Yaşadığımız dünyaya karşı sorumlu hissetmek…

Tanımlamaları sevmiyorum; ekolojist, humanist, feminist, şu bu… Bunların hepsi olabilirsiniz ya da birkaçı ya da hiçbiri. Bir önemi yok. İnandığınız bazı değerler vardır ve aslında ona göre hareket edersiniz. Önemli olan içselleştirebildiğiniz bu değerleri yaşamınıza, kendinize doğal olarak katmanız. Bu tanımlamaları bilerek, salt ideolojilere inanarak yapmıyorsunuz ki her şeyi. En azından benim için öyle, o nedenle sevmiyorum “çevreci” olmayı da. Bir şey olmak zorunda olduğum için değil, doğru olduğuna inandığım için öyle yaşıyorum çünkü.

Yaşam biçiminiz, en azından kendi değerlerini bulana kadar çocuğunuzun da yaşam biçimi oluyor doğal olarak. Ve yaptığınız her şey onun ileride kendi yaşamını biçimlendirirken yapacaklarının tohumlarını atıyor. Bunu bilerek çocuk yetiştiriyoruz hepimiz. Bu nedenle daha dikkatliyiz adımlarımızı atarken. Ama yaşamınıza dair çok temel şeyleri sorgulamazsınız yine de çocuk yetiştirirken, o kadar doğalınızdır sizin. Evdeki düzen bunlardan biridir.

Bizim evdeki değişmez düzenlerden biri de atıkları toplamak. Mutfakta plastik ve şişeleri ayırdığımız bir kutumuz var. Arka balkonumuzda da kağıtları topluyoruz. Belediye bir yıldır bunları evimizden gelip alıyor, çok şanslıyız. Ama ben kendimi bildim bileli ayırıyorum bu atıkları. Kağıtları kapıdan geçen eskicilere veriyor -niyeyse artık yok oldular- diğerlerini de ayrı torbalara koyup çöp koyternırlarının yanına bırakıyordum. Çünkü biliyordum ki en süper çevreci ‘çingeneler’ onları gerektiği gibi değerlendirecek. Oğlum bu düzenin içine doğdu ve doğal olarak öğrendi. Dolayısıyla onun için olması gereken bu oldu. Çoğu evde böyle bir düzen olmadığı için eve gelenler olur da ‘çöp’ diye bizim ayırdığımız bir şeyi atmaya kalkışırsa hemen düzeltiyor bu durumu.

Tabii bir de ayırmadan önceki işlem var yaşamımızda; almamak! Bu bir karar, yine yıllar önce verilmiş; pet şişe girmiyor eve örneğin. Plastik ambalajlı şeylerin cam alternatifleri varsa daha pahalı da olsa onlar alınıyor. Ambalajlı üründen kaçış yok artık, ama bunu da minimize etmeye çalışıyoruz. Değişmez alışkanlıklardan biri de çantamızda hep bez torba ya da file olması. Sağlıklı ve doğal olduğunu bildiğimiz ürünleri alabileceğimiz daha küçük yerlerden alışveriş ediyoruz. Markete zorunlu olmadıkça girmiyor, aldığımız her şeyin içeriğini yani etiketini okuyoruz. Oğlum alışverişi seviyor ve tüm çocuklar gibi her gördüğünü istiyor, ama benim çok net hayırlarım var. Eve hiç girmeyenlerimiz var bizim; cips, şeker, jelibon, sosis, salam gibi… Mevsimi olmayan meyve sebzeyi tüketmemek gibi… Hiçbir ürünü ‘yenmeyecek’ grubuna sokmadan, makul açıklamalarla neden az tüketmemiz gerektiğini ya da neden tercih etmediğimizi açıklamaya çalışıyorum oğluma. Çok da anlayışlı bu konuda.

Doğayı sevdiğim, ağaçlarla, çiçeklerle ilgilendiğim için ona da anlatıyorum bunları ve evet, sonra bir bakıyorum çoğu çocuk farkında bile değilken oğlum pek çok ağacı tanıyabiliyor. Tohum ekmeyi, çiçek sulamayı, yapraklarını temizlemeyi, balkonda maydanoz, dereotu bulundurmayı, hatta domates, mısır yetiştirmeyi normal sayıyor. Budama denen işlemin aslında ağaçları kesmek olduğunu farkedebiliyor ve buna üzülüyor. Baharda bahçelerin havalandırıldığını görüp mutlu oluyor. Yediği meyvelerin çekirdeklerini saklıyor ve onları dikmek için uygun ortamlar düşünüyor. Denize girdiğinde yüzeyde gördüğü naylonlar, petler onun üzülmesine neden olabiliyor ve bunları toplamaya başlıyor. Çok minikti 3,5-4 falandı sanırım, Tavşan Adası’nda çöplerin dolup denize doğru taştığını görünce gerçekten telaşlanmıştı kirlilik nedeniyle. Çok şaşırmış ve hepsini toplama derdine düşmüştü. Daha da küçükken parkta oyun oynadığı alandaki izmaritleri oyuncak küreğiyle toplamaya başlamıştı. Ben bile şaşırmıştım bu eylemine. İşe yaramıştı ama, en azından o anda orada olan ve izmaritlerini gayet rahat çocuklarının oyun alanına atan ebeveynleri utandırmıştı çünkü.

Benim için düşünmeden yaptığım, son derece olağan şeyler bunlar. Dolayısıyla artık oğlum için de öyle. O nedenle arkadaşım Parents dergisinde çevre haftası nedeniyle hazırlayacakları özel dosya için yaptıklarımızı anlatmamı isteyince tuhaf hissettim. Çünkü o zaman ‘sıradışı’ bir şey yapıyormuşum izlenimine kapıldım. Oysa oğluma bunları öğretmek gibi özel bir çabam yok. Biz böyle yaşıyoruz ve o da bunu görüyor. Ormanda yürüyüş yapıp bize sunduğu meyveleri toplarken, fidan ya da tohum ekerken, Marmara Denizi’nin sadece kıyısında yürüyüp Ege Denizi’nin içine dalarken, “nükleere hayır” ya da “küresel ısınmayı durdurun” derken o da yanımda olduğu için bunları içselleştirebiliyor. Tüm bunlar biraz ‘sıradışı’ ya da ‘alternatif’ geliyorsa başka kulaklara, eh n’apalım biraz daha ‘sorgulayacak’ bir birey yetişiyor o halde…

Bir de Kuzgun’dan yanıtlamasını istediği sorular vardı arkadaşımın, ki benim için bu soruların yanıtları tüm bu anlattıklarımdan çok daha önemli…

– Çevrede en çok ne sana rahatsızlık veriyor?
Pislik beni rahatsız ediyor. Şehrin temiz olmasını istiyorum.
– Nasıl bir ortamda yaşamak istersin, bunun için sen ne yapabilirsin?
Temiz ve ağaçlarla dolu bir yerde yaşamak isterim. Bunun için her yere ağaç dikebilirim.
– Daha yeşil bir dünya için ne yapmak gerekiyor?
Koca bir su topağı yapmak gerekiyor. Serinlemek, susuz kalmamak için.

Dünyamızı bu melekler mi kurtaracak?

Robert Muchamore 1972 İngiltere doğumlu bir yazar. Tüm dünyada ilgiyle karşılanan “Cherub” ve “Henderson’s Boys” serilerinin yazarı. İkincisi bizde henüz görücüye çıkmadı, ama çıkacaktır. Bol ödüllü “Cherub” serisinin ilk beş kitabı ise Kelime Yayınları’nca yayımlandı. Uzun yıllar dedektiflik yaptıktan sonra yazdığı bu iki seriyle çocukların/gençlerin gönlünde taht kuran Muchamore, bol bol okul ziyaretleri yaparak hayranlarıyla bir araya geliyor. Kendisi ağaçlardan nefret eden bir çevreci, esprili biri ve büyük olasılık yazarken çok eğleniyor.

Cherub İngiliz İstihbarat Servisi’nin bir kolu. Bu birliğin ajanları yaşları 10 ile 17 arasında değişen, hepsi yetimhanelerden özel olarak seçilen ve gizli kimliklerle ajan olarak yetiştirilen ‘şanslı’ çocuklar. Her türlü olanağa sahip Cherub kampüsünde, harika bir ortamda mutlu mesut yaşıyorlar. Tabii tehlikelerle dolu görevlerini saymazsak…

Çocukların/gençlerin neden bu kadar bayıldıklarını anlayabiliyorum “Cherub” serisine. Ben de onların yerinde olsam bayılırdım herhalde. Herkes onları şiddetten korumaya çalışırken kitabın kahramanları şiddetin ortasında, ‘gerçek’ dünyayla iç içeler. Bırakın bu dünyadan onları soyutlamaya, korumaya çalışan anne babaları tam tersine “gerçek bu işte ne yapalım, sende bu gerçeğin bir parçası olacaksın” diyen yetişkinlerle çevrili etrafları. Sadece bu da değil, son derece özgür bir yaşamları var. İstedikleri her şeye sahipler; abur cubur, televizyon, bilgisayar oyunları, PSP, hatta bira ve diledikleri gibi flört serbest. Gizli ajan olmanın harika getirileri! Ama gizli ajan olmak kolay değil. Sonsuz özgürlüğün yanında dünyanın çirkin yüzüyle karşılaşmaya, yüzleşmeye de hazır olmalısın!

Biz saf bir çağda yetiştik. Çocuk gibi çocuklar olduk. Büyürken dünya hızlı bir değişime girdi, şiddet arttı. Kaygan zeminler çoğaldı, güven yitirildi, bireyselcilik ‘in’ toplumsalcılık ‘out’ oldu. Biz çocukken kovboyculuk oynar, yine elimizde silah piyuv, piyuv etrafa ateş açarak içimizdeki şiddeti dışa vururduk. Şimdi kahramanlar da değişti. Bombalar, yokediciler, süper güçler, ışınlar, lazerler, sonsuz güce sahip robotlarla kuruluyor oyunlar. Piyuv şeklinde değil, BOOAMM, PUUOAAHHH falan şeklinde patlıyor silahlar. Hal böyleyken anne babalar istediği kadar korumacı olsun, çocuklar bu dünyaya doğuyor, bu dünyayı öğreniyor, bu dünyaya uyum sağlıyorlar. Madem konumuz ajanlar, James Bond bile ‘temiz’ kalamadı ‘kirlendi’ çağımızda. Kaygısız değil artık. Depresif, çatır çatır da adam öldürüyor. Yazarımız Robert Muchamore da “bırakın saflığı, dünya değişti. Hayatta kalmak için güçlü olmalı ve şiddete şiddetle karşılık vermelisin!” diyor bize “Cherub” serisinde. Niye diye sormak istiyorum ben de. “Çevreciler petrolcüleri öldürünce dünya gerçekten kurtulacak mı yani?” “Tarikatların yuvasını toptan havaya uçurunca kökünü kazımış olacak mıyız?” diye sormak istiyorum. “Evlerini kaybeden birkaç aile, öldürülen binlerce kişiden daha mı iyidir gerçekten?” “Bu mudur dünyanın hazin gerçeği yani?” diye sormak istiyorum. (Neden dünyayı kurtarmak için insanları öldürmek zorundayız diye sormak bile istemiyorum, ki en temel soru bu aslında!)

Bazılarınıza 11 yaşında ajan olmak fikri ilginç gelebilir. Diğer çocuklardan farklı olmak ve ‘kahraman’ olmak… İlginç elbette ki. Kendi sıradan yaşamlarımızdan uzaklaştırıyor, hayal dünyamızı zinde tutuyor bu tür fikirler, anlatılar sonuçta. Hepimiz Peter Pan, Tenten, Süperman, Harry Potter olmayı hayal etmedik mi? Ya da James Bond? İşte şimdi de dünya Cherub ajanı olmak, James Adams olmak isteyen çocuklarla dolu. Tehlikeli maceralara atılan, dünyanın, insanlığın iyiliği için zor görevlerin üstesinden gelen küçük ajanlar, “masum yüzlü çocuklar”, “melek çocuklar”… Ama benim bu ‘melek çocuklar’a itirazım var. “Çaylak”a, “A Sınıfı”na, “Maksimum Güvenlik”e, “Cinayet”e, “İlahi Çılgınlık”a ve devam edecek diğerlerine… Çünkü tüm diğer kahramanlardan çok daha sahteler aslında, büyümüş de küçülmüşler, yaratıcılıktan uzaklar.

Sert bir dünyada yaşıyoruz ve çocuklar/gençler de bu sertlikten nasibini alıyorlar. Sokağa çıkmak yeterince şiddet içeriyor artık, televizyonu, bilgisayarı açmak yetiyor. İstesek de soyutlayabileceğimizi düşünmüyorum çocuklarımızı/gençlerimizi bu gerçekten. Tam tersi, farkında olmalılar, sorgulamalılar, akılcı, pratik ve mücadeleci olmalılar. Ama bu demek değil ki şiddete şiddetle karşılık vermeliler.

Robert Muchamore “Cherub” serisinde, tüm dünyanın sevdiği bir kahramanın replikasının heyecan dolu hikâyeleriyle bu sert dünyayı çocukların gözleri önüne serebileceğini düşünüyor belli ki. Acımasız, adaletsiz, akılsız, ama hükmeden güçlerin yönettiği dünyamızla yüzleştiriyor onları aklınca. Kabaca, çizdiği tablonun doğru olduğunu kabul etsek bile, iyiler ve kötüler savaşında masumların can vermesinin olağanlaştırıldığı, kötüler tamamen paçalarını kurtaramasa da iyilerin/kahramanların hep kazandığı klişelerle mi açacağız peki gözlerini genç kuşakların? Bu klişelerin koyu koyu altını çizerek, “sistem bu ve bu değişmez” diyerek mi? Sonuçta “Cherub” da sistemin bir parçası. İyilerin yanında evet. ‘Melek çocuklar’ bunca şiddetten, dünyanın acımasız gerçeklerinden etkileniyorlar ve kendilerince bir sorgulamaya da giriyorlar, ama bu sorgulamanın sonucunda yetkili büyüklerinin açıklamalarına ikna olup macera dolu yaşamlarına kaldıkları yerden devam ediyorlar. Üstelik başarılarından dolayı sürekli ödüllendirilerek ve pohpohlanarak devam ediyorlar ajanlıklarına. Peki bu durumda Robert Muchamore bize ne demiş oluyor? “Dünya yaşanacak bir yer değil artık, ama mücadeleye devam, sonunda biz (iyiler) kazanacağız” mı?

Açıkçası ben pek ikna olamadım bu söyleme. Hayatımız kahramanlara, var olmayan karakterlere öykünerek geçiyor zaten. Evet, mücadeleci, sorgulayan, antenleri açık gençlere gereksinimi var dünyamızın. Ama bu ‘action’ hikâyeler bayatlamaya başladı artık. Yaratıcı ve gerçekten alternatif düşünceler ihtiyacımız olan diye düşünüyorum!…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=6&yil=2011&bolum=14