Hiçbir şey göründüğü gibi değil…

Aslı Der’in yazınıyla tanışmam çoğu kişi gibi Şeroks ile oldu. Küçük Cadı Şeroks o kadar sevdirdi ki kendini, maceraları ikinci kitapta da -Büyük Tuzak- sürdü. Ben en son, bu iki kitap arasına giren Maji’nin serüvenleri Tehlikeye 3 Yolculuk’u okudum. Her üç kitapta da fantastik maceralar söz konusuydu; eğlenceliydi. Tıpkı Aslı Der’in kendisi gibi çocuksu bir dinamizmi, tatlı bir dili vardı bu kitapların. İlkokul çağı kitapkurtlarının favorisi oldular rahatlıkla. Sonra uzun bir ara oldu. Derken bekleyiş sona erdi, Aslı Der’in yine Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan dördüncü kitabı Kayıp Rüyacı çıktı. Hiç zaman kaybetmeden okudum kitabı. Baktım ki bu kez kahramanlar büyümüş ve daha da cesaret isteyen bir maceraya yelken açmış…

Hayaller Ülkesi’nde pek çok insanın özel bir yeteği vardır. Bu ülkede, Fısıldayan Ağaçlar Kenti’nde yaşayan ve bir ‘rüyacı’ olarak eğitilen Kalse, bir gece herkesin korktuğu, kötücül Rüyabozan tarafından kaçırılır. Rüyaları, yani hayalleri ve geleceği değiştirebilme yeteneği olan Kalse’yi ikna ederek Hayaller Ülkesi’ni yönetmektir Rüyabozan’ın niyeti. Boşvermişlerin lideri Nefarkeder de onun bu amacını gerçekleştirmesi için destekler. Sabah yeni bir güne uyandıklarında Kalse’nin olmadığını farkeden anne ve babası çok geçmeden kızlarının duvara yazdığı, ama sonunu getiremediği “kaçırı…” yazısından onun kaçırıldığını anlayıp, kentin ileri gelenlerini ve bilgeleri evlerine çağırırlar. Sabah yakın arkadaşları Tulma, Pallom, Siptor ve Ledna ile buluşması gereken saatte gelmeyince, dört arkadaş da Kalse’nin evinin yolunu tutar ve karşılaştıkları gerçek onları büyüklerden farklı bir plan yaparak arkadaşlarının izini sürmeye zorlar.

İşte bu iz sürmenin hikâyesi Kayıp Rüyacı. Kent kent, kasaba kasaba Kalse’nin bıraktığı ipuçlarının da yardımıyla hep bir adım geride nefes nefese bir takip. Pallom’un çok uzakları da rahatlıkla görebilmesi, Siptor’un düşünce okuyabilmesi, Ledna’nın en uzaktaki sesleri ya da fısıltıları duyabilmesi ve Tulma’nın zekâsı çok işe yarasa da yol boyunca onları yavaşlatacak türlü engellerle dolu fantastik bir hikâye.

Rüyabozan’ın korku saldığı kentlerle karşılaştıkça kendi korkuları da artan bu dört kafadar yine de cesaretlerini kaybetmeyip amaçlarından vazgeçmiyorlar. Evlerinden uzaklaştıkça hem kendilerinin daha önce farkına varamadıkları yönlerini hem de birbirlerinin yeni özelliklerini keşfediyorlar. Öte yandan Kalse de arkadaşlarının onu kurtarmak için peşlerinde olduğunu bildiği ve onlara güvendiği için Rüyabozan’a sonuna kadar direnebiliyor. Tüm bunlar birbirlerine karşı daha anlayışlı olmaları ve bir arada olmanın, dostluğun değerini öğretiyor onlara.

Olaylar akıp giderken Aslı Der’in bir başka yönüyle de karşı karşıya kalıyoruz; felsefeci kimliğini sonuna kadar kullanıyor bu kitapta yazar. Nefis bir hayal gücüyle sarmallanmış bu sürükleyici hikâyeyi anlatırken, okuyanı başka diyarlara götürürken, insanların -belki de kendimizin- zaaflarıyla yüzleştiriyor bizi. Ve uzaktan herkesin özendiği bir takım durumların aslında göründüğü gibi olmadığını vurguluyor bir taraftan…

Fırsatlar Kasabası’nda hayranlarla çevrili ünlü biri olmak çok kolay. Parlayan Kent’te değersiz, eski püskü, sıradan hiçbir şeye yer yok. İş çok, para çok; her şey mükemmel! Herkesin özeneceği bir zenginlik, herkesin ulaşmak isteyeceği şöhret, para, pul var bu kentlerde. ‘Değerli’ olan bu. Ve ne kadar ‘ulvi’ bir amacınız olursa olsun bu ‘değerler’ göz boyayıcı. Tulma, Pallom, Siptor ve Ledna da farklı kentlerde yol alırken insani zaafları onları yollarından alıkoyabiliyor. Kim istemez ki zenginlik içinde ve şan şöhretle yaşamayı? Herkesin beğenisini kazanmayı? Ya da kim ister ki mi demeliydim!?

Felsefeci kimliği burada giriyor zaten devreye yazarın. Bize buna benzer soruları sordurtuyor çünkü. Kendinize dönüp, bu durumda ben ne yapardım diye soruyorsunuz ya da hayatta her durumu farklı açılardan görebilmenin zenginliğini farkediyorsunuz. Bunu gündelik yaşamınızda bu pratikte yapamıyorsunuz belki, ama aslında yapabileceğinizi fısıldıyor kulağınıza yazar. Gündelik yaşamlarımızın hep içinde olan güzellik, arkadaşlık, kıskançlık, mükemmellik, yalan, para gibi kavramları yeniden düşünmemizi sağlıyor.

Bütün bu kentlerde karşımıza çıkan ilginç insanları, mekânları isimlendirirken zaman zaman basit ama akıllıca kelime oyunlarına başvuruyor yazar. Bu kelime oyunları esprili olduğu kadar, okuduğumuz fantastik kurguyu gündelik yaşamımıza yakınlaştırarak doğal bir bağ da kuruyor arada. Aynı şekilde bu felsefi sorgulamalar da öyle. Anlatımı zenginleştiren tüm bu öğelerle çok kolay akıyor metin. Bu garip yolculuğun içine alıyor rahatlıkla okuyanı ve bir bakıyorsunuz sona gelmişsiniz bile.

Ancak sonunda kötücül Rüyabozan’ın beni biraz hayalkırıklığına uğrattığını söylemeden edemeyeceğim -sanki olması gerektiği kadar kötü değildi. Aynı şekilde bilgelerin de azıcık şaşırttığını -sanki onlar da olmaları gerektiği kadar bilge değillerdi! Ne diyeyim; insanlık hali mi?..

Son olarak; kitabın içine gizlenmiş meraklı baykuşa dikkat edin diyorum. “Huzurlu sessizliğin içinde her zaman karanlık ve ürkütücü gölgelerin dolaşabileceğini, rüyalar kadar kâbusların da var olduğunu çok iyi biliyor” çünkü o.

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=7&yil=2011&bolum=14

Reklamlar