Kim Geliyor Pırasa Prensin Peşinden?

Çocuk edebiyatında yemek kültürü meselesinin peşine düşmek fikri epey eğlenceli ve merak uyandırıcı. Tabii çocuk ve yemek sözcükleri yanyana gelince yaşamsal pratikler geliyor hemen aklıma ve çocuk edebiyatında yemek kültürünün izlerini sürerken bu yaşamsal/gerçekçi pratikler meseleye daha derinlemesine bakma ihtiyacını doğuruyor. Çünkü; anneler için çocukların iştahlı olması, yemek seçmemesi en birincil meselelerden biri. Mızmızlanmadan, seçmeden, severek yiyen çocuk bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey. Ama biliyoruz ki tüm çocuklar böyle değil, ayrıca en sorunsuzu bile dönem dönem daha ‘seçici’, muzur veya iştahsız olabiliyor.

pirinclapasiOğlum yemek yemeyi, yapmayı, farklı tadları keşfetmeyi seven bir çocuk olduğu halde zaman zaman ben de sıkıntı yaşadım. Farklı tadlara hem açık hem de “yemeyeceğim” dediği zaman ne yapsanız kararından vazgeçiremediğiniz bir çocuk olduğu için küçük hilelere başvurdum hep. Herkesin hilesi -yaratıcılığı ya da hayalgücü demeliyim aslında- kendine, benimki hep masallar oldu. Hiçbir yeşil sebzeyi –ıspanak, semizotu, ısırgan otu vs.- yemeyince sihirli bir orman çorbası yapmak durumunda kaldım mesela. Çorbanın içine koyduğum yeşil iksir bazen makarnalarımıza da sos oldu. Pirincin içine bir şeyler karıştırmayı seven biri olarak, sadece şehriyeli pilav yiyen oğlumu kırmızı, turuncu, sarı masal pilavları ile buluşturdum. Tabaklarımız masalın gerçeğe bürünmüş halleri oldu. Doğrusu mutfaktaki becerimden daha çok işime yaradı uydurduğum masallar…

Zaten sadece mutfakta değil, yaşamın her anında masallar ya da okuduğumuz kitaplar bana yardımcı oldu. Oğlumun kafasına takılan ve aşmakta zorlandığım bazı zor anlarda çocuk kitaplarındaki kahramanların meseleye yaklaşımlarına başvurdum açıkçası. O nedenle yemekle ilgili sorunu olan çocuklar için de bunun bir çözüm olabileceğini –kendi deneyimlerimden de yola çıkarak- düşünmüşümdür hep. Çünkü çocuk, özellikle de sevdiği, arkadaşı bellediği kahramanların davranış biçimlerini önemser, onu örnek alır ve filmlerdeki, kitaplardaki kahramanlar bu konularda hayat kurtarıcı olabilirler gerçekten. Temel Reis sayesinde kaç çocuk ıspanak yemeye başlamıştır bir düşünsenize?… Çocuklar için yemek tarifleri içeren kitaplardan çok daha hayati olduğunu düşünüyorum bu konunun. O nedenle elimdeki yemekle ilintili çocuk kitaplarını okurken böyle bir ihtiyacı karşılıyor mu sorusu aklımın bir köşesindeydi. Ancak sorunun yanıtını hemen vermeyeceğim. Çok azında yemeğin başrolde bazılarında ise fonda olduğu seçtiğim kitaplara değinirken yanıtı siz de bulacaksınız zaten.

Kitaplara başrolde yemek olanlarla başlayalım. Önce en küçükler… Feridun Oral’ın hem yazıp hem resimlediği “Pirinç Lapası ve Küçük Ejderha”, her gün aynı yemeği yemekten bıkan ve kendi yemeğini seçmek için ormanda yürüyüşe çıkan küçük ejderhanın türlü nedenlerle ulaşamadığı leziz keşiflerini anlatıyor. Bu tad arayışı bir yana, kitap aslında küçük bir dokunuşun her zaman yediğimiz bir yemeği bile nasıl tatlandırabileceğinin ipucunu veriyor.

devsalgamAleksei Tolstoy’un tekerleme tadındaki “Dev Şalgam”ı, Niamh Sharkey’in davetkâr resimleriyle çocukları hooop topraktan çıkmak istemeyen koca şalgamın peşine takıyor. Şalgam bizim pek de meraklısı olduğumuz, mutfağımızda sıkça kullandığımız bir sebze değil, ama kitaptaki şalgam çorbasının kokusunu hissetmemek de mümkün değil. Ben annelerin yerinde olsam hemen bu fırsatı değerlendirirdim.

Christine Nöstlinger’in Küçük Korsan serisinden “Küçük Korsan İşbaşında”sı yemek yapabilmenin önemine değiniyor. “Ratatouille/Ratatuy”un meşhur aşçısı “Herkes yemek yapabilir,” diyordu, ama bu gemideki herkes yemek yapamıyor. Babadan oğula geçen korsanlık mesleğini öğrenmek için babasıyla denizlere açılan, ancak gönlünde yatan meslek aşçılık olan Leo, geminin aşçısı denize düşünce bir fırsat yakalıyor. Tabii bunu babaya söylemek kolay değil. Neyse ki açlıktan ölmek kederden ölmekten daha iyi olabilir ve lezzetli bir yemeğin yerini hiçbir şey tutamaz!

Şimdi biraz büyütelim yaşları, çok değil ama. Çocukların çok sevdiği, aslında biz büyüklerin de hiçbir zaman hayır diyemediği abur cuburlarla devam edeceğiz bundan sonra. Çünkü her ne kadar konumuz ‘yemek’ olsa da, “Dev Şalgam” ve “Pirinç Lapası ve Küçük Ejderha” dışında elimizdeki kitaplar daha çok çikolata, dondurma, bisküvi, şekerleme gibi abur cuburlara odaklanmış. Bu vazgeçilmez çocuk lezzetlerine kim kayıtsız kalabilir ki? Alexander McCall Smith kendini alamayıp bir seri bile yazmış bu konuda. Dört kitaplık bir Abur Cubur Serisi; “Patlamış Mısır Korsanları”, “Halka Çörek Zinciri”, “Balonlu Sakız Ağacı” ve “Çubuk Makarna Düğümü”. Oğlumun bu seriye bayıldığını söylememe gerek var mı bilmiyorum. Bir anne olarak beni soruyorsanız, ben de çok sevdim bu kitapları. Çünkü her biri abur cuburlarla çocuklara dayanışmayı, arkadaşlığı, cesareti ve konumuz gereği bizim için daha önemlisi, üretim ve sağlıklı beslenmeyi anlatıyor çaktırmadan. Bir makarna tutkunu olarak serideki favorim “Çubuk Makarna Düğümü”. Çünkü bu kitap makarnanın dayanılmaz bir lezzet olduğunun altını kalın kalın çizmekle kalmıyor, ‘takıntılı’ derecede sağlıklı yiyeceklerle beslenmenin yaratacağı dengesizliğe de dikkatimizi çekiyor. “Ağız sulandıran yemeğin yalnızca kokusu bile çocuklara yetmişti, ama tadı, verdiği duygu, hele o uzun uzun biçimi… işte, bunu tanımlayabilecek yeterli uzunlukta bir sözcük yoktu,” diyor yazar çocukların makarnayı ilk yedikleri anı tanımlarken. Gerçekten domates ya da kıyma soslu nefis bir çubuk makarnaya hangi çocuk hayır diyebilir ki? Siz diyebilir misiniz? Yok, illaki sebze diyorsanız ıspanaklı sosu da deneyebilirsiniz pekâla…

CUBUK.MAKARNA.DUGUMUEvet, tatlı abur cuburlarla devam ediyoruz. Benim en bayıldığım Gianni Rodari’nin dondurmadan sarayı, çikolata yolu ve badem şekeri yağmuru mesela. Hepsi de Rodari’nin “Telefonda Masallar”ındaki ağız sulandıran, kısacık masalları. Aynı kitapta Apollonia’nın reçellerinin tadına bakıyor, yiyecek krallığının çöküşüne sahne oluyor, kız kardeşinin düğün yemeği için tavşan avlamaya çıkan talihsiz avcının başına gelenleri de gülümseyerek okuyoruz. “Sarayın çatısı kaymaktı, bacaların dumanı pamuk helvaydı. Geri kalan her şey dondurmaydı: Dondurmadan kapılar, dondurmadan duvarlar, dondurmadan mobilyalar. (…) Belediyeden bir bekçi, bir an bir pencerenin eridiğini fark etti. Camlar çilekli dondurmadandı ve pempe pervazlarda eriyorlardı. ‘Çabuk’ diye bağırdı bekçi, ‘Daha çabuk!’ Ve herkes bu şahaserin bir damlasını bile ziyan etmemek için daha hızlı yalamaya başladı.” Yatmadan önce bir çocuğa bundan daha leziz bir masal okunabilir mi? Bir çocuk için dondurmalı rüyalarla dalınan bir uykudan daha güzel ne olabilir?

Açıkçası Rodari’nin çikolatalı, dondurmalı dünyaları Roald Dahl’ın “Çarli’nin Çikolata Fabrikası”ndan daha çekici geliyor bana. Ne olsa Willy Wonka tuhaf bir adam ve o mis kokulu, dayanılmaz çikolata fabrikasında çocukların başlarına gelenleri okuyunca –evet biraz da hak ediyorlar bu arsız çocuklar başlarına gelenleri ama- çaktırmadan uzaklaşmak istiyorum ben o diyardan. Hoş sevgili Çarli’nin hatırına –her seferinde- sonuna kadar kalıyoruz o acayip fabrikada: “Aşağıda uzanan şirin bir vadi görünüyordu. Vadinin iki yanı yemyeşil çimenlikti ve ortasından kahverengi bir nehir akıyordu. (…) Nehrin kıyısında ağaçlar ve çalılar uzanıyordu –yerlere kadar yatmış söğüt ağaçları ve kızılağaçlar ve pembe, kırmızı ve mor renkli çiçekleriyle açelyaya benzer bitki kümeleri, çimenlerin arasında ise binlerce düğün çiçeği vardı. Bay Wonka dans ederek ve altın toplu bastonuyla büyük kahverengi nehri göstererek, ‘Nehrin her damlası en iyi kalitede eritilmiş sıcak çikolatadır. Tüm ülkedeki banyo küvetlerini dolduracak kadar çikolata var nehirde! Ve bütün yüzme havuzlarını! Fevkalade bir şey değil mi? Ya şu borularıma bakın! Çikolatayı emerler ve fabrikanın hangi odasında çikolataya gereksinim varsa oraya taşırlar. Saatte binlerce galon sevgili çocuklarım!”

Elimdeki yemekle ilintili çocuk kitapları bu kadar. Zaten engin bir deniz de değil bu alan, hepi topu bir çanta kitap işte ve anladığınız gibi sözünü ettiğim kitapların hiçbiri benim sorumun yanıtı olamıyor. Çocuklara baharatların büyüleyici dünyasını açacak ya da sebzelerin gizemli güçlerini fısıldayacak kitaplar değil hiçbiri. Hayalgücü zengin, okuması keyifli, leziz kitaplar. Ama benim hayalini kurduğum, büyükler için yazılmış hikâye tadında yemek kitapları gibi; efsanelerle, yaşanmışlıklarla bezeli, yemeği tariflerinden özgürleştirilip yaşamımızın bir parçası haline getiren ve bizi yeni tadlar keşfetmeye teşvik eden kitaplar galiba ya da kahramanı pırasa olan, yani pırasa yemeye özendiren kitaplar. Olamaz mı?

Bu yazı ilk kez Yemek ve Kültür Dergisi’nin Kış 2014 sayısında yayımlanmıştır.