Yazı kategorisi: ille de müzik

‘Başka’ Selen…

selen“Ben ulaşmak istediğim seviye müzisyenliğe ulaşana kadar ömrümü harcayacağımı tahmin ediyorum. Daha küçüklüğümde başka hiçbir ‘şey’ olmak istememiş olduğum düşünülürse bu duruma arkamı dönüp gidecek de değilim. Müzik bu anlamda tüm bir evren olarak benim varlığımda vuku buluyor. Müzik aşk da demek, spor da, edebiyat da, sevişmek de, içki içmek de, konuşmak da, uyumak da… Yani bir yaşam çemberi olarak müzik var.” Bu sözler sahibi Selen Gülün hakkında epey şey anlatıyor bence. O nedenle tıpkı birkaç ay önce çıkan “Başka” albümü gibi Selen’in başka başka albümlerini, projelerini konuşmadan önce aklımızın bir köşesinde bu sözlerin yer etmesi iyi oldu diye düşünüyorum…

Yıllar önce,  Just About Jazz albümü sıralarıydı sanırım, “şarkı sözü yazıp caz yapabilir miyim?” meselesine kafa yoruyordun. Ben, senin adına ille de caz demeden ve hiçbir şeyi klişeleştirmeden yapmak istediğin bu müziğe ulaşabildiğini düşünüyorum açıkçası.  Basbayağı da ‘caz’ yaparak  üstelik… Sen ne düşünüyorsun hem yazıp hem söyleyip hem çalmak serüveninle ilgili?

O zamandan bu zamana müzik yazmak ve çalmak eylemi ile çok benzer ilişkiler kuruyor olduğumu farkettim. Müzik tarihine ya da şimdi ortama bile bakarsan, bu ikisini aynı şiddette yapmayı seven insanların azlığı dikkat çeker. Çünkü aslında çoğunlukla başka eylemler olarak algılanıyor. Öyle de uygulanıyor. Ben aslında doğaçlama çalmayı kendimle öğrenmeye başladım. Biraz ihtiyaçtan oldu. Baktım Beethoven, Mozart, Schubert harika, ama çalışıyorum çalışıyorum olmuyor! “Benim derdim müzikte başka galiba,” dedim. Bunun bir avantajı olduğuna da sonra uyandım. Kendi kendini yazıyorsun, kendini çalıyorsun demek. Benim çalışımda başlangıç, gelişme, sonuç varmış, zamanla onu anladım. Hep bir besteci gibi hissedip, düşünüp, çalıyorum. Demek ki benim için her şeyden önemlisi kendini ifade etmek; olduğu gibi, saklamadan etmeden. Bunu da insan çok zor becerebiliyor, öyle çat diye hemen olmuyor.  Birbirinden farklı bir sürü albüm yapmamın nedeni de bu. Herhangi bir tarafımı daha fazla yaşadığım, dönemsel müzisyenlik hallerim var. Mesela Trio çalayım, bir boşluk, serbestlik, hoşluk olsun müzikte. Her türlü etkileşim, paylaşım açık olsun sahnede. Sonra o tarafım tatmin olmaya başlayınca şarkılar ortaya çıkmaya başlıyor. Bu sefer bunları ne yapmalıyım diye düşünüyorum. Bir yandan solo keman için eser yazıyorum. Yani bütün taraflarımla barıştım diyebilirim. O kadar da zor olmadı zaten, eğsen büksen beni sağım, solum, önüm, arkam müzik.

Yazmak, söylemek, çalmak diyince tek tabanca olmayı seviyorsun gibi tınlıyor. Ama ben senin her zaman müzisyen arkadaşlarınla takılmayı, üretmeyi, birbirinizden etkilenmeyi sevdiğini –ve hatta tercih ettiğini- biliyorum. Biraz bu birlikte olma ve üretme halini anlatır mısın?

Herkesin bir kelamı, söyleyecek bir sözü var. İlhan Mimaroğlu “Politik Müzik” başlıklı yazısında bestecinin kendine karşı aşırı sorumluluk hissettiğinden (ben bunu yapılan sanata saygı ile bağdaştırmıştım), çevrede olup bitenlerden kopuk insanlar olamayacaklarından bahsediyordu. Elbette buna karşı çıkacak bir sürü sanatçı arkadaşım olacaktır. “Aman politika benden uzak dursun” diyen müzisyen arkadaşlarımız var. Ama benim ilgilendiğim müzik, böyle bir hayat yaşamama engel oluyor. Evrende gerçekleşen hiçbir eyleme o gözle bakamıyorum, ilgisiz kalamıyorum. Bilirsin ben çok meraklı birisiyim. Faydalı bir insan olmak konusunda biraz idealistim. Kendi yaptığım işle de ilişkim böyle. Bunca senedir eğitmen olmamın ana sebelerinden birisi bu hayat görüşü. Öyle olunca da başka insanların ne dediği, ne düşündüğü benim için önemli oluyor. Ben söyleyeceğim sözü söyleyebildiğim yere kadar söyleyeyim, bakalım o muhabbet nereye götürecek bizi diye hissettiğim için de başka insanlarla paylaşmayı, birlikte üretmeyi seviyorum. Ama müziğin yol haritası bende olsun, onu da seviyorum.

“Başka”da çok fazla müzisyenin desteği var. Kalabalık bir kadro. Yaylılar ve nefeliler grubundan tanbura kadar giden bir zenginlik. Bu format yazarken de böyle miydi, yoksa stüdyo ortamının büyüsü mü?

Yaylı tanbur bana da sürpriz. O parçayı (Kul) en sona bırakmıştım, çünkü anneannemin sözleridir onlar. Hastane yatağında ölmeden birkaç hafta önce, bana bir şiirini besteleyip besteleyemeyeceğimi sordu. Vasiyet yani. Tüm parçaları kaydettik o kaldı. Duygusal engelim var, parçayı kayıda getiremiyorum. En son, “Ben bunu hem çalıp hem söyleyemeyeceğim,” dedim ve Cenk Erdoğan’a gittim “Sen çal, ben söyleyeyim,” dedim. Parçayı çok sevdi, “Ben buna bir de yaylı tanbur çalayım, sen karar ver kullanıp kullanmayacağına,” dedi. Kullanmamak ne mümkün, parça aşığını bulmuş gibi oldu. Onun dışında biz tüm albümü caz müzisyenliğine yakışır bir şekilde 2 günde kaydettik Trio olarak. Bir ekip Demirhan Baylan ve Ediz Hafızoğlu. Diğerinde Demirhan, ben ve Cengiz Baysal. Yaylı sazlar ve nefesli düzenlemelerini hangi parçalara yapacağımı biliyordum, ama yapmadım. Canlı çalım tavrını, enerjisini bekledim. Ortaya çıkınca hangilerine ne yazmak istediğim belirginleşti. İç etkileşimler bizim çalımımızda çok önemli, canlı çalıma has tatlı küçük oyunları bozmak istemedim. Akla hayale sığmaz küçük detaylarla uğraştım düzenlemelerde. Ben daha en başından albümde kimler çalacak biliyordum. Kimse de kırmadı beni, süreç tıkır tıkır işledi. Güzel dostluklar var aramızda. Sadece müzik değil açıkcası bizi bu insanlarla bir arada tutan. Zor bir iş yapıyoruz, satan bir müzik yapmıyoruz, bu düzende pazarlanabilirliği sorgulanır işler. O açıdan bakarsan birbirimize destek olmayacağız da ne yapacağız?

Blogundaki kayıt günlüklerine bakınca yine de en çok vokallerde zorlandığını görüyorum. Buna rağmen daha da üstüne gidip Elif Çağlar Muslu ile düete soyunuyorsun mesela. Vokal yeterince zorken düet nasıl bir durum?

Evet ya beni çok bozan şey sadece mikrofona şarkı söylemek. Bilen bilir eskiden profesyonel müzisyenliğe başladığım zamanlarda takip edilen bir şarkıcıydım. Cıngıllar söylerdim, Kemancı gibi klüplerde sahneye çıkardım. Ama hiçbir zaman kendimi şarkıcı olarak göremedim. Zaten 7 yaşımdan beri piyano çalıyorum, deli gibi çalışıyorum, müzikle ilişkim başka türlüydü. Toplumda kadın müzisyeni alet çalmaya değil de şarkıcı olmaya itekleyen bir düzen var. O düzenden feci şekilde rahatsız oldum. Piyanist olarak görünür olabilmek adına tamamen bıraktım şarkı söylemeyi. Berklee’ye gittiğimde kimseye söylemedim, ama Türkiye’ye döndüğümde üç sene daha dayanabildim söylemeden. Sonra “Sürprizler”i yazmaya ve Trio ile çalmaya başladım sağda solda. O zaman şarkı söylemek/piyano çalmak formatı oluştu ve çok çabuk kişiselleşti. Anladım ki benim o formatta; şarkıcı/piyanist tek bir çalgı olma halim var. Rahat ettim. Ama şartlar bize hem çalma hem söyleme imkanı sunmadı “Başka”nın kayıtlarında. O zaman benim için biraz sorunlu oluyor işte. Çünkü ben parçaları tasarlarken de konserlerde de o havayı koruyarak söylüyorum. Bayağı daha cilveli, heyecanlı, nefesli, hatta saldırgan denebilecek bir tavrım var çalıp söylerken. O ortadan kalkıyor önüme sadece mikrofon gelince. Uysallaşıp evcilleşiyorum. Tek bir enstrümana dönüşünce de en iyi bildiğim şey sade bir ses çıkarmak. Düet aslında beni rahatlatan bir şey. Elif benim eski öğrencim, kardeşim, arkadaşım, yoldaşım. Ben daha o şarkıyı yazarken onunla söylemek vardı kafamda. Şöyle iki kadının dertleşmesi, birinin diğerini teselli etmesi durumu var “Your Star” şarkısında. Onun güzel bir Amerikan aksanı var İngilizce’de, bende yok o. Beraber iyi tınlayabilmek adına ben söylerken koçluk yaptı vokalime. İşte eğitmenliğin en güzel tarafı bu. Bir gün sen, sonra onlar.

Şimdi sırada ‘başka’ bir Selen var. Küçük bir caz orkestrasının; Blueband’in lideri olarak şarkıcı/piyanist Selen Gülün. Sonra? Sonrasını göreceğiz…

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Ağuslül 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Reklamlar