Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Savaşı konuşmanın anlamsızlığı

İnsanlar birbirlerine soruyorlar; “III. Dünya Savaşı çıkacak mı?” Bana bu soru çok anlamsız geliyor, her seferinde “Dünyanın her yerinde savaş var zaten. Adı III. Dünya Savaşı olmak zorunda mı?” diye soruyorum. Evet, biz yaşadığımız kentte savaşı birebir yaşamıyoruz. Çocuklarımız savaş ortamında büyümüyor. Ama bu dünyanın hemen her bölgesinde savaş olduğu ve ne yazıkki olmaya devam edeceği gerçeğini değiştirmiyor. Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkıp çıkmayacağını sormak dünyada olan biten yıkıma gözlerimizi kapatmak gibi bence. Savaşı hissetmemek, olmadığı ve yarın birebir içinde olmayacağımız anlamına gelmiyor çünkü. O nedenle ülkelerinde, kentlerinde savaş olsun olmasın dünyanın her yerinde savaş karşıtları ve onların seslerini kısmaya çalışanlar; yani savaş çığırtkanları var. Barış içinde yaşamak dünyaya yasak sanki. Ama nasıl savaşlar her yerdeyse barış isteyenler, barışı getirmek için uğraşanlar da her yerde -neyseki…

David Almond da barış yanlısı güçlü bir kalem. Yaşam ve ölümü farklı açılardan düşünmemizi sağlayan kitaplarıyla çocuk edebiyatında kendine özel bir yer edinen İngiliz yazar, Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan “Alevler Arasında” adlı kitabında savaşın insanların yaşamını nasıl etkilediğini çarpıcı bir şekilde dillendiriyor. 2003 yılında kaleme aldığı ve kendisine bolca ödül getiren roman, 1962 yılında ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş yıllarında Kuzey İngiltere’nin küçük bir kasabasında geçiyor. Bu iki ülkenin nükleer silahlarını birbirlerine doğrultarak tüm dünyayı tehtid ettikleri zamanlarda, II. Dünya Savaşı’nın etkisini hâlâ taşıyan bir kuşağı da işin içine katarak, onların yoksul kasabasında bu durumun halkı nasıl etkilediğini o yılları yaşamış biri olarak samimiyetle yazıyor David Almond. Hikâye bundan 40 yıl önce geçse de, gücü elinde tutan ülkelerin politikalarında bir değişiklik olmadığından savaş tehtidi hâlâ geçerli. Dolayısıyla bu küçük kasaba halkının yaşadığı tedirginliği iliklerimize kadar hissettirmeyi gayet iyi başarıyor yazar.

Olaylara anne ve babasıyla birlikte yaşayan Bobby Burns’ün gözüyle bakıyoruz “Alevler Arasında”da. Bir Pazar günü annesiyle birlikte kasabanın yakınındaki büyük kentteki pazaryerine gidiyor Bobby. Orada izlediği/karşılaştığı yanaklarına şiş sokup ateş yutan McNulty adındaki adamdan çok etkileniyor. Tesadüfen babasının savaş yıllarında karşılaştığı biri çıkıyor McNulty. Balıkçılık ve deniz madenciliğiyle geçinen insanların yaşadığı kendi halindeki bu yoksul kasabada günler hep aynı. En yakın arkadaşları Joseph ve Ailsa, Ailsa’nın ailesi, tersanedeki gemiler, fener, sahil ve çocuklar için her seferinde başka bir savaş ortamına dönüşen çamlık ile çevreli mutlu bir yaşam. Ama değişimlere gebe. McNulty’nin varlığı değişimin ilk habercisi gibi aslında. Bobby’nin sadece Pazar yerinde bir kez karşılaştığı biri değil çünkü bu ateş yutucu, kasabaya kadar uzanıyor varlığı. Kültürel olarak kasabalılardan çok farklı Daniel ve onun ailesinin kentten kasabaya taşınması, Bobby’nin babasının ne olduğu bilinmeyen bir hastalığının ortaya çıkması ve Bobby’nin Daniel’ın da gideceğini öğrendiği yeni okul diğer değişimler. Değişim heyecan kadar belirsizlik hissini de beraberinde getirir. Bir uyum süreci vardır değişimlere ve her zaman kolay değildir. Bobby için de kolay olmuyor; hele de soğuk savaşın gölgesinde…

David Almond küçücük bir kasabada, 12 yaşındaki bir çocuğun yaşamındaki -aslında büyük- bu değişimleri sakin sakin anlatırken derinden bir gerilim hissetiriyor okuyucusuna. Savaşın gölgesinde okuyorsunuz sanki siz de kitabı. Bobby’nin yaşadığı kasabanın sahilindesiniz siz de. Gri bir yer burası. Bobby gibi kasvetli biraz. Bobby öyle bir çocuk, her zaman net değil. Kafası karışık. Akışa bırakıyor bazı şeyleri. Oysa Ailsa öyle değil. Bobby’nin kazandığı okulu o da kazanmış, ama gitmek istemiyor. Bobby Joseph gibi de değil. Daniel gibi ise hiç değil. Yine de güç birliği yapıyor onunla, okuldaki haksız zulme karşılık. Sıkı bir aktivist olabiliyor yani isterse, ya da inançlı biri. Mucizelere inanan, umut dolu biri. Ve Bobby’nin yaşadığı tüm bu değişimleri, duygusal çalkantıları, belirsizliği Bobby gibi yaşıyorsunuz okurken. Öyle kavrayıveriyor hikâyesiyle sizi yazar. Harika bir duygu bir hikâyeye böylesi dalabilmek, kendini orada hissedebilmek.

“Alevler Arasında” için genel olarak, savaşın insanlar üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler, yeniden savaş çıkarsa kaygıları nedeniyle geleceğin belirsizliği, güvensizliği üzerine odaklanmış bir hikâye denebilir. Öte yandan kırsal bir kesimdeki kendi halindeki insanların gündelik yaşamından kısacık bir zaman dilimini aktarıyor bize, onların yaşamı üzerinden hepimizin yaşamına dokunuyor. Bu öyle bir dokunuş ki, sosyal dayanışmanın önemini, haksızlığa ve zulme sessiz kalınamayacağını, savaşın bir aptallık olduğunu ve her ne olursa olsun canlıların yaşamının her şeyden değerli olduğu üzerine düşündürüyor okuyucusunu. İnancı ‘yaşam’ın kutsallığında çözümlüyor. Bir laboratuvar ortamında, ölü bir kurbağanın cansız bedeninde yaşamın tılsımının izlerini sürdüğü an ise bence kitabın doruk noktası: “Kurbağa nesini yitirmiş?” diye soruyor öğretmen. Çocuklardan “yaşamını” yanıtı geliyor. “Nesi eksik? Yiten nedir? Yaşam nedir?” diye soruyor öğretmen çocuklara tekrar ve çocukların bunun üzerine düşünmelerini istiyor. David Almond da aslında tüm kitap boyunca bu soruyu soruyor bize. Yaşamın önemini, değerini, onu önemli yapan detayları düşünmemizi istiyor. Yaşam akıp giderken sorgulamadıklarımızı sorgulamamızı, aklımızı ve sağduyumuzu hep diri tutmamızı istiyor. Çünkü o zaman değil savaşı yaşamak ondan söz etmek bile anlamsızlaşıyor zaten.

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&kayitID=0&ay=10&yil=2011&bolum=14&sayfaNo=1

Reklamlar