Hiç adil değil!

Adil yakışıklı bir delikanlı değil. Herhangi bir yeteneği ve özel ilgi alanı yok. Esprili, zeki ya da sosyal de değil. Tüm bu özellikleri bir araya geldiğinde oldukça ‘sıradan’, kimsenin ilgi göstermediği bir tip aslında. Ve bunun hiç ‘adil’ olmadığını düşünüyor. Özel yaşamı da pek parlak sayılmaz. Annesi, babası ve ablası ile kendi halinde bir yaşamları varken, anneannesi ve dedesi yanlarına taşınıyor. Kendi odası onlara verilince, ablasıyla aynı odayı paylaşmaya başlıyor. Ama bu dayanılmaz halden bir punduna getirip kurtarıyor kendini. Böylece o dedesi ile, ablası da anneannesi ile odalarını paylaşıyorlar. Kısa süre sonra babası işten çıkarılıyor ve ev hali iyiden iyiye bunaltıyor onu. Elbette ki bunun da hiç ‘adil’ olmadığını düşünüyor.

Hic Adil Degil kapak 1,bsk CTüm bunlar yetmezmiş gibi yepyeni bir okula başlıyor Adil. Okulun ilk günü neredeyse sınıfa son giren olunca da boş bulduğu tek yer olan güneş gözlüklü bir çocuğun yanına çöküyor. Çocuk “Kör Ferhat’ın dükkânına hoş geldin,” diyerek hemen kendi durumunu özetliyor ona. Yani bir ameliyatla beyninden alınan tümörü, ama yeniden büyümeye başladığını, kemoterapi seanslarını, manik ataklarını, aslında çok zengin olduğunu, özel bir kolejden hastalığı nedeniyle bu okula geçtiğini vs. vs. O anlatırken ön sıralarında oturan ve sumo güreşçisini andıran kız Mina lafa karışıyor. Adil tüm bunların bir şaka olduğunu ve elbette ki hiç ‘adil’ olmadığını düşünüyor. Ama Ferhat’ın gülüşünden dolayı Mona Lisa’ya benzettiği ve öyle çağırdığı Mina, Ferhat’a inanıyor ve Adil’i de ona destek olmaları gerektiğine ikna ediyor. Üçlü kısacık bir sürede sınıftaki diğer çocuklar tarafından TGŞ, yani Tipsiz-Gerzek-Şişko Takımı olarak adlandırılıyor ve bu durum Adil’in sabrını taşıran son damla oluyor. Bir an önce Ferhat ve Mina ile yollarını ayırmazsa okul yaşamı boyunca ‘ezik’ damgasını üzerinden atamayacak çünkü!

Tahmin edeceğiniz gibi Adil bunu başaramıyor. Tam tersi günler geçtikçe Ferhat ve Mona Lisa ile daha da yakınlaşıyor. Ferhat’ın yakında tedavi nedeniyle İngiltere’ye gideceğini ve gitmeden önce bir maceraya atılmak istediğini öğreniyorlar. Birlikte her şeyi göze alıp kesinlikle aptalca ama olmazsa olmaz bu maceraya atılıyorlar. Bu hızlı maceradan sonra yaşamında ismi dışında hiçbir şeyin adil olmadığını düşünen Adil’in, yaşama ve adalet duygusuna karşı düşünceleri köklü bir değişime uğruyor.

Gençlik kitaplarında çokça karşımıza çıkan bir durum gençlerin önyargılı olma hali. Yazarlar türlü yollarla hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını anlatmaya çalışırlar genç okuyucularına. Acımasız ve haksızca yaftalanan karakterler çeşitlenir hep kitaplarda. Almanya doğumlu gençlik kitapları yazarı ve çevirmen Suzan Geridönmez’in “Hiç Adil Değil!” adlı romanda okuyucuya anlatmaya çalıştığı tam da bu. Yazar burada TGŞ örneğiyle bir kez daha önyargılı olmamak gerektiğini ve hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığını akıcı ve eğlenceli bir dille hatırlatıyor okuyucusuna. Ölümle burun buruna yaşarken adalet gibi bir kavramın nasıl boyut değiştirebileceğini, dayanışmanın önemini vurguluyor.

Ölüm -ve yaşam- pek de üzerinde düşünmeyi sevmediğimiz, hatta çoğunlukla yok saydığımız bir durum. Özellikle de gençken ölümün uzak olduğunu düşünür herkes. Ancak yazar ölümle yaşamın iç içeliğini karamsar dehlizlere girmeden, gündelik yaşamın sıradan bir durumuymuş gibi olağan bir dil ve kurgu ile aktarıyor “Hiç Adil Değil!”de. Ve ister istemez bunu düşündürüyor okuyucuya. Sıkıntılı, öfkeli ve kaçamak değil, umut ve sevgi dolu bir şekilde üstelik.

Soğuk, puslu bir kasabada kriminolojk bir hikâye

Yeşim Saygın Armutak uzun zamandır sessizdi. “Bataklığın Kıyısındaki Ev”in ferahlık veren tortusuyla yeniden ses vermesini bekliyorduk. Sonunda “Baykuş Yemini” ile bekleyiş sona erdi. Bir önceki kitabındaki kötü kişilik Baykuş’u anımsattı bana yeni kitap ve elime geçer geçmez bir solukta okudum. Hemencecik, bir solukta da okunuyor gerçekten.

BaykusYemini kpk 12x18 1,bskKitabın baş kahramanları çocukluktan beri yakın arkadaş olan genç bir kız ve genç bir delikanlı; Siyam ve Pi. En sevdikleri şey, yaşadıkları sahil kasabasında fener bekçiliği yapan ihtiyar Jul ve kedisi Lokum’u fenerde ziyaret etmek. Pi ve Jul polisiye romanlara meraklı. Bu konuda okuduklarını birbirleriyle paylaşmayı çok seviyorlar. Bir gün yine ikisi hararetli hararetli konuşurken fenere Jul’un çok eski arkadaşı Kuzgun geliyor ve zaman zaman Pi ile fenerde karşılaşır oluyorlar. Gençlerin okul, ev, fener ve arkadaşları ile takıldıkları Horozşekeri arasında geçen gündelik yaşamları, kasabadaki tek antikacıdan değerli bir tablonun çalınmasıyla değişiyor. Bu olayın arkasından Pi ve Siyam Jul’un bazı tuhaf davranışlarına sahne oluyorlar ve bu meseleyi çözmeye karar veriyorlar. Ardından yeni bir hırsızlık olayı daha gerçekleşiyor ve elbette ki Jul’un gizemli halleri ile bu hırsızlıklar arasında bir bağ kuruluyor.

Karakterlerin isimlerinden de anlaşılacağı gibi, yazar kahramanlarının gerçek adlarını değil, karakterleri ya da sevdikleri/özdeşleştikleri kişilerle ilgili takma isimlerini kullanmış romanında. Hal böyle olunca genellikle karanlık, kötü durumlarla özdeşleşen kuzgun kuşundan dolayı Kuzgun’un kötü adam olduğunu, meselenin onda çözüleceğini tahmin etmek hiç de güç olmuyor. Polisiye tadındaki bir romanda şüpheliyi hemen teşhis etmek pek de keyifli değildir bilirsiniz. Dolayısıyla “Baykuş Yemini”nde yan ögelerle keyifli bir okuma yaratmayı başaran yazar, okuyucuya şüphelisini gümüş tepside sunarak meseleye 1-0 yenik başlıyor. Ayrıca Jul’un esrarının da pek inandırıcı bir hikâyesi olmadığını eklemeliyim.

Öte yandan olayların geçtiği kasabada yarattığı atmosfer -soğuk, gri, puslu, ama hayatın canlılığını yitirmediği bir Kuzey ülkesi izlenimi yarattı bende- ile Pi ve Siyam’ın arkadaşlıkları, kendilerine kurdukları dünya, arkadaşlarıyla takıldıkları mekânlar gerçekten çok hoş. Önceki romanlarından alışık olduğumuz şiirsel betimlemelerle zenginleşen dili de -bir süre sonra biraz yorucu gelse de- cabası.

http://remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=12&yil=2012&bolum=15

Dave Brubeck’i düşünürken canlanan anılar…

Dave Brubeck 92 yıldır seyahat ettiği caz treniyle bu kez bilmediğimiz bir diyara gitti. Dostları bir gün sonraki doğum gününe hazırlanırken beklenmedik bir şekilde sonsuz yolculuğuna çıktı Brubeck. Öldüğü haberini okuyunca yıllar önce İstanbul’da verdiği konser öncesindeki sımsıcak basın toplantısı geldi aklıma; gülümsedim. Konserden çok bu toplantı kalmış niyeyse aklımda. Eski yazılarımı karıştırdım hemen hatırlamak için.  80. yaşı için çıktığı turne kapsamında yolunu düşürmüş İstanbul’a. 12 yıl önce yine doğum günü vesilesiyle… Geçmiş zaman olur ki diyebilirsiniz, ama ben yine de bu yazıyı buradan sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü tıpkı ölene dek piyanosunun başından ayrılmayan Dave Brubeck gibi eskimemiş geldi bu yazı bana. Konseri birkaç gün önce de dinlemiş olsam aynı tat kalırdı geriye muhtemelen. Ama önce http://www.davebrubeck.com/live/ ‘u tıklayın. Fonda yaklaşan yeni yıla uygun şekilde “Jingle Bells” dolsun odaya ustanın yorumuyla. Sonra hala ilginizi çekiyorsa geçmiş bir doğum gününe, anılara göz atın yazımla…

Dave-Brubeckİstanbul Cuma akşamı bir caz efsanesini konuk etti. 80. yaşı nedeniyle Avrupa turnesine çıkan ve çok sevdiği Türkiye’yi de es geçmeyen Dave Brubeck’i…

Conrad Otel’in küçük bir salonunda genç ve çoğu da kadın olan gazeteci grubu heyecanla az sonra karşılarına çıkacak cazın efsanevi adı Dave Brubeck’i bekliyor. Derken yüzünde bir gülümsemeyle hepimizi selamlayarak giriyor içeriye Dave Brubeck. Küçük bir suskunluktan sonra sorular başlıyor. O da anlatmaya… Turnenin keyifli ve yorucu taraflarından başlıyor. Berlin’de Londra Senfoni Orkestrası ile çaldığını, oğullarının da konserde kendisine eşlik ettiğini, bunun onun için çok iyi bir hediye olduğunu söylüyor. Sonra nereden geldik bilinmez, 1958’de Ankara ve İzmir’de verdiği konserleri hatırlıyor/hatırlatıyor ve Cüneyt Sermet’i soruyor: “Cüneyt ne yapıyor? Onu çok görmek isterim.”  Heyecanı ve özlemi yüzünden belli. Organizasyondan biri kendisine ulaşmaya çalışacaklarını söylüyor. Biz de günümüz cazını nasıl bulduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Eskilere dönüyor önce. Louis Armstrong’u her zaman çok sevdiğini söylüyor. Jelly Roll Morton’u, Coltrane’i, Gillespie’yi, Duke Ellington’ı nasıl büyük bir heyecanla takip ettiğini anlatıyor. Aslında çok başarılı genç isimler olduğunu ama çok tanınmadıklarını, bu genç yetenekleri dinlemekten keyif aldığını söylüyor. Enerjisini neye borçlu olduğunu merak etmemek mümkün değil. Yanıtı ise herkese çok yorucu gelen yolculuklarda, turnelerde, her sabah farklı bir yerde uyanmakta, değişik yerlere uçmakta, çalmakta gizli. Ve sanırım cazın verdiği sonsuz özgürlük hissinde. Çünkü Brubeck, cazın gerçekten özgürlük olduğunu düşünüyor ve bunu ısrarla vurgulayıp, cazın insanları birleştirdiğini söylüyor.

Yaşadığımız sıradan bir basın toplantısı değildi, en azından benim için. Dave Brubeck, zaman zaman karşı sorularla tam bir söyleşi ortamı yarattı çünkü. Ve özellikle de gözleri ışıldayarak anlattığı cazın altın çağına dair anıları sabaha kadar anlatsa dinlerdim. Düşünsenize karşınızda her şeyi yaşamış, görmüş gerçek bir efsane var ve birkaç saat sonra da sahnede karşımıza çıkacak ve belki de bize “Blue Rondo a la Turk”u ve “Take Five”ı çalacak…

Çaldı da. Konserin sonuna saklamıştı bu iki klasiği. Hiç sesimiz çıkmadan inanılmaz bir keyifle dinledik onu. Harika bir şeydi. Sahnede üç beyaz saçlı adam (davulda Randy Jones, alto saksofon ve flütte Bobby Militello ve tabii piyanoda Dave Brubeck) ve çaldığı ana kadar ‘genç’liğiyle dikkat çeken basda Alec Dankworth, salonu dolduran çoğu orta yaşlı dinleyiciye gerçekten unutamayacakları bir akşam armağan etti. Eskilerle başlayan konser en yeni parçalarla devam etti. En yenileri küçük hikayeleriyle sundu bize Brubeck. 58 yıldır evli olduğu eşi için yazdığı “All My Love”ı, her yıl New Port Caz Festivali’nde limana yanaşmış Queen Elisabeth II gemisinde çalışlarını ve geçen yıl 100 cazcıyı ağarlayan aynı gemiyle, sürekli çalarak Atlantik’i geçişlerinin anısına yazdığı “Crossing”i ilk kez dinledik böylece. Küçük bir aradan sonra da yine eskilere döndük. Ve “Blue Rondo”… Ve “Take Five”… Ve organizasyonun efsaneye sürprizi; küçük bir pasta… Hep bir ağızdan söylenen “Happy Birth Day To You…” Herkesin yüzünde gülümseme, efsaneye hoşçakal dedik…