Dang ateşiyle yanmayı seviyorum *


Jim Jarmush’un “Broken Flowers”ını izliyorum evde, tek başıma. Bill Murray’in donuk yüzüne karşılık Jeffrey Wright’ın laçkalığı. Sonra yavaş yavaş sahneye giren güzel kadınlar, farklı evler ve hep Bill Murray’in donuk yüzü. Bir absürt Jim Jarmush filmi işte ve her zamanki gibi dikkat çekici müzikler. Hele bir tanesi var ki hemen düşüyorum peşine; “Ethanophium”. Kimin? Dengue Fever. Hayırdır inşallah, nasıl bir isim bu?

Hayırdır inşallah nasıl bir grup bu? Tamam ben düştüm “Ethanophium”un peşine, ama bir başka büyü daha varmış bu işin içinde; kadın vokalist! Ne diyor, nece söylüyor anlamak mümkün değil. Hayır normalde tarzım da değil böyle çang çing çonk müzikler, ama o nasıl bir vokal öyle çekiyor insanı müziğin içine. Girdim ben Dengue Fever’in büyüleyici sesler diyarına. Giriş o giriş çıkamıyorum, çıkmak da istemiyorum zaten bu diyardan. İndirdikçe indiriyorum şarkıları, albümleri netten. Evin içinde çın çın çınlıyor Chhom Nimol’ün güzel sesi. Tabii beni “Ethanophium”la çekim alanına alan o güzel tınılı gitarı ve klavyeyi de es geçmemem gerek. (Yahu yazdıkça şaşırıyorum; hiç açar tutar bir tarafı yok bu meselenin. Normalde gitar ve keyboard sesine tav olan biri de değilimdir. Saksofondu herhalde beni etkileyen?)

Bilenleriniz 10 yıl geçmiş grup kurulalı, sen daha yeni mi keşfediyorsun diyebilir, hayır yeni sayılmam ben de. Ama hazır yeni albümleri -“Cannibal Courtship”- çıkmışken ve ben sürekli onu dinlerken içimden geldi işte yazmak. Vesile arıyormuşum demek ki…

Los Angeles’lı grup 2011’de onuncu yılını geride bıraktı gerçekten de. Keyboardist Ethan Holzman’ın 1997’de Kamboçya’ya yaptığı gezi sırasında aşık olduğu Kamboçya rock müziğinin izlerini Amerika’da sürmeye karar vermesiyle atılmış Dengue Fever’ın tohumu. Ethan ilk olarak kardeşi gitarist ve vokalist, egzantrik adam Zac Holzman’ı almış yanına. Arayışlar sürerken Chhom Nimol’ün vokalini duyan ikili hepimiz gibi büyülenmiş; Dengue Fever yakmaya hazırmış artık. Kamboçya rock’ı indie rock ile ateşlenince bir bomba etkisi yaratmış gerçekten. Kendi adlarını taşıyan ilk albümleri ile dikkatleri üzerlerine çekmeyi başarmışlar. Sonra…

Sonra “Escape From Dragon House”, “Venus on Earth”, arada film müzikleri ve artan fanlarıyla etkisini giderek arttırdı Dengue Fever. 2005 yılında Kamboçya’ya ilk turnelerini yaptıklarında onlar için büyük bir olaydı bu ve bol malzemeyle döndüler. Kamboçya müziğine olan tutkularını, hayranlıklarını 2010 yılında ülke müziğinden derlenmiş “Electric Cambodia” adlı albümle açığa çıkardılar. Grup hem kendi müziği hem de bu albümle neredeyse tüm dünyaya Kamboçya müziğini duyurmayı başararak büyük bir kültürel devrimi de gerçekleştirdi. Düşünsenize hangimiz Kamboçya dilinde şarkılar dinliyorduk ki şimdiye kadar? Türkiye burası! Bırakın albümlerini dinlemeyi konser bile verdiler İstanbul’da. (Hala yanarım bu konseri göz göre göre kaçırmama.)

Birkaç ay önce çıkan “Cannibal Courtship”te “Sober Driver” ve “Tiger Phone Card” gibi bende tekrar tekrar dinleme isteği uyandıran parçalar yok. (Ya da “One Thousand Tears of a Tarantula” ya da “Sleepwalking Throgh the Mekong” ya da…) Ama önceki albümlere göre çok daha dinamik bu albüm. (Daha ne kadar dinamik olacaksa!) İlk single, “Cement Slippers” yine alıyor götürüyor nereye isterseniz oraya. Bir uçmuş klibi de var ki, izlemenizi öneririm. Ama dediğim gibi benim için öne çıkan bir parça yok aslında bu albümde. Öte yandan bütününü yine büyük bir hazla dinliyorum. Dinledikçe de daha çok seviyorum. Albüm bitiyor, arada sevdiğim eski şarkıları da dinliyorum. Yoğun bir dang ateşi sarıyor yine her yanımı. Yazı yazmadan önce havaya girmem için süper bir etkisi var bu ateşin mesela. Enerjisi öyle yüksek ki müziği dinleyeni de yükseltiyor kesinlikle.

Şimdi ben size ne anlattım? Dengue Fever’ın müziğine dair nasıl bir fikriniz oldu? Ya da oldu mu? Muhtemelen hayır. Böyle bir derdim yok çünkü. Sadece bende yarattığı etkiyi, onları dinlemenin beni mutlu ettiğini, müziklerinin yeni/farklı geldiğini anlatmak istedim hepsi bu. Artık rock müzik öyle bir hal aldı ki, iyi müzisyenler, iyi şarkılar, albümler bol, ama yeni bir şey yok! Belki de bu nedenle bu kadar iyi geliyor Dengue Fever. Yenilikçiler gerçekten. Hatta son albümleriyle gitara benzeyen geleneksel bir Kamboçya entrümanı ile gitarı birleştirip ‘mastadong’ adında yeni bir enstrümanı da müjdeliyorlar bize. Albüm kapağında Chhom Nimol ‘mastadong’ ile dans ediyor gibi; harika!

Ama şöyle bir derdim de var galiba; gerçekten bana mutluluk verdiği ve eğlendirdiği için sevdiğim insanları Dengue Fever ile tanıştırmaya çalışıyorum. Yumuşak bir geçiş için de İngilizce parçaları dinletiyorum önce. Anlamadıkları, tiz bir dile önyargı ile yaklaşıyorlar insanlar çünkü. Müziğe değil, sözlere, vokale taklıyorlar ve hemen ardından “ne dinliyorsun sen?” soruları gelebiliyor. “Dengue Fever dinliyorum. Sıyrılın önyargılarınızdan, bırakın kendinizi siz de bu müziğe, seveceksiniz,” diyorum. “Bakın ben önyargısız dinledim ve kazandım. Gerçek!”

* Güneydoğu Asya’da Pasifik ve Karaib adalarında yaygın hastalık. Virus Aedes sivrisinekleri tarafından taşınmaktadır. Ateş, kas ve eklem ağrıları, yüzde konjesyon görülür.

Reklamlar

Şans diye bir şey var mı gerçekten?

Stanley Yelnats sıradan bir yaşamı olan sıradan bir çocuk. Sonra bir gün sıradışı bir şey oluyor hayatında, tepesine bir çift spor ayakkabı düşüyor. Stanley’nin babası spor ayakkabıları dönüştürmeye çalışan başarısız bir mucit. O da tepesine düşen bu acayip kötü kokulu ayakkabıları babasına götürüyor. Ancak ayakkabıların ünlü beysbol oyuncusu Clyde Livingstone’a ait olduğu, onları yardım amaçlı bağışladığı ve bağışladığı yerden çalındığı ortaya çıkıyor. Ayakkabılar Stanley’de olduğu için de onun çaldığı sonucuna varılıyor. Stanley’nin cezasını ya hapis yatarak ya da Yeşil Göl Kampı’nda çalışarak geçirmesine karar veriliyor. O ve ailesi ikinci seçenekte karar kılıyorlar ve Stanley Yelnats Yeşil Göl Kampı’nın yolunu tutuyor.

Yeşil Göl Kampı, adından anlaşılacağı üzere göl kenarında kurulmuş “masum” bir kamp değil ne yazık ki. Çok eskiden göl kenarında kurulu sevimli bir kasaba iken, tuhaf talihsiz olaylar sonrasında kuruyup çöle dönüşmüş, kuş uçmaz kervan geçmez bir bölgede “karakterlerini geliştirmeleri” için erkek çocuklarının gönderildiği bir kamp. İslah olmaları için her gün kavurucu sıcakta, boyları derinliğinde ve eninde çukurlar kazmak durumunda olan, basit suçlar işlemiş erkek çocukları gönderiliyor bu kampa. Kamptan sorumlu Bay Efendim sert biri. Bay Pendanski daha ılımlı. Bir de Bekçi var ki, işte o yakınında bulunmak istemeyeceğiniz epey ilginç bir hanım! Hiçbir çocuğun birbirine gerçek ismi ile hitap etmediği kampta, Stanley için de hemen Mağara Adamı lâkabı uygun görülüyor. Tuhaf kurallar, zehirli yılanlar, öldürücü sarı benekli kertenkeleler ve hiçbir şekilde güvenilmeyen çocuklarla çevrili kampta kazılan sonsuz çukurlar, çocukların karakterlerini ne kadar geliştiriyor (!) hayretler içerisinde okuyoruz “Çukurlar”da.

Amerikalı yazar Louis Sachar lise yıllarından beri çocuk kitapları yazıyor, ama 1998 yılında yazdığı “Çukurlar” en beğeni toplayan kitabı olmuş. Hatta Walt Disney firması tarafından filme de uyarlanmış ve en az kitap kadar ilgi görmüş film de. Türkiye’de İletişim Yayınları tarafından yayımlanan “Yamuk Okul” serisi gibi seri kitaplarıyla dikkat çeken yazar, “Çukurlar”ın devamı niteliğinde iki kitap daha yazmış. Henüz Türkçeye çevrilmemiş bu devam kitapları, muhtemelen çevrilecektir.

“Çukurlar”, okuyan pek çok kişinin hem fikir olacağı gibi sürükleyici ve şaşırtıcı bir roman. Tıpkı çocukların kazdıkları çukurlar gibi okudukça derinleşiyor. Uzun yıllara yayılmış, iç içe girmiş farklı hikâyeler barındırıyor, ama tüm hikâyelerin ortak karakteri Stanley Yelnats. Nasıl mı? Yelnats’lar kuşaklardır aynı ismi taşıyorlar çünkü. Stanley’nin babasının da, büyükbabasının da, büyük büyükbabasının da ismi aynı. Soyadlarının tersten okunuşu Stanley olunca, bu durum aileye hayli ilginç gelmiş ve kuşaklar boyunca aynı ismi taşımışlar. Ancak ailenin, büyük büyükbabanın hassas bir kararıyla dönen bir talihi var -talihsizliği demek daha doğru aslında. Romanda şimdiki Stanley Yelnats’ın hikâyesini okuyormuşuz gibi görünse de zekice bir kurguyla olayların en en başına kadar uzanıyoruz.

Tabii ki yazar, romanda bir hikâyeyi geriye dönüşlerle kurgularken yapılmamış bir şey yapmıyor, ama temelde anlattığı Yelnats’ların hikâyesi kadar, hatta belki ondan çok daha ilginç başka hikâyelerle bezeli uzun öyküsünü dantel gibi incecik dokuyor gerçekten. Soru işaretleri bırakan bir anekdot anlatıyor ve sayfalar sonra o anekdota geri dönüp aydınlatıyor. Onu aydınlatırken bir başka soru işareti bırakmayı da ihmal etmiyor. Sürprizlerle dolu, yüreğiniz ağzınızda bir solukta okuduğunuz “best seller” tadında bir roman “Çukurlar”. Olaylar o kadar ince ve derinden gelişiyor ve siz o kadar merakla okuyorsunuz ki, durup düşünecek bir anınız bile kalmıyor. Macera romanlarında okuyucu genellikle kitabın sonunu tahmin etmeye çalışır. Ancak “Çukurlar”da buna bile fırsat kalmıyor. Hoş büyük olasılık tahmininiz de tutmayacak ki, romanı başarılı kılan unsurlardan biri de bu. Ancak bittiğinde okuduğunuz bu akıcı romanın ana fikrini durup düşünebiliyorsunuz: Şans yoktur, şansınızı kendiniz yaratırsınız mı? Peki tesadüf de mi yoktur hayatta? Ne kadar inanmak gerek tesadüfe? Ya şansa? Kafanızda asılı duran bu sorular günlük yaşamda her zaman takıldığımız sorular aslında. Ve yanıtı da “her zaman kendinize inanın!” Bunu biliyoruz, ama bazen kafamız bulanıyor, şansa da inanmak istiyoruz ve çoğu zaman inanıyoruz. “Çukurlar”ın “ezik” kahramanı Stanley Yelnats da bu çelişkileri yaşıyor işte. Ama Yeşil Göl Kampı’nda yaşadığı zorlu, tehlikeli ve bir o kadar da şaşırtıcı olaydan sonra kendisine inanmayı, güvenmeyi öğreniyor.

Son olarak şunu söylemek istiyorum. Bazen bir karakter yaratırsınız, ama yan karakter asıl kahramanı geride bırakır. Sünger Bob’un aslında ana karakter olarak yaratılan Squidward’un önüne geçip baş rolü kapması gibi. Ya da yan karakter olarak o kadar sevilmiş bir karakter vardır ki başka macerada yıldız oyuncu olarak karşımıza çıkar. Shrek’in can yakan, akıllı arkadaşı Kedi’nin sadece kendi maceralarına yelken açması gibi. Bunlar film karakterleri gerçi, ama Louis Sachar, Stanley Yelnats karakterinin yaşamını o kadar ince ayrıntılarla çevrelemiş ki, romandaki yan karakterler bile ana karakter kadar renkli ve merak uyandırıcı. Hatta bazıları Stanley’nin kendisinden daha merak uyandırıcı. Ben kitabın sürpriz karakteri Hektor Zeroni’yi, nam-ı diğer Sıfır’ı ana karakter olarak hayal edebildim mesela. Her açıdan sürprizlere açık bir roman “Çukurlar”. Macera burada bitiyor sanıyorsunuz, ama bir bakıyorsunuz yazar devam etmiş. Bu durumda göreceğiz devamını da…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=3&yil=2012&bolum=14