Tazelerden yaz seçkisi

Tatil seçkilerinde genelde ‘en’ler sıralanır, önerilir. Benimse bir tatil seçkisi oluşturmaktan çok yaz rehavetiyle ne okunabilir halim var bu sıralar. Çünkü bir baktım ki son zamanlarda biraz ‘ağır’ takılmışım. Havalar da sıcak, gevşemenin zamanıdır dedim. Bu duyguyla da bir öneri paketi hazırlamak yerine yine yenilere odaklandım. İlk romanlar, Türkçe’ye ilk kez çevrilen yazarlar, macera, aşk, eğlence ve yaz halleriydi hayalim. İşte bahtıma çıkanlar…

Okuduğum sırayla başlıyorum. Yaz aylarında yapılan harika seyahatleri çağrıştırdığı için “Leylek Havada” hemen çekti beni kendine. Öyküleriyle tanınan Leyla Ruhan Okyay’ın ilk romanı bu. Silivri’de yaşayan Ayça’nın turist olma hayallerini anlatıyor kitap. Yazar gençlik anılarından yola çıkarak yazdığı için 70’li yıllar hissiyatı var kitapta. O zamanın İstanbul’u, yazlık yerleri -ki Silivri o yılların gözde yazlık mekânlarından- tatil halleri ve yaz aşkları… Tabii tüm bunlar Ayça’nın dünya ülkelerini gezebilmek için dil öğrenme tutkusu ve sonunda babasının büyük sürprizi ile gerçekleşen Almanya seyahatine eşlik eden unsurlar. Sıcacık, yalın bir dili var romanın. Günümüz gençliğinin yaşamı ve tatil hallerinden epey farklı atmosferi. Roman boyunca sözü geçen filmleri, şarkıları şimdinin gençleri ne kadar bilir, ruhunu anlayabilir bilemedim. Ama anne babalarının gençliğinde durumlar nasıldı merak edenlere ilginç gelebilir. Günışığı’nın Köprü Kitaplar serisinden çıkan kitap bu köprüyü iyi kuruyor çünkü. Bir de ucunda Almanya olan küçük Avrupa seyahati ile farklı kültürlerin kapısını aralıyor.

İkinci sırada Amerikalı yazar Rita Williams-Garcia’nın dilimize çevrilen ilk romanı “Çılgın Bir Yaz” var. Masmavi bir gökyüzünde rengarenk kuşlar uçuşuyor kitabın kapağında. Elinize alır almaz içiniz kıpır kıpır oluyor. Adı da güzel. Bu duyguyla bir çırpıda okunur sanıyorsunuz, ama pek öyle olmuyor. Epey ilginç bir hikâyesi var aslında kitabın. Anneleri çok küçükken evi terkeden üç kız kardeşin yaz tatilini annelerinin yanında geçirmek için baba ve büyükanneleri tarafından uçağa bindirilmeleriyle başlıyor. Büyükannelerinin pek taraf olmadığı bu yolculuk Cecile -anneleri- ile tanışacak olan üç kız kardeş için büyük bir macera. Bir tek en büyükleri Delphine hayal meyal hatırlıyor onu. Diğerleri içinse bir bilinmeyen Cecile. Havaalanındaki ilk karşılaşma bir şok. Hem kız kardeşler için hem okuyucu için. Çünkü anne tam bir yabancı. Hiç de beklenildiği gibi özlemle dolu bir karşılaşma olmuyor bu. Daha çok “Siz de nereden çıktınız?” halinde Cecile. Eve geldiklerinde ve daha sonrasında da tavrı hiç değişmiyor. “Buraya gelmenizi ben istemedim,” diyor ve kızları bir ay boyunca oyalanmaları için Kara Panterlerin kampına yönlendiriyor. Kitabın zor kısmı da burada başlıyor zaten. Kara Panter Partisi, siyahların haklarını savunmak için 1960’larda Chicago’da kurulan aktivist bir siyasi parti. Siyahları polis saldırılarına karşı korumak ve haklarını savunmaları için bilgilendirmek amacıyla yaz kampları düzenlemişler o yıllarda. İşte kız kardeşlerin gittiği kamp bu. Bütün günü yakında düzenlenecek propagandaya hazırlanarak, partinin gazetelerini ve afişlerini dağıtarak ya da haklarını öğrenerek geçiren kızlar, önce biraz mesafeli davranıyor, içine girmek istemiyorlar. Chicago plajlarını ve annelerini tanımayı hayal ederken böyle bir ortama girmek epey zorluyor onları. Ama olaylar öyle ilginç gelişiyor ki sonunda hiç ummadıkları bir şekilde Cecile’i keşfediyor ve onu anlamaya başlıyorlar. Kitabı zor olarak tanımlamamın nedeni Kara Panterler hakkında bilgi sahibi değilseniz -ki ülkemizde pek de konuşulan ve bilinen bir hareket değil- olayları kavrayabilmeniz zor gerçekten. Kızların ve Cecile’in tavrını anlayabilmek, hikâyenin içine girebilmek için biraz araştırma yapmanız gerekiyor. Ulusal pek çok ödüle sahip kitap, Amerikan tarihinde gerçekten ilginç bir sosyo-politik durumu son derece çarpıcı bir şekilde genç okuyucuya aktarmış yoksa. İlginç bir anne-çocuk ilişkisinin çok ötesinde bir derdi var ve biz bu derdi çok içselleştiremediğimiz için eksik kalıyor kitap. Yayınevi bir ön açıklama ile bu bağı kurmamıza yardımcı olsaydı daha ilgi çekici bir okuma olabilirdi “Çılgın Bir Yaz.” Her şeye karşın ülkemizin sosyo-politik geçmişi konusunda bu incelikte bir gençlik romanını hayal ettim ben okurken ve “keşke” dedim.

Üçüncü kitap Sabine Both ve Gerlis Zillgens’in “Süper İkili” serisinin ikinci kitabı “Görevimiz: Manga”. İlk kitabı okumayanların da rahatlıkla okuyabileceği, neler olmuş neler bitmiş anlayabileceği bir devam kitabı bu. Odağında aşk var. Çünkü Süper İkili Anna ve Nina’nın görevi imkânsız aşkları oldurmak! Tüm gezegenlerden sorumlu ulu bir platform tarafından bu ikiliye verilen üstün güçler sayesinde başarıyorlar bunu. Bu kez Japonya’daki bir borsacı ile Almanya’daki bir sosyal görevliyi bir araya getiririyorlar, ama bunu yaparken kendi aşk hayatları alt üst oluyor o ayrı. Bir çırpıda okunacak gerçek bir sabun köpüğü “Görevimiz: Manga”. Bu arada adına sakın kanmayın Manga kültürüyle teğet dahi geçmiyor!

Okumalarımın sonuna geldik. Çok da hayalini kurduğum gibi olmadı bu okumalar. Yaz halleri, aşk ve macera vardı, ama eğlence yoktu hiçbirinde. Sahi neden şöyle eğlenceli kitaplar yok gençler için? Niye Bay Çiklet’in ya da Jeremy James’in maceralarını okurken eğlendiğim gibi eğlenemiyorum ya da Woody Allen’ın kitaplarını? Arada bir kitabı es bile geçtim. Çünkü yine adına tav oldum, ama inanılmaz sıkıcı bir kurgusu ve didaktik bir dili vardı. Hiç haz etmesem de bırakmak zorunda kaldım. Neyse… Sanırım beklentilerle alâkalı. Bu yaz için böyle bir beklentim vardı benim, olmadı. Şimdi elimde harika bir kış fantazisi var. Yaz faslını kapattım ben, eğlenceyi de bir dahaki tatile bıraktım. Yine de size iyi eğlenceler…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=8&yil=2012&bolum=14