Kimseye güven telkin etmeyen herkesin sevgilisi

sevinoSevin Okyay ile sohbet etmek o kadar güzel ki, anlattıkça anlatıyor. Dinlemeye doyamıyorsun. Geçmiş, bugün, epey merak uyandıran dopdolu bir yaşam. Haliyle bu sayfaların dışına taştı konuştuklarımız. O nedenle hiiiç uzatmadan sığdırabildiğimiz kadarını paylaşıyoruz sizinle…

Müzikle mi, sinemayla mı başlayayım bilemedim. Yoksa edebiyatla mı sporla mı? Hepsi çok iç içe geçmiş senin hayatında çünkü…

İstersen ben annemle başlayayım o zaman. Çünkü hepsinin düğümlendiği nokta annem. Annem hakikaten çok sıradışı bir insanmış. Bizi bütün yeni filmlere, tiyatrolara, sonra Saray’a ve Atlas’a gelen balelere bilmemnelere, klasik batı müziği, Türk müziği ve halk müziği konserlerine götürürdü. Fakat maça da götürürdü, kendi de gittiği için gençliğinde. Ve ben herkesin annesi böyle sanırdım. Meğer böyle değilmiş! Bize Allah tarafından bir nimetmiş! Onun için hepsini birden çocuk yaşta seyirci olarak yaşamımıza soktuk. Bunun hakikaten insanda hem bir birikimi oluyor hem de ne bileyim güzeli seçmeyi öğreniyorsun galiba. Annemde vardı bu bende de olduğuna inanıyorum.

Caz…

O zamanlar annem çok gitmese de, otellerde 5 Çayı diye bir muhabbet vardı. Çoğunu dinlemişimdir. Sonra Ünal ile evlendiğimde -Ünal kendi kendine tenor saks çalmayı öğrendi ve tenor saksçı oldu- ondan bana geçmiştir caz. Fitaş’ta tezgâh altından kaçak albümler alırdık; Cannonball Adderley, John Coltrane, Sony Rollins… İlk onlardan hakiki caz beslenmesi edinmişimdir. Sonra da devam etti. Ama klasik müzik de dinleyebilirim, rock da çok severim. Yine de caz bana kendi müziğimmiş gibi geliyor.

Sevin Okyay’ın genç kuşakla arası her zaman iyi. İnsanların yaşları ilerledikçe o kuşak farkı denen şeyin daha bir belirgenleştiğini görüyoruz. Biraz da yaşamdan elini eteğini çekme isteği görüyoruz. Ama Sevin Okyay da neyseki böyle bir şey yok!

Hemen ölürüm zaten! Ben sana öyle söyleyeyim. Bir hafta hiçbir şey yapmadan evde kalmayı denedim. Böyle gecelikle olmasa bile benzer ev kılıklarıyla salak salak dolaşıyorum, şöyle yatsam hemen daralıyorum… Bu ne ya! Çık hemen at kendini sokağa, derhal çalışmaya başla! Bilmiyorum bana iyi geliyor çalışmak. Çok güzel bir gençlik dönemi var, onu çok seviyorum. Açık oldukları, biraz isyan da var içinde falan… 20’lerin başından söz ediyorum. 25’inden sonra biraz kartlaşıyorlar doğruyu söylemek gerekirse.

İster istemez daha olgun bir duruş geliyor galiba…

Ama o da bir tercih biliyor musun? Tercih etmeyebilirsin! Benim gibi bir noktada dönebilirsin. Bana empoze edileni yapmayacağım diyebilirsin. Herhalde şu zamanda çok uluslu olması gereken -ama tabii bizim zamanımızda asil Türk şirketleriydi- şirketlerden birinden çok iyi bir emeklilik maaşıyla emekli olmuş ve dünyaları doğrultmuş, keyfime bakıyor da olabilirdim. Ama hiçbir zaman böyle bir şeyi seçmedim. Ayrıca beceremezdim de! Çünkü hiç kendime ait hissetmedim. İtimat telkin etmiyorum! Mesela kapısından içeri birilerinin alınmama olasığı olan bir yer varsa beni almazlar! Radikal için iş görüşmesi yapmaya gittiğimde danışamada duran bir sarışın hanım vardır, artık emekli oldu galiba… Benim üstümü aradı yahu! “Üstümü niye arıyorsunuz?” dedim. “Efendim adet böyle,” dedi. Öyle yalan ki! Mesela bir mağazaya girdiğimde, kibar da bir mağazaysa şöyle demek geçiyor içimden; “Ya görünüşüme bakmayın, ben iyi bir müşteriyimdir aslında!” Çünkü bir kovup dışarı atmadıkları kalıyor. Hiç annem de babam da böyle değildi, ikisi de saygı uyandıran insanlardı. Ama ben öyle değilim işte!


sevino2Peki basın sektörüne nasıl geçtin?

Şöyle oldu; Hür Yayın’a iş yapıyordum. Adnan Semih Yazıcıoğlu, Selahattin Hilâv, Doğan Hızlan üçlüsünün kurduğu yayınevi. Selahattin Hilâv’ı tanıyordum. O da Politika’da çalışmaya başlamıştı. Onu ziyarete gittim Politika’ya. Çok hoşuma gitti. Mustafa’ya (Gürsel) “Ben burada çalışayım” dedim. “İyi çalış,” dedi. İşte öyle başladım. Çok da memnundum kültür sanattan. Mustafa sinema seviyordu. Festivallere gidiyordu. O olmadığında ben sorumlu oluyordum sayfadan ve tam da ezilecek acemi bir tipim olduğu için mahvetti beni bu sanatçı tayfası. Ne kaprisler, ne azarlar, geberttiler beni. Ben de “Tamam abi bu iş bitmiştir,” dedim. Demirtaş Ceyhun vardı o sıralar gazetenin başında, gittim dedim ki ona “Sanattan ve sanatçılardan nefret ediyorum ve beni başka bir bölüme almazsanız gidiyorum.” “Hangi bölümü istiyorsun?” dedi. “İşçi,” dedim. “Peki,” dedi ve Cahit’in (Düzel) yanına verdi beni. O sırada da işçi muhabiri sahiden lazım. Çünkü her tarafta grev ve direniş var. Sonra öğrenci olaylarına da sen bak dediler. Ardından belediye işlerini de verdiler bana. Şevki’ye de (Adalı) yardım ediyordum dış haberde. Haluk da (Şahin) eksik olmasın tefrikalar veriyordu durmadan. Tamamen manyak bir şekilde çalışıyordum yani, ama çok mutluydum. Basında en mutlu olduğum yerlerden biridir Politika.

Ama o bir virüs işte, bulaştı sana ve devam etti böylece, değil mi?

Tabii, bulaştı. Politika’dan sonra Ayrıntılı Haber’e gittik. Sonra da Dünya’ya girdim galiba. Sırasını da hiç bilmiyorum. Dünya gazetesinde epey çalıştım ama, Abdullah Gelgeç zamanıydı. Hürriyet’te Hürgün’de çalıştım. Ama Hürgün’den önce Milliyet’te Enis’lerle (Batur) çalıştım. O sırada Türkçe ve İngilizce bilen birini arıyorlardı. Beni çağırmışlar. Ben de bunların nasıl bir şey olduklarını bilmediğim için gri beyaz pötikareli bir döpiyesim vardı, onu giydim. Makyaj yaptım. Gittim. Enis’in beni hiç gözü tutmamış ilk gördüğünde hep söyler. Diyorum sana, beni kimsenin gözü tutmaz!

Makyaj yapınca da olmadı yani!

Ne yapsam tutmaz! Enis bir şey verdi bana, “Şunu çevir,” diye. Ben de baktım, bir sözlük aldım yanıma ve yazmaya başladım. Sonradan Cumhuriyet’teki bir yazısında yazmış; yanlış anladığımı düşünerek “Tape edilmesini değil, çevirilmesini istiyorum,” demiş bana. “Beni aptal bulduğunu belirten bir bakışla bana baktı ve ‘ben de çeviriyorum zaten’ dedi,” diye yazmış. Bu seferde kimbilir nasıl saçmalamıştır diye düşünmüş. Ondan sonra yazıyı okumuş ve Ömer’e (Madra) bağırmış; “Türkçe bilen birini bulduk!” Çok uzun bir çalışma dönemimiz oldu; Enis, Ömer ve Oruç (Aruoba) ile. Orası da mutlu bir yerdi ve sinema yazarlığına da orada başladım.

Öyle mi?

Tabii, Enis’in zoruyla başladım. 1984 yılı festivalin çok iyi bir yılıydı. Bunlar gidiyordu ve üç dört günde bir bir filmi yazıyorlardı. Ben de gidiyordum ve kaçıyor, kaçıyor filmlere gidiyor ama hiçbir faydası yok müesseseye bunun diye beni işten atacaklar sonunda dedim. “Ve Gemi Gidiyor”a gidecektim. Ömer’le akşamdan anlaştım, “Benim yerime yazar mısın?” dedim. Düşündü epey, “Yazarım,” dedi. Ama ertesi gün yazamayacağını söyledi. Sonra Enis bana “Sen niye yazamayacakmışsın? Çocukluğundan beri bir dolu film izlemişsin,” şudur budur diye bağırıp çağırdı. Ben de böylece hayatımın ilk film eleştirisini yazmak durumunda kaldım. Ama baskıya girmeden önce baktılar tabii. Enis filmi de görmüş, “İyi olmuş,” dediler. Böyle başladı işte sinema yazıları. Tamamen Enis Batur’un hediyesidir yani.

Milliyet yılları…

Evet. 1984. Politika ’75. Çevirmenlik de ya ’63 ya ’64. Çok da emin değilim.

Çevirmenlik basından önce yani. Ama Sevin Okyay’ın çevirmenliğini herkes Harry Potter ile öğrendi ya da konuşur oldu.

Tabii canım, deli misin? Üstelik de Kutlukhan (Kutlu) ile birlikte yaptık çevirileri. Sadece ilk kitapta adı yoktur. Sonra geri kalanını da bizim yapacağımız kesinleşince ikimizin de adını koymaya başladılar. Benim kadar emeği vardır Kutlukhan’ın. Hatta herkesin çok beğendiği deyimlerin çoğu onundur. Hiç sevmez böyle basınmış, şuymuş buymuş göz önünde olmayı. Sanki ben çok bayılıyormuşum gibi hep ben gittim bu tanıtım toplantılarına. Bu yüzden de kitaplar hep benimle birlikte anılıyor. Harry Potter zor bir çeviridir, ancak daha zor çevirliler yapmışlığımız da vardır. Mesela Manguel ile Guadalupi’nin “Hayali Yerler Sözlüğü” daha zordu. 3,5 yılımızı almıştı, tek bir kitap! Ama Harry yükselen bir dalga tabii. Dışarda çok sattı, burda da çok sattı.

O zaman buradan çocuklarla çalışma duruma girelim biraz.

Which çocuk? Bizim çocuk?

E, tabii. Elif için ‘patronum’ diyorsun. Kutlukhan ile çeviriler yapıyorsun…

Kutlukhan’ın başını ben yaktım! Onu “Ne nerede?”ye aldım, ama Elif (Kutlu) kendi başını yaktı. Onun için ondan bir sorumluluk duymuyorum. Ama Radikal’de çok iyi çalışmıştık gerçekten kültür sanat sayfasında. Aslında Radikal’de Elif Cumartesi günleri çıkan sinema ekinin editörüydü. Elif’le çok kolay çalışırım, çünkü bende olmayan ne varsa Elif’de var. Yöneticidir bir defa. Organizatördür. Daima ona emanet edebilirim yaptığım bir işi. Elif okuyacaksa sonradan çok daha rahat çalışırım. Kutlukhan ile de çeviri yapmak çok zor bir şey hakikaten. Şu masa başında birbirimizi gebertmek istediğimiz anlar olmuştur. Tabii bu genelde birbirimizin yaptığı bölümleri okuyup fikir beyan ettiğimiz sırada oluyordu. Kutlukhan aslında benim redaktör olarak tercihimdir. Çünkü çok titiz bir redaktördür. Bir de çok hakimdir her şeye. Çocukluğundan beri böyle bir mahluktu.

sevino3Ödüllere gelelim…

Onlar çok komik bir şey oldu ya…

Nasıl komik oldu?

İlk önce Uçan Süpürge var; Sevna’nın her zaman altını çizerek belirttiği gibi ‘kıymeti en fazla bilen kişiler’ olarak. Sonra Eskişehir’den aldım. Sonra İKSV’den, SİYAD’dan, İkinci El Film Festivali’nden. Bir de plaketler mlaketler var öyle sağda solda duruyor ama… Şuraya diyorum, hani kadınların vardır ya şöyle camlı vitrinleri onlardan yaptırayım. Zavallılar hakikaten sefil durumda.

Anlaşıldı. Gelelim spora… Genel olarak sporu sevdiğini biliyoruz, ama sanki basketbol biraz ayrılıyor. Öyle mi?

Atletizmi daha çok seviyorum şimdi.

Şimdi?

Evet evet şimdi. Tarafsız ve spor yapmayan bir insan olarak atletizm ve voleybolu daha çok seviyorum şimdi. Basketbolu çok severim ama, evet ayrılır diğerlerinden. Ama biz bütün Cumartesi, Pazar, sabahtan akşama kadar basketbol izlerdik. O yüzden ben Spor Sergi Sarayı’nın yerine başka bir şey yapılmasını hiç hazmedemedim. Abdi İpekçi’den de hep nefret ettim. Hâlâ da ediyorum.

Sohbet harika, ama bitirdik galiba. Karga’ya da bekleriz…

Yahu ben Karga’yı ne zaman öğrendim biliyor musunuz? 3 ay önce.

Şaka yapıyorsun!

Murat Lu ve Ahmet Özgür bana hep Karga’da randevu veriyorlar. Bende bunlara tarif edin diyorum. Her seferinde tarif ediyorlar, Reks’in yanındaki sokak diye. Ben birkaç kere geçtim o sokaktan. Acemilik sevmediğim için, böyle ellerim arkamda ıslık çalar gibi baktım hep. Ama o namussuz Karga anlaşılmıyor ki!

Tabelası yok evet.

Tabelası yok! Tepede bir Karga varmış. O ne be! O kargayı ben görür müyüm orada? Bir de akşamüzeri vakti. Hayret verici bir şey. En sonunda bizim FABİSAD’çılarla (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatçıları Derneği) ile gittik. Barış (Müstecaplıoğlu) “Abla Karga’da söyleşi var,” dedi. Bende “Oğlum ben Karga’yı bulamıyorum,” dedim. “Nasıl yani bulamıyorsun?” dedi. Dedim ki “Bulamıyorum yani. Bu kadar basit!” “Baktın mı o sokağa,” dedi. “O sokaktan ben 50 kere geçmişimdir,” dedim. Kimseye de sormuyorum. Böyle de bir şövalyeliğimiz var! Ben böyle Taksim’de dolmuş durağı arayarak, kimseye sormadan 1,5 saat dolaştığımı bilirim. Sonra onlarla dışarda buluştuk. Barış götürdü beni Karga’ya. “Burası mı?” dedim, “100 kere geçmişimdir önünden.”

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Nisan 2013 sayısında yayımlanmıştır. 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s