Engelliliği anlatmak…

Önce sakattı, sonra özürlü oldu, şimdi de engelli. Tanımlaması ne olursa olsun yaşamımızın içinde sağlıklı bir şekilde konumlandıramadığımız, yaşamın kendisi kadar doğal canlılar, insanlar. Varlar, yaşamımızdalar, ama yok saymayı, görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Onlarla temas kurmaya çekiniyoruz. Çünkü bunu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz, korkuyoruz. Ben tanımsal değişimi bile sorunlu görüyorum. En dolaysız, doğru tanımın sakat olduğunu düşünüyorum. Peki neden sakat demek bu kadar zor? Onları incitmemek için mi acaba? Bence meseleyi inceltme ihtiyacımızdan bu değişim. İnceltip normalleştirmeye çalışma gayretinden. Ancak, normalleşme kabullenmekle başlar ve biz tanımlamayı kendimizce incelterek meseleyi kabullenmiş olmuyoruz ne yazık ki! Sakatlar bize ‘normal’ dediğinde inciniyor muyuz? Ben inciniyorum açıkçası. Çünkü normal çok görece bir tanım. Ama sakatın hiçbir görece yanı yok!

Bodoslama girdim konuya. Ama size tanıtmak için okuduğum kitap, geçenlerde okuduğum sakat biriyle yapılmış söyleşinin üstüne gelince süratle aklıma takılanları döktüm ortaya. Çünkü aslında yapmamız gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda daha fazla konuşmak, tartışmak, yazmak…

dogum-gunu-armagani-kapakOysa ülkemizde bu konu üzerine -hadi çocuklar için diye sınırlayayım- yazılmış kitaplar bile bir elin parmaklarını geçmiyor. O nedenle Erol Büyükmeriç’in yazdığı, Serap Deliorman’ın resimlediği kitabı çok önemli buluyorum. Okumaya yeni başlayan çocuklar için kaleme alınmış “Doğum Günü Armağanı” adlı kitap, gözleri görmeyen Arda’nın annesiyle birlikte doğum gününe hazırlandığı kısa bir zaman dilimini ele alıyor. Anne oğluna aldığı hediyeyi onun erişemeyeceği bir yere kaldırarak pastayı almak için evden çıkıyor. Arda kedisi Sarman ile birlikte annesini beklerken kendini kitap okuyarak oyalamaya çalışıyor, ancak aklı hediyesinde olduğu için kendi çapında minik bir maceraya atılmaya karar veriyor.

Erol Büyükmeriç sıradan bir anne oğul ilişkisi kurgulamış hikâyesinde. Arda’nın kör olmasının onu bizden çok da farklı yapmadığını, bunun olağan bir durum olduğunu anlatmaya çalışmış. Yazarın bu olağanlaştırma gayretinden dolayı hiçbir şekilde Arda’nın kör olduğu belirtilmemiş. Körlerin dokunma ve ses duyularının gelişkinliğine vurgu yaparak Arda’nın durumunu aktarmaya çalışmış. En büyük ipucu Arda’nın Barille alfabesi (Körler alfabesi) ile yazılmış kitaplar okuması. Ancak kitabın hedef kitlesi düşünülecek olursa, biraz ‘soyut’ kalmış bu yaklaşım. Serap Deliorman kör bir insanın bakışlarını gayet iyi resmetmiş, ancak yine hedef kitlenin Arda’nın herhangi bir çocuktan farkını anlaması çok güç. Tüm bu olağanlaştıma çabası meselenin üstünü örtmüş ve anlaşılması zor bir hale getirmiş neredeyse.

Bu kaygılarla kitabı 9 yaşındaki oğluma okuttum. İlk önce Arda’nın okuduğu kitaplar bir soru işareti yarattı, ancak kitabın sonunda Arda’nın “Anneciğim ben görürüm!” sözüne dek tam da anlayamadı meseleyi. “Çocuk kör mü?” diye sordu yüzünde “niye bunu en baştan söylemiyor ki” ifadesiyle…

“Doğum Günü Armağanı” belli ki üzerinde epey düşünülerek, emek verilerek yazılmış, resmedilmiş iyi niyetli bir kitap. Yazar da çizer de en başta anlatmaya çalıştığım gibi, bu meselenin yaşamımızın doğal bir parçası olması gerekliliğinden, “ağaç yaşken eğilir” diyerek yola çıkmışlar. Ama o ağacın sakat ağaçlarla karşılaşma olasılığı bu kadar düşükken, o sakat ağaçların davranışlarına, yaşamlarına bu kadar uzakken, sezgileri ne kadar güçlü olursa olsun bu anlatım ‘soyut’ kalmış. Yine de bu yolda oldukça değerli bir çaba…

Bu yazı ilk kez İyi Kitap‘ın Şubat 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar