Zaman aslında yalnızca bir kavram!

Miranda ve annesi, o daha bir bebekken taşındıkları apartmanda yaşayan Sal ve annesi ile komşudur. Birlikte büyüyen Miranda ve Sal ayrılmaz ikili gibidir. Yaşadıkları New York sokaklarında birlikte takılırken hangi yolların güvenli hangi yolların tekinsiz olabileceğini, serseri oğlanları görmezden gelmeyi, sokakta yaşayan gülen adama teğet geçmeyi birlikte keşfederler. Ancak bir gün okuldan eve yürürken kendi yaşlarında bir oğlan yanlarına yaklaşarak ansızın Sal’in yüzünü ve midesini yumruklar. Birkaç saniye bekledikten sonra da hiçbir şey olmamış gibi yanlarından uzaklaşır. İki büklüm olan Sal eve kadar Miranda ile hiç konuşmaz, yardım kabul etmez. Bu olaydan sonra Miranda ile arkadaşlığını da keser. Birkaç gün sonra annesi ile apartman girişindeki hortumun içine sakladıkları yedek anahtar kaybolur. Sonra da Miranda’ya gizemli notların ilki gelir: “Arkadaşının hayatını kurtarmaya geliyorum, kendiminkini de. Senden iki iyilik isteyeceğim. İlki, bana mektup yazman. İkincisi lütfen ev anahtarlarının yerini belirtmeyi unutma.”

Miranda şaşırsa da bu ilk not üzerinde fazla durmaz. Ancak zaman ilerledikçe notlar gelmeye devam eder ve Miranda notları yazanın kimsenin bilmediği, yakın gelecekte olan bazı şeyleri bilebildiğini farkeder. Yaşamından Sal’in çıkmasıyla birlikte sınıfta yeni dostluklar kurmaya başlayan Miranda, her ne kadar kendisine gelen notlar onu korkutsa da bunu kimseyle paylaşmaz ve olaylar yavaş yavaş çözülür.

Avukatlıktan yazarlığa geçen ve arkasında üç roman bırakan New Yorklu yazar Rebecca Stead’in “Beni Bulduğun Zaman” adlı ödüllü ikinci romanının konusu çok özetle bu. Kitabın Türkçe’ye hızlı bir şekilde çevrilmiş olmasına ve Rebecca Stead’in yazını ile geç kalmadan tanışabildiğimize çok sevindiğimi söylemeliyim. Çünkü son zamanlarda okuduğum en ilginç hikâyelerden biri “Beni Bulduğun Zaman”. Albert Einstein’ın “Yaşayabileceğimiz en güzel deneyim gizemli olandır” sözüne atıfla başlayan roman bittiğinde, bu sözün hakkını veren bir hikâyeyi geride bıraktığınızı anlıyorsunuz. Yazar, Miranda’nın yaşamının sıradan gibi görünen minik detaylarını sakin sakin bir araya getiriyor ve şaşırtıcı bir sonla buluşturuyor okuyucuyu.

Kentte yaşayan herhangi birinin yaşamı gibi aslında Miranda’nın yaşamı da. Ev, arkadaşlar, komşular, tekinsiz sokaklar, minik sevinçler, gelip geçici sıkıntılar ve yaşamın hazırladığı tatlı/tatsız sürprizlerle dolu. Ne çok harika ne de çok berbat. Tam anlamıyla sıradan! Sal ile yaşadıkları dışında büyük bir derdi yok Miranda’nın. Bir bilgi yarışmasına katılarak kazanacağı para ile yaşamını değiştirmek isteyen akıllı, ama her şeyden sıkılmış, dünyaya güveni kalmamış anne… Onun serinkanlı, eğlenceli, uyumlu erkek arkadaşı… Anne ile süren ev hayatı… Sal’in uzaklaşmasıyla yaşamına giren Annemarie, Colin, Marcus ve Julia ile farklı yaşamlara açılan pencereler… Sokaktaki serseri oğlanlar, gülen adam ve esnaf… Her zaman ve her zaman yanında taşıdığı, bitirip tekrar okumaya başladığı bilim kurgu kitabı… Ve elbette ki her şeye karşın Sal…

Ama işte yazar bizi bir yandan bu akıllı ve duyarlı çocuğun olağan yaşamına dahil ederken bir yandan gizemli notlarla ve ipuçlarıyla gelişen başka bir hikâyenin içine doğru sürüklüyor. Sürekli yeni bir karakterle -Miranda’nın yeni arkadaşları- ve hatta Miranda’nın elinden düşürmediği kitabın karakterleriyle tanıştırıyor bizi. Ve son ana kadar da kurmuyor aralarındaki ilişkiyi. İyice bir karıştırıyor kafamızı. Ama aslında çaktırmadan puzzle’ın parçalarını birleştiriyor.

Kitabı, Miranda’nın zaman zaman ‘sen’ diye hitap ettiği notları gönderenin ve neden gönderdiğinin gizeminin çözüleceğini bilerek, bunu merak ederek okuyoruz. Ama bu gizem çözülene dek yazar, birbirine bağlanmış şeyler, çatlayan şeyler, pis şeyler, feda ettiğimiz şeyler, mantıksız şeyler, farkına vardığımız şeyler gibi başlıklarla bizi basit gibi görünen yaşamın değişmezleriyle yüzleştiriyor. Uzaktan sevimsiz ya da belki kötü olduğunu düşündüğümüz bazı insanların aslında öyle olmayabileceğini… Birbirine kenetlenmiş dostların -Miranda ile Sal, Sal ile Miranda- birbirlerini özgür bıraktıklarında dostluklarının daha güçlenebileceğini ve böylece sürebileceğini… Bazen gözümüzün önünde duran gerçekleri önyargılar, klişeler, mantıksız kurallar ya da tutuculuk nedeniyle göremediğimizi… Ve hep söylenilen ama çoğu zaman unuttuğumuz ‘hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı’ gerçeğini anlatıyor. Hem de usul usul yapıyor bunu. Şaşırtıyor, hüzünlendiriyor, ama sarsmıyor. Daha çok yaşam akıp giderken farkına varmadan ya da düşünmeden yaptığımız şeylerin nelere mal olabileceğini sorgulamamızı istiyor.

“Beni Bulduğun Zaman”ın somut tortularını aktarmaya çalıştım size. Romanın fantastik boyutunu kendimde saklı tuttum. Çünkü büyüsünü bozmak istemedim. Ama bir büyüsü var. Bununla ilgili bir ipucu vereceğim sadece. Öykü içinde öykü gizli romanda  -Miranda’nın elinden düşürmediği şu meşhur kitap. Başlarda önemsiz gibi görünüyor, ama gizemli notları yazan kişinin sırrı bu yan öykünün ana fikrinde gizli aslında. Ne de olsa Albert Einstein’ın sözüne -ve göreliliğe- atıfta bulunan bir kitap bu…

http://remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=11&yil=2012&bolum=14