Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Hikâye ayrıntılarla örülür ama…

Dokuz yaşındaki Düşçe, şehre çok da uzak olmayan bir kasabada Korku Tüneli adlı kitabevinin sahibi, aynı zamanda psikolog olan annesi ve korku kitapları yazmaya çalışan babasıyla yaşayan mutlu bir çocuk. Tek arkadaşı, Güney. Annesi ve eski bir Yeşilçam yıldızı olan büyükbabasıyla yaşayan Güney, babası ortadan yok olunca iyiden iyiye yalnızlaşmış, kendi dünyasında yaşamayı seçmiş bir çocuk. Gerçi Düşçe’yi seviyor ve onunla dost olmaktan mutlu. Yine de birbirlerinin evlerine gidip gelmek falan pek onun tarzı değil. Düşçe de tek arkadaşının Güney olmasından mennun. Ama daha sonra karşı apartmanlarına genç bir çift taşınıyor. Bir süre sonra da bu çiftin bir kızları olduğunu fark ediyor Düşçe. İsmi Arzu. Düşçe onunla arkadaş oluyor. Arzu’nun anne babası biraz mutsuz görünüyor ve tuhaf davranıyorlar. Bu nedenle Düşçe onlara Asıksuratlar adını takıyor. Sonra öğreniyor ki, Arzu lösemi hastası ve hastalığı ilerliyor. Düşçe Arzu’nun iyileşeceğine olan inancını yitirmiyor ve her gün onunla sokakta oynuyor. Gel gör ki onun da evine gidemiyor. Derken başlarda bu arkadaşlığa itirazları olmayan anne ve babası, Arzu’nun ailesiyle görüştükten sonra huzursuzlanıyorlar. Mutlu ve sakin ebeveynler endişeli bir ruh hali sergilemeye, gizemli davranışlarda bulunmaya başlıyorlar. Sonunda yaz tatili için Düşçe’yi daha önce hiç görmediği büyükanne ve büyükbabasının çiftliğine göndermeye karar veriyorlar. Düşçe tüm itirazlarına karşın bütün yazı çiftlikte geçirmek üzere Arzu ve Güney’i arkasında bırakıp yola çıkıyor…

Hanzade Servi’nin “Hayalet Tozu”nu özetlemek zor. En ana hatlarıyla anlatmaya çalıştım, ama hikâye bu değil aslında. Bu görünen yüzü, oysa bir de görünmeyen gizemli yanı var ve pek çok önemli karakteri: Bayan Tozlusüslü, Bulut Bey, Güney’in büyükbabası Güneş Karahan, Korku Tüneli’nde annesinin ortağı olan Peri, Asıksuratlar ve Orçun, Işık, Toprak, Boğaç Boğkıraç… Hepsi sırlarla dolu ve Düşçe bu sırları çözmeye çalıştıkça yenileriyle karşılaşıyor. Neyse ki sonunda parçalar yerli yerine oturuyor, gizem çözülüyor. Kitap sanki iki bölümden oluşuyor; Düşçe çiftliğe gitmeden önce ve gittikten sonra. Gidene kadar yazbozun parçalarını görüyor ve anlamaya çalışıyorsunuz. Gittikten sonra parçalar tek tek yerlerini buluyor ve yapboz tamamlanıyor. Ancak özellikle çiftlikten öncesi bölümde, yazar gizemi yoğunlaştırmaya çalışırken biraz dağılmış; bir türlü sadede gelemiyor ve öyküden bağımsız ayrıntılarla sıkmaya başlıyor. Oysa bir korku tünelinin içinde olsanız da, zaman zaman ürperseniz de tuhaf bir şekilde kendinizi ‘mutlu’ hissettiğiniz, kesinlikle iyi bir hikâye anlatıyor bir yandan!

Genç bir mizah yazarı aslında Hanzade Servi. “Hayalet Tozu”nda ise bir çeşit korku hikâyesi yazmış. Bir çeşit diyorum çünkü alıştığımız şekilde karanlık bir korku/gerilim hikâyesi değil bu. Çok sıcak, sanki normalmiş gibi bir hikâye. Yaşamın bize hazırladığı tatlı ve tatsız sürprizlere karşın oldukça pozitif. Çünkü Düşçe öyle bir çocuk; mucize gibi! Ancak bu merak uyandıran hikâyeyi anlatırken seçtiği mizahi dil, aslında kasvetli sayılabilecek bir öyküyü aynı zamanda eğlenceli kıldığı ve anlatımı zenginleştirdiği kadar, doz aşımı nedeniyle fazlasıyla da yavaşlatıyor.

Bir arkadaşım var, uzun yıllardır tanıyorum. Çok dost canlısı ve esprilidir kendisi. Hatta en önemli meziyetlerinden biridir sürekli espri yapması, insanları güldürmesi. Mizah kolay bir iş değil, zekâ gerektirir. Bu arkadaşım da fazlasıyla zeki, yaratıcı ve eğlencelidir. Ancak sürekli benzer esprileri duymak bir süre sonra çok sıkıcı ve hatta yorucu oluyor. “Hayalet Tozu”nu okurken sürekli bu arkadaşımı anımsadım işte. Çünkü belli ki Hanzade Servi’nin de tarzı bu. İnce düşünülmüş, zeki esprilere kimsenin bir itirazı olamaz, ancak bir süre sonra otomatiğe bağlanmış bir şekilde aynı esprinin çeşitlemelerini okumaya başladığınızda işin rengi değişiyor. Korku romanı yazmaya çalışan babanın, Düşçe’nin ya da annenin her sözünden absürd fikirler üretmesi ilk okuduğunuzda hoşunuza gidiyor, ama Düşçe çiftliğe gidene kadar -ki bu kitabı yarılamak demek- çeşitlenen bu fikirler üçüncü, dördüncü seferden sonra can sıkıcı olmaya başlıyor.

Anlatımı yavaşlatan bir diğer öğe yazarın satır aralarında sürekli bilgi verme ihtiyacı duymuş olması. Rolling Stones dinlenen bir evden söz ederken Rolling Stones hakkında -hangi yıl kurulmuş olduğuna kadar- bilgi vermesi ya da Yeşilçam sinemasından söz ederken o yıllara gidip bir dolu oyuncuyu anması gibi. Üstelik illa yararlı bilgiler olması da gerekmiyor bu dipnotların; Düşçe’nin bir arkadaşının yaptığı bir şeyi anımsadığında hemen bu arkadaş ve yaşadığı olay hakkında da detaylı şekilde bilgilendiriliyorsunuz. Bütün bu tekrarlayan espriler, bilgiler, benzetmeler bizi asıl meseleden uzaklaştırıyor ne yazık ki.

Hanzade Servi belli ki ayrıntıları seviyor. Karakteri bunca bol bir kitapta, ayrıntılar tüm bu karakterleri ve hikâyeyi beslediği ölçüde anlam kazanır. “Hayalet Tozu”nda ise öyküden bağımsız ayrıntılar akıcılığı zorluyor. Kısacası biraz daha inceltilse gayet iyi bir ilk roman olurmuş aslında “Hayalet Tozu”. Soru işaretlere yer bırakmayan, yaratıcı ve hoş bir hikâye kurmuş çünkü, ama ilk romanın heyecanıyla diyelim, hikâyeyi anlatırken keyifli bir okumanın dengelerinden biraz şaşmış. (Yayınevinin, editörün rolü de burada devreye girmiyor mu aslında; bu dengeleri sağlamakta, bu tarz inceltmelerde?)

http://remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=8&yil=2011&bolum=14

Reklamlar