyla zeki, özgüveni yüksek ve girişken bir çocuk Kamo. Sınıf içinde de bu özellikleriyle sıyrılıyor diğer çocuklardan. Paris’te, kent yaşamının sıkışmışlığında her şeylerini paylaşarak özgürleşiyor kahramanlarımız. Aileleri de çocuklarının birbirlerine olan bağının farkında ve bu bağ aynı zamanda destekledikleri, hoşlarına giden bir durum.

Öykülere gelince… İlk öyküde kahramanlarımız beşinci sınıftalar ve herkesin anlata anlata bitiremediği altıncı sınıfa hazırlanma stresi yaşıyorlar. Sonunda tüm sınıfın âşık olduğu ‘sevgili örtmenleri’ Margerelle’den altıncı sınıfta neden ürkmeleri gerektiğini öğreniyorlar; çünkü altıncı sınıfta birbirinden farklı karakterlere sahip bir sürü öğretmen var ve buna adapte olmaları da hayli zor olacak. İşte bunu öğrenince zeki Kamo “asrın fikri”ni yumurtluyor ve Margerelle’den değişik öğretmenleri kendileri için canlandırmasını istiyor. Margerelle bu isteği yerine getiriyor getirmesine, ama “asrın fikri” pek de Kamo’nun umduğu gibi işlemiyor!

İkinci öyküde kahramanlarımız altıncı sınıftalar artık. Birbirinden farklı karakterlere sahip öğretmenleriyle başbaşalar ve Fransızca öğretmeleri Crastaing’le ve verdiği kompozisyon ödevleriyle başları belada. Üstelik sadece öğrencilerin değil, anne babaların da belada. Özellikle de Pope’un…

Üçüncü öyküde Kamo’nun İngilizceyle arası iyi değil ve annesi İngilizcesinin mükemmel olması konusunda ısrarlı. Bu ısrarında o kadar ciddi ki, sonunda Kamo’yla iddiaya bile giriyor ve ona bir mektup arkadaşı buluyor. Başlarda hiç hoşuna gitmeyen bu mektup arkadaşı, kısa sürede Kamo’nun tutkusu haline geliyor…

Konularını bu şekilde özetleyince eğlencelik öyküler diye düşünebilirsiniz. Öyleler de, ama aynı zamanda tahmin edemeyeceğiniz kadar gizemliler, şaşırtıcılar. Ve hatta karanlık olduklarını söyleyebilirim. En gizemlisi de sonuncusu. Kamo’nun başına gelen tatsız bir kazanın ardından, ürkütücü, tuhaf bir kurgunun içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Öte yandan “iyi arkadaş” durumunu da en iyi bu öyküde algılıyorsunuz. Birlikte büyüyen, aynı okula giden, bu nedenle aynı okul hikâyelerini paylaşan, aslında farklı zevkleri olan ama birlikte bir şeyler yapmayı önemseyen, zehir gibi iki çocuğun –ve sonradan delikanlının– arkadaşlıklarına hayran kalıyorsunuz. Arkadaşlığın aynı zamanda beklenti içinde olmamak ve gerektiği zaman fedakârlık yapabilmek olduğunu hepimiz biliyoruz, ama kitabımızın adsız kahramanı ve Lanthier’nin Kamo için yaptıkları gerçekten gıpta edilecek cinsten. İnsanın böyle arkadaşları olsun, daha ne ister…

Kahramanların birbirleriyle olan ilişkilerindeki samimiyet öykülere bağlanmanızın birincil nedenlerinden. Ne Kamo, ne de arkadaşı kolay çocuklar değil aslında, ama aileleriyle ve birbirleriyle ilişkileri çok dürüst. Neredeyse ideal denebilecek bir aile, arkadaşlık ve okul yaşamı var öykülerde. Tabii “ideal” biraz görece bir yaklaşım burada, çünkü aslında “ideal” olmayan bir dolu durum da var, ama işte ilişkilerdeki bu samimiyet ve dürüstlük her durumu doğallaştırıyor; neredeyse idealleştiriyor. Bu doğallaşma, öyküden aldığınız hazzı arttırıyor. Olayların gizemli, zaman zaman fantastik örgüsü de ayrı bir haz tabii. Her seferinde son derece sıradan başlayan olaylar öyle bir giriftleşiyor, karanlık sulara giriyor, müthiş bir fantazyayla sarmallanıyor ki çözüldüğü an şaşakalıyorsunuz. Daniel Pennac, okurunu, polisiye yazarı olmasının tadına vardırıyor. Sımsıcak hoş sürprizler hazırlıyor ve okurun kalbini çalıveriyor.

Kısacası, tadı damağınızda kalan bir okuma macerası “Delidolu Arkadaşım”. Unutamayacağız bir karakter Kamo. Bu nedenle dönüp dönüp yeniden okuyabilirsiniz. Çok seviyorum ben böyle kitapları; vazgeçilmez bir arkadaş gibiler çünkü…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=3&yil=2011&bolum=14