Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Eylemi okumak olan kahramanların kitabı

 

Amerikalı Andrew Clements çok sevdiğim yazarlardan. Her kitabına büyük bir merak duygusuyla başlıyorum şimdi neye çomak sokacak diye. İlk kitaplarından Bunun Adı Findel, Konuşmak Yok ve Karne Oyunu, ardından yazdıklarının hep önünde gerçi ama cazibesini hiç yitirmeyen bir yazar benim için.

Günışığı Kitaplığı’ndan son çıkan Kaybedenler Kulübü’ne başlarken de duygum buydu. Sayfaları çevirdikçe bu kez kahramanımız Alec’in bir ‘kitapkurdu’ ve olay ekseninin de kitaplar olduğunu anladığımda yüzümdeki gülümseme arttı itiraf edeyim -eh ne de olsa bizim alanlar. İlerledikçe Star Wars fanı anne-baba-kardeş girdi devreye ve keyif dozu arttı benim için.

Alec tüm zamanını kitap okuyarak geçiren bir 6. sınıf öğrencisi. Gerçek bir kitapkurdu bu tanımlamayı sevmese de. Derslerde, teneffüslerde, kısacası yemek yemediği, uyumadığı tüm zamanlarda kitap okuyor. Ailesi ve öğretmenleri onun okuma sevdasını çok takdir etseler de sosyal yaşamını ve derslerdeki başarısını etkilediği için kaygılılar. Bu nedenle yılın başında önlemlerini alarak derslere dahil olmazsa yaz okuluna devam etmesi gerekeceğini ve öğretmenlerinden haftalık rapor alacaklarını söyleyerek Alec’i kuşatıyorlar. Alec de derslerde kaybedeceği zamanı kazanmanın formülünü katılması gereken okul sonrası programında bir okuma kulübü kurarak geliştiriyor. Elbette bu durum büyüklerce şüpheyle karşılanıyor ve Clements kitaplarında alışık olduğumuz bir çekişme, bir kafa tutma durumu da burada başlıyor.

Alec bu kafa tutmaya kulübün adıyla başlıyor; Kaybedenler Kulübü. Kendisi gibi sadece kitap okumak isteyen bir kişiyi daha bulduğunda -Nina- kulüp resmen var oluyor ve Alec’in hiç tahmin etmediği bir süreç de başlıyor; kitapkurtları hızla çoğalıyor.

Nina’nın söylediği gibi küçümseyici bir anlamı var sanki Kaybedenler Kulübü’nün ya da kafa tutan, bir hırsız çetesi ya da motorsiklet kulübü gibi bir etki yaratan. Tahmin edebileceğiniz gibi Alec’in bu adı seçmesinin nedeni daha çok ikincisi. ‘Havalı’ değil diğerleri için kitap okumak çünkü, ‘ezik’ bir durum. Alec içinse S.E. Hinton’ın Dışarıdakiler’indeki Yağlılar çetesine dahil olmak gibi daha çok. Bir yaşam biçimi. Ama aslında tam olarak Alec’in hesapladığı gibi de değil her şey. Onun o ana dek çok da ihtiyaç duymadığı başkalarıyla ilişki kurmayı gerektiriyor kulüp başkanı olmak sonuçta. İşte Alec’in üstesinden gelmesi gereken çekişmeli durum da bu.

Clements kızışmayı arttırmak için dozunda bir zorbalık hikâyesi de sızdırmış kurgunun içine. Alec’in anaokulundan beri tanıdığı sportmen Kent’le rekabeti spor ve kitap okumayı karşı karşıya getiriyor. Böyle bir maçın galibi kim olur sizce? Neyse, boşverin tahmini, kaybedersiniz. Clements’in sırrı burada zaten, olabileceğine inandırması. Olabilir çünkü…

Ritmi, şimdi n’olacak duygusu biraz daha düşük bu kitabın. Sıkıştığı her an kitaplara sokulan Alec, ilişkilerde sorun yaşadığında, hele de karşı cinse anlayamadığı duygular beslemeye başladığında kitaplardan çok anne-babası, hatta kardeşinden destek alıyor ve bu bölümler Clements’de alışık olmadığımız bir akıl hocalığa evrilmiş azıcık. Yine akıcı, yine dozunda gerçi. Eylemi okumak olan bir kahramanla karşı karşıyayız sonuçta!

Yazar, Kaybedenler Kulübü’nde okuma sevgisini, kitapları yüceltirken genç okuyucuları hem eskilerden hem yenilerden kitaplarla çevrelemeyi de ihmal etmemiş. Alec’in elinden düşürmediği Gary Paulsen’in Balta serisinin ilk kitabı Ormanda Tek Başına’dan sıradışı sayılabilecek Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’ine Rick Riordan’ın Percy Jackson’ına dek pek çok kitaba da gönderme yapmış. Dolayısıyla kitabın arkasında meraklısı için azımsanmayacak bir okuma listesi de var.

Bu yazı ilk kez Birgün Kitap‘ta yayımlanmıştır.

Reklamlar
Yazı kategorisi: ortaya karışık

İstanbul’un bahçeleri, bostanları

bostan2

“İstanbul, habitatlarının çeşitliliğiyle birçok bitkiye ev sahipliği yapar. Florasına 2500 civarında çiçekli bitki ve eğreltinin kayıtlı olduğu İstanbul’dan yaklaşık 60 kat daha geniş alana yayılan Polonya’da bulunan bitki taksonu sayısı İstanbul’daki bitkilerin sayısıyla hemen hemen aynıdır. İstanbul’un florasında yer alan bitkilerden 40’ı Türkiye için, 23’ü ise İstanbul ve yakın çevresine endemiktir.”

Biraz zamanda yolculuğa çıktım ben bu şok edici bilgi karşısında. Şu hep duyduğumuz hasbahçelerin özelliklerine daldım. Alfred Heilbronn’a, Nebahat Gökyiğit’e, Atatürk Arboretumu’na… Hep çok sevdiğim Fenerbahçe Parkı’na alıcı gözüyle baktım ve bir yıldır benim için daha değerlenen bu parkın içindeki küçük bostanımıza…

İstanbul’un bahçelerinde, bostanlarında gezindiğim yazımın devamı manifold‘da…

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Oda Projesi, proje odası, projeksiyon odası… Proje nedir?*

2018-05-02 13.19.54

Oda Projesi 18 yıllık tarihinde ilk kez kolektif yapılarını bireysel olarak ele alarak Oda Projesi’ni sergi başlığına taşıyor Ariel Sanat’ta 2 Haziran’a dek sürecek sergide. “Oda Projesi bir sergi yapabilir mi, bu mümkün mü bilemiyorum,” diyor sergideki videolardan birinde Özge Açıkkol. Bir ‘üçüncü izleyici’, uzundur Oda Projesi’ni genelde uzaktan takip eden biri olarak ben mümkün olduğunu gördüm. Hatta bir adım ileriye gidip ilk kez fiyat etiketi olan bir üretime bile imza atmışlar Ariel için üretim sürecinde -bu duruma halen şaşırıyor olsalar da. Oda Projesi Oda Projesi’ne bakıyor ‘sergide’. Elbette kendi istedikleri kadar aralıyorlar kapıyı. Ama içeriye gireni samimiyetle karşıladıkları kesin…

Raife Polat: Oda Projesi’nin bana en ilginç gelen tarafı 18 yıllık birlikteliğiniz. Şu an bunu yaptığınız işlerden daha önemli buluyorum galiba. Çünkü bu çok zor bir şey. 3 tane kadının 18 yıl boyunca bir arada üretebilme hali gerçekten inanılmaz. O yüzden öncelikle bunu konuşmak istiyorum. En başında nasıl bir düşünceyle yola çıktınız? Nasıl başladınız, süreç içerisinde nasıl gelişti, neler oldu? Şimdi neredesiniz? Bunu sizden dinlemek istiyorum biraz.

Güneş Savaş: Bu biraz arkadaşlık gibi bir şey. İnsan ne olacağını bilmiyor. Biz hep bir atölye kiraladık kendimize Galata’da, ne olacağını bilmiyorduk diye anlatıyoruz. O kiraladığımız yerde 3 yıl sonra bir projeye dönüştü bu. Projeye dönüştüğünde de hep adım adım gördük her şeyi ve aslında dostluğumuzda da öyle. Ben herkesin bir noktada birbirine hep çok özenli davrandığını düşünüyorum. Hepimizin pek çok problemli noktaları var herkeste olduğu gibi. Ama o problemli noktalar çakıştığında biz her seferinde onu yumuşatabiliyoruz. Bence asıl kıymetli olan o.

Seçil Yersel: Bayağı farklıyız canım. Aslında o dostluk ilişkisinin temelini bir taraftan -hadi videoda demediğimi diyeyim burada- feminist bir okumayla kadın dayanışması olarak düşündüm mesela sen şimdi soruyu tersinden sorunca. Bizde üç tane şey var; dostluk ilişkisi, kadın olma hali ve mekân. Kadın olma haliyle mekân iç içe. Nefes almaya ihtiyacımızın olduğu bir mekân üzerinden çıktı bizim beraberliğimiz ve sonra bunun adı Oda Projesi’ne evrildi.

En başındaki o mekân ihtiyacını biraz açabilir misiniz?

Seçil Y: Biz o dönem ‘Erden Kosova’nın da yazmış olduğu gibi, ailelerimizle yaşayan, bir taraftan üniversiteye devam eden -Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tanıştık- genç insanlarız. Tabii o döneme geri dönüp, kafayı formatlayıp, ya biz gerçekten ne istiyorduk diye o anki ihtiyacı hatırlamak zor oluyor ama biz gerçekten kendimize ait bir atölye ortamı, anne-baba-aile ortamı dışında görece yaşayabileceğimiz, mümkün olduğunca üretebileceğimiz bir alana ihtiyaç duyuyorduk. Oda Proje’nin sonradan gelmesinin hikâyesini de mekânın kendisiyle düşünebilirsin. Çünkü aynı mahalledeki apartmanın en üst katındayız. Tabii ki herkesin çok rahat ulaşabileceği, görünür bir alan değil. Gene ev gibi bir şey. Orada iki arkadaşımız daha var; Sevinç’le Ahmet.

Güneş S: Mesela onlar gittiler işte. Atölyeyi kiralamaya beş kişi başladık. Ama hem mahalleliyle hem çocuklarla hem Galata Derneği’yle bağlantıya geçen üçümüzdük.

Seçil Y: Onlar daha bireysel üretimleri olan, hâlâ da ona odaklanmış insanlar. Bizim girişe, avlulu daireye, mahallenin yol göstermesiyle geçmemizle, oluşmuş olan ihtiyaçlar ve o çekirdek toprağa düştü ve biz açıldık aslında. Gerçekten orada köklendik. Yukarıda öyle değildi.

Güneş S: Hem kendi aramızda hem mahalleliyle bir dayanışma, karşılıklı bir destekleme, besleme, birbirinden cesaret alma hali en başından beri vardı.

Seçil Y: Farklı özelliklerin getirdiği bir durum. Birinin yaptığını diğerinin yapmaması ya da üçüncünün başka türlü yapıyor olması. Bir şey yaparken bir tür makine gibi daha işlevli olarak çalışıyorsun. Bir bünye gibi. Üçümüz aynı ihtiyaçlarda, aynı hızda, dünyaya aynı bakış açısında değildik. Belki de o sürdürmemize sebep oldu. Benim durduğum yerde Özge hadi diyordu, ikimizin durduğu yerde Güneş hadi dedi.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Bu 18 yıllık sürece baktığımızda, yolun başından çok daha farklı bir yerdesiniz. Üretime bakış açınız değişmiş olabilir. Özel yaşamınızda da değişimler var, kendi çekirdek ailenizi kurmaya evrildiniz. Ama bütün bu değişimlere rağmen biz bunu korumalıyız, sahiplenmeliyiz içgüdüsü mü vardı? Yoksa daha akışında, bakalım hayat bize ne getirir halinde miydiniz?

Güneş S: Hepimizde birden söylediklerinin hepsi, o dalgalanma hali oluyor. Çünkü zaten köklü olan dostluk olduğu için ne olursa olsun o hiçbir zaman dağılmıyor, bağ kuvvetli bir şekilde sürdüğü için bir çözünüyorsun sonra tekrar yoğunlaşabiliyorsun.

Seçil Y: Ama tabii bunun dezavantajları olabiliyor. Profesyonelliğin getirdiği mesafe alma ya da bundan sonra şu proje şuna evrilebilir gibi bir durumu pek yaşayamadık. Arşivi bir an önce toparlayıp bir kitap yapalım, ya kimse bir şey anlamıyor yaptıklarımızdan gibi edimlerimizin olmadığı anlamına geliyor. Çünkü bir iç dayanışmanın getirdiği birbirinin dilinden anlama hali var. Dolayısıyla daha nesnel ve herkes tarafından anlaşılabilecek bu bardaktır’ı; üzerinde anlaştığımız bir şeyi, evet ama bu kırılırsa başka bir şey olur, mozaik de yapılır deneyimine sahip olduğumuz için hemen oraya çekiyoruz. Benzer mekanizmalarla ürettiğimiz gazete, broşür gibi üretimlerle, insanları o şekilde evrilterek işin içine dahil ediyoruz. Ama bunun dışına çıkıp bakmayı, profesyonel bakışı genel olarak yapmadık. Kasden mi? Hayır. Mekanizmanın işlemesinin getirdiği bir şey. Ya da şimdi şimdi artık önümüze koyup, biz onu yapmışız bunu yapmışız diye daha mesafeli bakmaya başladık.

O zaman buraya, sergiye gelelim hemen… Öncelikle bu bir davet mi yoksa sizin ihtiyacınızdan doğan bir sonuç mu?

Güneş S: Bir davet. Bize şöyle bir davet geldi. Oda Projesi’ni her biriniz ayrı ayrı, kişisel bir üretim yaparak anlatın.

Seçil Y: O yüzden Erkmen’in posterinde ilk kez üçümüzün ismi ayrı ayrı yazıyor. Biz isimlerimizi hiç kullanmayız. Oda Projesi’ni kullanırız. Burada ilk kez sergi ismi olarak Oda Projesi’ni kullanıyoruz.

Oda Projesi’ne Güneş nasıl baktı, Özge nasıl baktı, Seçil nasıl baktı?

Güneş S: Biz çok uzun zamandır bir arşiv yapmaya çalışıyoruz ve bunun için sürekli buluşuyoruz. Sonra bu sergi daveti geldi ve ben de aslında oğlum Eren doğduğundan beri sürekli çizim yapıyorum. Ama o nereye gidecek ne olacak bilmiyorum. Eren doğduğundan beri sürekli dış alandayım, kırlık yerde ya da parkta ve dışarıda ağaçlar, çiçekler, böceklerle ilgilenmeye başladım. Şu ağaç ne, bu ot ne, bu böcek ne? Yani Eren’le doğayı çizmeye başladım. Olduğum anı üretmekle ilgili bir şeydi. Eren’le dışarıda, doğada olma ihtiyacı bende çok kuvvetliydi ve aynı zamanda kolektiflik duygusu da öyle. Bu Oda Projesi’yle başlayan bir şeydi ama ben zaten kolektif olmaya ihtiyacı olan biriyim. Oda Projesi bunu çok besledi diye düşünüyorum. Anne olduktan sonra da tek başıma çocuk büyütmek istemedim. Bir grup anne buldum ve düzenli olarak onlarla buluşmaya devam ettim. Sonra aynı kolektiflik ihtiyacıyla İstanbul’un yakınında bir alan kiralayacak bir aileler grubu buldum ve gerçekten bir alan kiraladık. Orada permakültür ilkeleriyle doğada çocuklarla bir sürü ortak çalışma yapılıyor. Ben öyle çok tek başıma, bağımsız ben buyum, ben sanatçıyım, ben anneyim diyecek kadar tekil bir karakter değilim. Ortaklıklara ihtiyacım var. Neyse işte, buradaki deftere geri dönersek, uzun zamandır doğa, tarım, ağaç, bitki çalışıyorum, çiziyorum, okuyorum, yazıyorum. Bir taraftan biz de arşiv yapmaya çalışıyoruz. Ben de şimdiki Güneş’le Oda Projesi’ni bir arada, paralel tutabilir miyim, bunların bir ortaklığını kurabilir miyim diye düşündüm. 28 gün boyunca hafızadan Oda Projesi projelerini anımsayacağım. Arşive bakmayacağım, bilgisayarı açmayacağım, sadece aklımda kalanlardan projeleri seçeceğim ve o gün bulduğum -genel olarak onu yapıyorum çünkü, dışarı çıkınca muhakkak bir tohum, bir yaprak, bir dal buluyorum- bir şeyin resmini yapacağım. O yüzden defterin adı “Güvenilemez Arşiv”. Yanlış hatırlayabilirim, hiç hatırlayamayabilirim, sanatçıların adını unutmuş olabilirim, tarihi karıştırabilirim, ama bu benim geri dönüp Oda Projesi’ni anımsamam ve onun üzerine yazmam olacak. Çok uzun zamandır aşmaya çalıştığımız o arşivsiz olma hali üzerine benim kendi tarzımda bakmam aslında defter.

Özge sen?

Özge A: Hep bir hatırlama mevzusu var sanıyorum ortak. Ayrı ayrı bu işleri oluşturmadan önce ortak konuşmalar yaptık sergi için ve bu konuşmalar benim yaptığım işi şekillendirdi. Bu arkadaki oda, hafıza odası… Hafıza odası mı dedik, ne dedik oraya?

Koleksiyon…

Özge A: Hah koleksiyon. Çünkü hafıza değildi tam olarak. Bu bir retrospektif sergi, bir hatırlama sergisi değil. Biz aslında “Yararsız Bir Uzam” fikrini konuşurken hep geri dönüp durduk. Dolayısıyla orada sadece mekân fotoğrafları var ve o yararsızlık fikrini aslında bulunduğumuz her mekâna yaymak fikrinden çıktı bu. O yüzden sadece mekân fotoğrafları, mekânların bir koleksiyonu diyelim. Ama tabii mekânlar üzerinden de projeleri hatırlayabilir, konuşabiliriz. Katıldığımız bir sergi, bir Kunsthalle, sanat mekânı ya da kaldığımız bir otel ya da ev, proje yaptığımız başka bir mekân… Hepsi aynı düzlemde, o yüzden hepsi siyah beyaz olarak eşitlendi. Aralarında herhangi bir hiyerarşi kurmadan, hepsinin yan yana geldiği bir alan oldu orası aslında. Hiyerarşi yoktu, çünkü gittiğimiz bir mekânla temas kurduğumuz zaman proje işlemeye başlıyor bizim için. Dolayısıyla bu bir otel odası da olsa biz oradan da proje bir şey taşıyabiliriz, yani gittiğimiz alanla ilişkiye geçme hali. İlk mekânla karşılaşıyoruz, sonra kişilerle tanışıyoruz gibi bir durum. O yüzden orada böyle bir koleksiyon var. Tamamı değil aslında, arşive dalıp, karıştırıp, ortaya çıkardığım mekânlar. Bazıları benim çektiğim fotoğraflar, ama çoğunu kimin çektiğini bile bilmediğimiz, Oda Projesi olarak kullandığımız fotoğraflar. “Yararsız Bir Uzam”a geri dönersek, Galeri’nin ana sergileme alanını ‘yararsız’ kılıp boş bıraktık. Sanki boş bıraktığında mekânla daha fazla ilişkiye geçebiliyorsun. Ne bileyim köşesini görüyorsun ya da kendi hareketini oluşturuyorsun. Duvarda bir şey asılıyken ona doğru gidiyorsun, o seni yönlendiriyor. Ama boş kaldığında serbest de kalıyorsun. Tabii ortada, merkezde metin var, ama yine de öyle olduğunu düşünüyorum. Benim anlatımımın biri bu koleksiyon odası. Bir de arşivden üç tane proje seçtim. Birisi zaten kendim için seçtiğim “Yararsız Bir Uzam”, fotoğraflar da oradan çıktı. Diğer ikisini Seçil ve Güneş’e bir tür ödev verir gibi verdim. Aslında bunların hepsi iç içe. Seçil’e daha önce yaptığımız, ‘Yer’den Mekân’a’ adlı bir mimarlık yarışması projesi vardı, onu verdim. O projeyi bu mekânda yeniden ele almasını istedim. Ana mekânı boş bırakma fikri zaten oluşmuştu ben bunları verirken. Seçil de bu mekânı kâğıt bantlarla çevreledi. Güneş’e de yine 2007-2008 yılında, İstanbul’daki, enformel diyelim, yeşil alanların farklı mahallelerden bir koleksiyonunu yapmıştık. ‘Please Don’t Step on the Green’ adlı bu projede 50 tane kart basmıştık, 50 tane yeşil durum diyelim. Ama bunlar bildiğimiz şehir planlaması dahilindeki peyzaj alanları ya da parklar değildi. Gerçekten hem yabani olarak türemiş olan…

Güneş S: Biz bunu bağımsız ve el altından gizli yürütülen bir yeşil eylemmişçesine paylaştık.

Özge A: Kartların arkasında da işte nasıl gidilir, gidince ne göreceksiniz falan gibi bilgiler yazıyordu. Bunlardan üç tanesini Güneş’e Milli Piyango bileti çektirir gibi çektirdim ve bu yerlere Güneş tekrar gitti. 10 yıl sonra ve şu anki hallerini buraya taşıdı. Güneş bunları, Seçil de çerçeveleme işini yapmış oldu cevaben.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Seçil’e gelelim o halde…

Seçil Y: Burada panoramik bir alan var; sergi alanı. Diğer sergilerde sergilemenin yapıldığı, bizim şu an “Yararsız Mekân” olarak tarif ettiğimiz yer. Norgunk ekibi, Alpagut ve Ayşe’nin, oradaki işleri yorumladıkları, bir etkileşimin sonucu olarak bu masanın arkasındaki duvara koydukları bir imge oluyor. Bu imge hep aynı boyutta ve aydıngere basılıyor. Benim panoramik fotoğraf çektiğim bir dönemim var ve burayı görünce vup ben buraya yerleşiyorum dedim. Bu fotoğraf, Oda Projesi’nin mahalle, mekân, insan, çocuklarıyla beraber o dönemi çok tarif ediyor diyemeyeceğim ama hissettiren bir imge benim için. Bu alanı görünce direkt aklıma bu fotoğraf geldi. Burada imge içine imge de koyuyorlar. Ben de Ariel’in metodunu ödünç aldım burada ve kendi imgemin içine Özge’den aldığım iki fotoğrafı yerleştirdim. Bir de video işim var. O da biraz evrildi aslında Özge’nin fark etmeden etkilemesiyle. Benim aklımda madem Ariel bizi davet ediyor, biz bilmeyelim, bize üç-dört tane soru sorun, o an o sorularla karşılaşalım ve yanıtlayalım fikri vardı. İlk senaryom buydu. Özge, ya ben çok gerilirim dedi.

Özge A: Yani nasıl kamera karşısına geçeceğim birden…

Seçil Y: Benim için de en heyecanlı faslı o aslında. O anki ifadeler sorunun cevabından daha önemli. Ama Özge olur mu hazırlanmamız lazım falan dedi. Biz bunu kendi içimizde konuşuyoruz tabii. Derken bundan bağımsız Alpagut’tan bir mail geldi, ben soruları göndereceğim ama bence bunun üstüne çalışmanız lazım diye. Ben de, Özge de zaten öyle düşünüyor diye başka bir şeye dönüştürdüm; tamam soruları bileceğiz ama cevapları birbirimizle paylaşmayacağız diye bir karar aldık. Ariel’in mekânında bu videolar bu şekilde çekildi. Bir anda bunları nasıl göstereceğim sorusuyla baş başa kaldım. Bunların üçünün peş peşe gelmesini istemedim. Üçümüz yan yana olalım istedim ve üçe böldüm görüntüyü. Hatta bir üst seviyede üçümüzün soruları aynı anda yanıtlamasını da düşündüm. Çünkü biz genelde konuşurken üst üste çok konuşuruz. Ama sonra böyle bir çözüme gittim. Biri soruyu yanıtlarken diğer iki kişinin sadece o soruyu yanıtlarken mimiklerini görüyoruz. Mesela ben konuşurken Özge’yi ya da Güneş’i izlememize de izin veriyor. Dolayısıyla aslında hem sesle hem jestlerle yanıtlıyoruz soruları ve üçümüz her durumda yan yanayız.

Ben sergiyi dolaşırken siz burada konuşuyordunuz, bir şeyi planlamaya çalışıyordunuz. Sizin fonda kalan bu konuşmalarınızın, seslerinizin, bu spontan katkının beni serginin içine daha da sürükleyen bir etkisi oldu. Sen videoyu editleme sürecini, o ses, mimikler, sessizliği anlatırken, koleksiyon odasında hiyerarşiden arındırdığınız o siyah beyaz fotoğraflara bakarken, videoları izlerken sergiden bağımsız konuşmalarınızın etkisine döndüm yine. Hani Oda Projesi çok anlaşılmıyor falan diyorsunuz ya, burada gezerken kafamda sözcükler uçuşmaya başladı benim; mekân, an, insan, o an orada olma durumu, bunu yansıtma, yorumlama, yeniden kurgulama… Oda Projesi ne yapıyor’un yanıtı bu uçuşan sözcüklerin, kavramların etrafında toplandı.

Bu sergide Oda Projesi’ni ne kadar görüyoruz? Bir davet aldınız ve her biriniz bu 18 yılın küçücük bir yansımasını yarattınız. Bir bütünü göstermek gibi derdiniz de yok zaten, ama sizi az çok takip etmiş olanlar buradaki parçaları birleştirmekte zorlanmayacaktır. Hiç bilmeyen içinse bir merak yaratacağını düşünüyorum.

Seçil Y: Oda Projesi’nin her daim kendini tekrar ettiği şey süreç odaklı oluyor olması. Burada da senin yorumun üzerine süreç tanıklığı ve bitmemişlik hissinin devam ettiğini düşündüm. Bir de hiçbir zaman hiçbir üretimde kendimizi bu kadar görünür kılmadığımız için…

Bir çeşit deşifre bu değil mi?

Güneş S: Çok zor…

Seçil Y: Deşifre gibi de düşünülebilir ya da böylesi uzun bir sürecin bir noktasında yapılabilecek bir hareket bu. Alpagutlar üç tane ayna verip bir bak dediler. Şimdi bu arşiv mantığıyla da aynı şey bir yerde. Bizim arşiv işine girmemiz, hadi artık bunları kategorize edelim, işte artık web sitesi, kitap, kronolojiler yapalım dememiz, bunun bunca yıl sonra ihtiyacını duyuyor olmamız da enteresan. Bu da bir çeşit kendimize dönüp bakma eylemi. Zaten Alpagutlar Oda Projesi ne yapıyor dediğinde, biz uzun zamandır arşivle uğraşıyorduk. Sergi bunun üstüne geldi.

 

2018-05-02 14.50.46

Seçil senin bir de Özge’nin verdiği ödevin var…

Seçil Y: Şu ‘Yararsız Mekân’ meselesi… Orada şöyle bir şey var aslında; boş bırakmaya ve mekânların kullanımına üçümüz karar verdik. Bunu dedikten sonra, Özge yarışma metnine cevap vermemi istedi. Bende hiç okumamışsın gibi şu metni bir oku önce dedim kendime. Çünkü bu metinde şöyle bir hareket var. Normalde mimarlık yarışmalarında boş ve üzerinde düşünülmemiş bir alan vardır, mimara şöyle bir şey istiyorum bunu gerçekleştir dersin. Ne deniyor ona?

Güneş S: Şartname.

Seçil Y: Biz bu metinde, hazırladığımız şartnamede, mahallede olagelen yaşantının yazıldığı, iklimi budur, mimari yapısı budur -yine tersinden- o alanı bir mimari şartname diliyle tarif edip, mimarlara bitmiş ve süregelen bir mahalle için ne yapabilirsiniz diyen bir challenge yaptık.

Güneş S: Üstelik de yeni bir yapı yapmamak da vardı şartnamede.

Seçil Y: Ama eklemeler yapabiliyorlardı. Burada hepimizi ve mahalleliyi de bence şaşırtan sonuç Tolga Adanır’ın sunumunun kazanması oldu. Herkes maketlerini yapmış, hazırlıklarını tamamlamış. O böyle elini kolunu sallayarak geldi. Jüri de mahalleli, içeride videosu da var. Tolga sunumunda siz burada zaten en iyisini yapıyorsunuz dedi mahalleliye. Ben mimar olarak ancak size eşlik edebilirim, yapmak istediğiniz bir şey varsa yardımcı olabilirim dedi ve birinci oldu. Ben işte bu şartnameyi okudum ilk. Hiçbir şey yok kafamda. Sonra bir an ben bu metni Ariel sergi mekânıyla birleştirdiğimde ne çıkar ortaya diye düşündüm. Yani aynen mahalledeki gibi, orada bir yarışma ve onun şartnamesi vardı. Burada da bir galeri var, kullanıcısı belli, tüketicisi belli. İşte bu noktada herhalde çaktırmadan Tolga girdi devreye. Ariel üzerinden şartnameyi yorumladığımda, buranın kendi planını ona geri iade etmek istedim. Burada sınır olarak gördüğümüz, o mekânın kendisi aslında ve o mekânı kendisine teslim etmek. Üzerine ortak düşündüğümüz gibi bu yararsızlık yararsızlık değil aslında. Mekânı görebilmen, ona izin vermen daha çok. Özge’nin dediği şey önemli burada, duvara bir şey astığın zaman sen ona yönleniyorsun. Buradaysa bir tedirginlik, bir rahatsızlık oluyor. Alpagutlar da ilk gördüklerinde, hepsi bu mu diye sordular. Biz de daha ne olsun, mekânı size geri verdik dedik.

Özge A: Ben fikrimin çok arkasında durmama rağmen sergi anına dek onun tedirginliğini taşıdım ben. Sonuçta burada bir şey yok!

Açılışta insanların bir tepkisi oldu mu?

Özge A: Hiç olmadı. Ben boşuna tedirgin olmuşum. Bana bütün bunlar tedirginlik veriyor şu bu ama bir tür kişi olarak özgürleşme hali gibi de geliyor.

Arşive gelmek istiyorum. Uzundur bununla uğraştığınızı biliyorum. Neden böyle bir ihtiyaç var?

Özge A: Birincisi, belki en önemlilerinden biri, bizim projelerimiz olduğumuz mahallenin içindekilerle kısıtlı, izleyici ve katılımcı anlamında diyorum. Galata’da da öyle sonraki süreçlerde de öyle. Biraz kapalı devre işler. Burada yaptığımız gibi sergi formatında işler çok az.

Güneş S: Bir de sonuç olarak bir ürün yok, elimizde kalan birkaç kitap var. Bir sanat objesi yok ve aslında onun yaşandığına ve yapıldığına dair bir kanıt yok. Hepimizin ihtiyaç duyduğu şey o; yapılanın senden sonraya akabilmesi. Biri ona benzer bir iş yapıyorsa aslında onun da geri dönüp şu an ürettiği işin bir zaman önce nasıl yapıldığına dair bir şey bulabilmesi.

Seçil Y: Hafıza oluşturmak…

Güneş S: Hafızasız bir 18 yıl çok tuhaf bir şey çünkü.

Özge A: Bir de şöyle bir iddiamız da var aslında. Şu kartlar da öyle, gazeteler de öyle. Bir bilgi üretimi iddiası var. Bunlardan faydalanılamazsa bir anlamı yok.

Güneş S: O an orada yaşayanın bununla bir deneyimi var; Oda Projesi o an var. O an geçtikten sonra onun tarifi, geri dönüp anlatmaya çalışmak o kadar zor ki. Ama onu da paylaşmak istiyorsun.

Seçil Y: Bence zor olan gene bizim iç düşünme halimiz. Çünkü istedik mi paylaşıyoruz. Oda Projesi’nin, Türkiye ve İstanbul dışında çok daha fazla üzerine yazıldı, çizildi, tez konusu yapıldı. Kendi coğrafyasında üzerine bakılmamış bir birikim var.

Özge A: Çok da yerel bir tarafı olmasına rağmen.

Seçil Y: Bu mesela çok da önemli arşivin görünür kılınması için. Bizim coğrafyanın olmayan ama olmakta olan terminolojisi dışından bakılıyor Oda Projesi’ne. Dolayısıyla bizim artık veri, delil ortaya çıkarmamız gerekiyor. Kronolojik olmasa da, yapı, düşünce, içerik budur dememiz gerekiyor. Çünkü hep bir dolayımla üzerine konuşulmuş. Çünkü buranın eleştirmeni de dahil olmak üzere üzerine tartışılmamış bir durum var. O yüzden de bizim için bir gereklilik haline dönüştü.

Nereye evrilecek bu arşiv?

Özge A: Kitap projesi var. Bir web sitesi de olsa iyi olur. Kitaba da hemen ulaşamıyorsun çünkü, ama bir taraftan da konuşuyoruz hâlâ. Bazı şeylere hemen ulaşabilmeli misin acaba? Hazır sunma halini beslemesek mi? Bu konuşmaları sürekli yaptığımız için de taşıyıcısını oluşturamıyoruz bir türlü. O yüzden yavaş ilerliyor.

Seçil Y: Ortaya çıkacak kitap da Oda Projesi’ni anlatmaktan çok biraz buradaki gibi. Kendi kendine, o anki durumu, o dönemin İstanbul’unu da ele alan bir kitap çıkacak inşallah.

* Norgunk ekibinin Oda Projesi’ne sorduğu sorulardan biri.

Bu yazı ilk kez sanatatak‘ta yayımlanmıştır.

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Köhne güzel; Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi

IMG_2583

Hiç zor değil, tamam biraz saklı ama zor değil Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi’ne gitmek. Bir vapur ve biraz yürüyüş. Püf noktası üniversitenin biyoloji bölümünün değil, İstanbul Müftülüğü’nün peşine düşmek. Müftülüğün arsasında, yanında çünkü bahçe. O yüzden devredildi müftülüğe. Şu an bir sıkıntı yok, üniversite hâlâ kullanıyor bahçeyi. Alfred Heilbronn’un Almanya’da yaşayan oğlu bahçenin işlevini sürdürmesi gerektiğini söylemiş, anne ve babasının vasiyetinin bu olduğunu vurgulamış. Öyle olmalı tabii. Temelleri 1933 yılında atılan, döneminin çığır açıcı bu girişimi her ne kadar yıllar içinde kendi kaderine terk edilmiş görünse de hem üniversite hem de İstanbullular sonuna dek sahip çıkmalı bu hazineye. Laf olsun diye söylemiyorum, gerçekten bir hazine Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi.

1933 yılında yapılan üniversite reformu ile Türkiye’ye özellikle Almanya ve İsviçre’den dönemin çok değerli bilim insanları gelmiş. Nazi Almanya’sından kaçanların sığınağı olan Zürih’teki Notgemeinschaft Deutscher Wissenschaftler im Ausland / Yurt dışındaki Alman Bilim Adamlarına Yardım Cemiyeti bu değerli insanların memleketleri dışında çalışmalarını devam ettirebilmeleri için kurulmuş. Alfred Heilbronn da bu dernek aracılığıyla İstanbul’a gelen bilim insanlarından biri. Bitki fizyolojisi ve genetik üzerine çalışmalarını yoğunlaştıran Prof. Heilbronn, kendisi gibi İstanbul’a gelen Alman bitki fizyoloğu Leo Brauner ve İsviçreli zoolog Prof. A. Naville ile kalıcı işlere imza atarak, üniversitenin biyoloji bölümünde günümüze dek ulaşan alt yapıyı kurmuşlar.

Devamını manifold‘dan okuyabilirsiniz…

 

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Rüyalar alemi

Bir rüya gördüm. Ama Helena’nın rüyasından farklıydı. Kuzgun’un rüyasından da. Hiç rüya görmeyenlerinkinden de farklıydı -doğal olarak. Horlayanlar az rüya görürmüş. Yoksa hiç rüya görmemek diye bir şey yok. Arafta olma halinde -REM diyelim tamam- herkes görüyor rüya. Ama hatırlamıyor, belki de hatırlamak istemiyor. Bense tam tersi tüm rüyalarımı hatırlamak istiyorum…

“Bir yanı denize bir yanı yeşile (ağaca) bakan bir yüzen ev. Evde iki insan; biri kadın biri erkek. Balkonda çay içiyorlar. Deniz tarafındaki balkonda bir karides su yüzeyine çıkıyor. Kadınla göz göze geliyor. Kadının güzel yüzü, ışıltılı kahverengi gözleri karidesi çok etkiliyor. Ona aşık oluyor. Kadın da onu görüyor ve balkondan eğilip dikkatlice bakıyor, sevdiği adama gösteriyor. Karides aklı kadında suya dalıyor. Kadının güzel yüzünü, ışıldayan kahverengi gözlerini unutamıyor.

Ertesi gün karides yine geliyor yüzen evin yakınına. Kafasını çıkarıp balkona bakıyor. Kadın yine balkonda, üstelik bu kez yalnız. Karides ne yapıp edip onun yanına varmak istiyor. Bütün gücüyle sıçrıyor ve evin balkonuna çıkıyor. Kadın onu görünce şaşırıyor. Bir o yana bir bu yana sıçrayan karidesin can çekiştiğini sanıyor. Sevdiği adamı çağırıyor. Kadına onu sevdiğini söylemek isteyen karides, adamı görünce ne yapacağını şaşırıyor. Kadın ve adam onu yeniden suya bırakmak için yakalamaya çalışıyorlar. Oysa karides gitmek istemiyor, kadına anlatmak istiyor ona nasıl aşık olduğunu. Evin içinde bir koşturmadır başlıyor. Karides tüm bu koşturmacada kadınla göz göze gelmeyi umuyor. Derken isteği gerçekleşiyor. Kadın bir an karidesin gözlerindeki aşkı hissediyor. Karidesin derin yeşil gözlerinden çok etkileniyor. Tam o anda adam atılıyor ve karidesi yakalıyor. Denize atacakken karides elinden kurtuluyor. Adam onu yeniden yakalamaya uğraşırken, karidesin derin yeşil gözlerinin etkisinden kurtulamayan kadın yerinde kıpırtısız duruyor. Bu sırada karides evin yeşile bakan balkonuna hamle yapıyor. Kadın adama onu bırakmasını söylüyor. Adam şaşkın halde kadına dönerken karides son kez sevdiği kadına bakarak gülümsüyor ve dalları balkona uzanan ağaca doğru sıçrıyor. Havadayken artık denize dönemeyeceğini anlıyor ve bedeni kahve-gri kıvrak bir kediye dönüşüyor.

Karides kedi her gün ağaçtan sevdiği kadını izliyor. Kadın ağaçta tüm güzelliğiyle kendisine cilveler yapan karides kediye gülümsüyor. Karides kedi kadının bir gün onu tıpkı kendisinin onu sevdiği gibi seveceğini umuyor kadının onun yeşil gözlerine kitlendiğinden beri kendisine aşık olduğunu bilmeden.”

Rüyaların yüzde 94 bilinçaltını yansıttığı söyleniyor. Bu durumda kendime sormalıyım sanırım; nasıl bir bilinçaltım var benim böyle! Bunun gibi absürt çoook rüyam var benim. Hatta bir ara öyle coşmuştum ki, hatırladığım kadarıyla yazıyordum hepsini, her biri neredeyse bir kısa film gibiydi. Hoş ne kadar yazsam görselliğini bir türlü yansıtamıyordum, tıpkı yukarıdakinde olduğu gibi. Yine de yazmasaydım, paylaşmasaydım unuturdum hepsini, bazılarının görüntüleri hâlâ belleğimde böylece…

Bunun gibi oyuncaklı, imgelerle dolu olduklarından her zaman ilgimi çekmiştir rüyalar. Devin Şarkısı’nın bir rüyayla başlaması ve bu gizemli rüyanın peşine takılıp gitmesi de bu yüzden. Çıkıyor bir yerlerden işte.

“…Geceleri garip şeyler olur. Yatağa girdiğinizde aklınız en acayip, en inanılmaz ve bazen de en ürkütücü gösterimleri sahneye koyar. Amazon Nehri’nde yüzebilir, bir uçağın kanadına asılı kalabilir, en nefret ettiğiniz öğretmenin dersinden beş saatlik bir sınava girebilir ya da bir öbek solucan yiyebilirsiniz. Gerçek hayattan bildiğiniz ve belki de hiç dikkatinizi çekmemiş olan şeyler rüyalarınızda film gibi capcanlı karşınıza çıkabilir… Eskiden insanlar rüyaların geleceğe dair ipuçları taşıdığına inanırdı. Oysa artık rüyaların, günün sonunda aklımızın yaptığı bir yeniden düzenleme ve kendine çeki düzen verme işlemi olduğunu düşünüyoruz,” diyor filozof Alain de Botton Küçük İnsanlardan Büyük Sorular Hayli Mühim İnsanlardan Basit Cevaplar kitabında, küçük bir insanın sorduğu “rüyalar nasıl yapılır?” sorusunu yanıtlarken.

Açıkçası bu yorum hayli endişelendirdi beni. Bir insana aşkı yüzünden kediye dönüşen karidesle ilgili hayli fantastik rüyamla hangi düşünceme nasıl bir düzenleme yaptım bilemedim. Kedilere olan sevgim böyle mi şekillenmişti rüyamda? Karides, kim bilir! Zaten biliyor musunuz işin bu kısmı beni hiç ilgilendirmiyor. Tüm bu imgelerin gerçek hayattaki karşılığını bulmak, bana ne anlattığı anlamaya çalışmak değil rüyaların çekiciliği. Sadece uçuk kaçıklığı. Gerçek yaşamda düzenli ve kuralcı olduğum söylenebilir sanırım, o nedenle bilinçaltımın bu oyuncu tarafına, özgürlüğüne bayılıyorum. Dengede tutuyor beni belki ve o nedenle sarılıyorum rüyalarıma bu kadar. Rüyasız kaldığım zamanlarda -evet, oluyor bazen- özlüyorum rüyalarımı. Kuzgun’unkilerle idare ediyorum o zaman. Sağolsun benden aşağı kalır yanı yok. Genellikle bir aksiyon filmini anımsatan uzun rüyalarını dinlemeyi seviyorum. Çocuklar nadir olarak yaşadıkları anları duygusal açıdan yorumlayabilir, bu rüyalar onun bilinçaltının ve bazen duygularının yansıması da olabiliyor benim için. Onun içinse çoğunlukla endişelendiren bir karmaşa, bir bilmece çoğu zaman. Yine bir çeki düzen durumundan çok akıl oyunları söz konusu, olsun!

Tek değilim tabii rüyaların peşine takılıp giden, hatta ben oturuyorum oturduğum yerde aslında. Ara sıra kurcalıyorum rüyalardaki tılsımları, çıkıveriyor sonra bir yerlerden, o kadar. Eduardo Galeano basbayağı büyüsüne kapılmış karısının rüyalarının oysa. Helena’nın Rüyaları kısa kısa anekdotlardan oluşuyor sanki. Tek tek baktığında sıradan olanları da var, ama bir bütün olarak kapılıyorsun gerçekten büyüsüne. Isidro Ferrer’in eşsiz canlandırmalarının katkısını da es geçemeyeceğim, hatta onun katkısı olmadan bu kadar etkileyici olmazdı kesin. “Büyükanne rüyada ne çok ihtiyarmış ne de bir avuç yorgun kemikten ibaret: Uzaklardaki Besarabia’dan bu yana denizi aşan dört yaşında bir çocukmuş. Bir gemi dolusu göçmen arasında bir göçmenmiş. Geminin güvertesindeki büyükanne, Helena’dan onu kucağına almasını istemiş, çünkü gemi karaya yanaşmak üzereymiş ve Buenos Aires limanını görmek istiyormuş. Böylece, kör büyükanne tüm ömrünü geçireceği, hiç bilmediği bir ülkenin limanını torunun kucağında görmüş. Helena’nın rüyasında.”

Son olarak çoğu şarkı sözü bana eşsiz rüyaları anımsatan Adamlar’ın Rüyalarda Buruşmuşum’uyla şimdilik bu defteri kapatıyorum. Güne ‘acayip’ başlamanıza neden olan rüyalarınız bol olsun efendim…

Kulelere tırmanmıştım

Ordan size tükürmüştüm

Sonra aşşağı inip durmuşken

Niyeyse başım acık ıslaktı

Rüzgar gibi kısraktı

Kör bir eşeğe yanıktı

Yerde yatan adam sokak lambasını

Elini şıklatıp kapattı

Bütün dünya uyumuştu

Saat farkı filan yoktu

Sanki yalana karnı toktu da

Bi üfleyip acıkmıştı

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Balkon

balkonBir manifold yazımdan daha alıntı. Biliyorsunuz tamamı manifold‘da… 

Bu yazının konusu balkon. Benim, senin, bizim yaşamımızdaki balkon. Yoksa iktidarın gücünü göstermek için kullandığı alan değil ilgi alanı. Charles ve Diana, William ve Kate gibi aşklarını, birlikteliklerini müjdelemek için çıkmıyor malum iktidar balkona, ki bu aşkların arkasına saklanan da yine erk. Dolayısıyla kişisel tarihimdeki balkon bu yazının konusu, bir kısmınıza tanıdık geleceğinden hiç şüphem yok. Bu nedenle rahatım. Kime ne benim balkonla kurduğum ilişkiden diyemeyeceğim, çünkü sımsıkı sarılmamız gereken, kaybolmaya başlayan kültürel tarihin bir parçası benimki de. Naçizane buraya bir not düşme, hatırlama çabası…

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Modernizmi manipüle etme biçimleri

Tunca, Domus I, 2016Tunca’nın adını ilk olarak 9. İstanbul Bienali’ne paralel olarak Guido Casaretto ile gerçekleştirdiği “Yüzen Gecekondu” isimli performansla duymuştuk. Daha sonra “Desire” isimli projesinde tarih ve politikayı gastronomi ile ilişkilendirerek belleğimizi zorlamıştı. Bu kez, yine bir bienal zamanı, Galerist’teki kişisel sergisi “Terra Amata” ile karşımıza çıkarak, en temel barınak biçimleri üzerinden mimari yapıyı hem bir nesne hem de bir mekân olarak ele alıp sorgulamamıza aracı oluyor…

Raife Polat: Çalışmalarında toplumsal ve politik olaylar üzerindeki ideolojik kurguların ve tarihsel yücelticiliğin aşılmasını kendine dert ettiğini söylüyorsun. Nasıl diye sormak istiyorum?

Tunca: Bu biraz benim modernizmi manipüle etme biçimim ve bu cümle ‘nasıl’ı özetliyor. Desire projemde mesela, modernizmin sembollerinden birisi olan diktatör portreleriyle dertleniyordum ve diğer taraftan ele aldığımız zaman da yine modernizme dair pek çok kavramın bir pik noktası olarak gördüğüm 1940’lara odaklanıyordum. Özelinde bu kez o ‘nasıl’ı Auschwitz’de ele alıyorum; oradaki manzaraları, karşılaştığım yapıları, görüntüleri, mimari yapıları bir şekilde tarihsel kökleriyle yeniden ilişkilendirerek eleştiriyorum.

Auschwitz’e ilgi nereden geliyor?

Tunca: Bu benim Desire’dan sonra üzerinde çalışmaya başladığım bir konuydu. Desire’ın sergilendiği 2014 yılında, Polonya ve Türkiye ilişkilerinin 500. yılı etkinlikleri kapsamında İstanbul’da bir seri etkinliğe davet edilmiştim ve Adam Mickiewicz’in müze evinde bir yemek performansı yapmıştım. Bu performans için iki tane tavuk yemeği seçmiştim. Birisi Polonya tarifiydi ve bu tarifin geçmişini araştırmak üzere Polonya’ya davet ettiler beni. Ben de bu daveti son araştırmama evirdim. Varşova’dan Krakow’a geçtim ve müze kampları ziyaret ettim. Orada fotoğraflar çekip araştırmamı yapabildim. Daha önceki işlerimde bir şekilde bu ilişkiyi kurduğum yerde belgenin birebir yaratıcısı ben değildim, halbuki bu projenin bence en kilit yerlerinden birisi de bu durum; bu serideki eserleri kendi tanıklığımla, deneyimlememle belgelemem de söz konusu oldu. Genelde deneyim üzerine işlerimi üretiyorum. Desire’da aşçılık hikâyesi benim için bir deneyimdi ve bunun sonuçları, öncesi ve sonrasının birlikteliğiyle proje çıkmıştı. Burada da bu ziyaret aslında önemli bir deneyimdi.

Geziye giderken sadece fikir olarak mı vardı?

Tunca: Evet. Oradayken sanatçı yargılarımın dışında olmak istedim. Tarihçi bir rehberle birlikte ve fotoğraf makinemle sadece iki günlük bir ziyaretti. İlgimi çeken şeyleri fotoğrafladım, yazdım, kaydettim. Bunlar nasıl işe dönüşür o sırada detaylı düşünmedim. Benim zaten çalışma biçimim böyle; bir şeyleri öyle yanımda getirip, kafamda taşıyıp, ondan sonra onun evrilmesine izin veriyorum. Sergiye kadar aklımdakiler değişiyor, farklı formlar buluyor, daha sonra o iletişimi tamamlayan işler bir arada sergiyi oluşturuyor. Bu ziyaret sadece o deneyimi serbest bırakıp yaşamaktı aslında. Onun malzemelerini, duygusunu taşıyabilmekti. Onu işleştirmeye yönelik bir yargıyla yaklaştığınızda çok objektif bir şeye dönüşebileceğine inanmıyorum; çünkü o zaman kafanızdaki o görseli ya da durumu aramaya başlıyorsunuz.

Belli ki yolculuğu biraz daha farklı olmuş. Çünkü malzeme bütün çıplaklığıyla bir toplama kampı; Auschwitz. Bu gerçeği belgelemişsin. Ama oradan yola çıkarak başka bir yere varmışsın. Terra Amata’ya. Bunu biraz anlatır mısın?

Tunca: Bu sene içerisinde İKSV’nin Cite des Arts rezidansına seçildim ve üç ay Paris’e gittim. Terra Amata ismini de oradan getirdim. Bana soruyorlardı Paris’ten iş getirdin mi diye, Paris’ten bu serginin ismini getirdim aslında. Oradaki Doğal Tarih Müzesi’ni gezerken ‘Terra Amata’ ile tanıştım. Sonra üzerine araştırdım. İnsanların, daha doğrusu Neandertaller’in mağaradan çıkıp toprağa birkaç taş dizip o taşların üzerine de çalıları, ağaçları yerleştirip çatı yaparak ilk kez bir yapı ortaya koymaları durumu ilgimi çekti. Auschwitz’den getirdiğim malzemenin temel omurgası ‘Domus’tu. Domuslar da birer ev görüntüsü veriyordu bize. Ama bu ev görüntüsünü manipüle eden durum aslında benim orada öğrendiğim bir başka hikâyeydi. Toplama kampında kalan bir çocuğun barakalardan birinin içerisine bir ev çizmiş olmasıydı. Rehberin bana söylediğine göre kampta o dönemde bir sürü çocuk doğmuş. Onlara bu barakalarda eğitimler verilmiş. Kampta doğan bir çocuğun çizdiği resmi hayal edip etrafıma baktığım zaman, bu çocuğun ilk çizdiği yapının kendi barındığı ‘ev’ olmasıydı. Psikolojik temsili çok önemli olan bir şey. Hepimizin neredeyse sanata, çizmeye ilk başladığımızda çizdiğimiz, çocukken çizdiğimiz ev formu. Ama çocuğun bir yıkıntı, bir trajedi bölgesinde, soykırımın yaşandığı o yerde, dışarıdaki gerçek evi bilmeden, etrafında  gördükleriyle bir ev temsili yaratması farklı bir iletişim, bir ironiler zinciri kuruyor aslında.

Ama sonuçta çocuğun çizdiği ev tüm çocukların çizdiği o klasik ev formuydu, değil mi? Sergide gördüğümüz işlerde olduğu gibi. İşte çatı, pencereler ve kapı. Baca yok gerçi. Pencere kapılar da biraz farklı… Ama ilk algı klasik bir ev olduğu yönünde. 

Tunca: İşte orada bir ironi var zaten. Pencerelerin, kapıların duvara göre oranları, çatının büyük olması, çocuğun güven hissi. Çizdiğim bu üç yapıyı pedagojik temsiller açısından sorgulamaya başladığımda ortaya çıkan bu ironi oldu. Diğer taraftan da çocukluğu temsil eden şey bence böyle bir doğruyu, doğru da tartışmalı aslında, daha çok bir şeyleri bulma çabası diyelim. Doğru denklemi oluşturma çabası. Ben de onu ortaya koymaya çalıştım. İki pencere, iki kapı ve bir kapı bir pencereyle…

Peki, tekrar Terra Amata’ya dönersek… Sergide resimlerin dışında, bir takım yerleştirmeler, mekâna özel tasarımlar, heykeller de var. Tüm bunlar bir arada bir bütünü oluşturuyor, bir yolculuğu aktarıyor bize. Nasıl bir yolculuk o?

Tunca: Sergiyi kurarken aslında isimle kurduğu ilişki daha güzel yerine oturdu. Sergi mekânı odalardan oluşuyor. İlk odada doğayı ve toprağı çalıştığım üç desenle başlıyoruz sergiye. Birisinde toprağa insanın yaptığı müdahaleyi, bir diğerinde doğanın insan yapısına yaptığı müdahaleyi görüyoruz. Topraktan dinsel yapıya, dinsel yapıdan eve geliyoruz. Sosyolojik çizelge olarak baktığımızda Göbeklitepe’nin keşfiyle de anlıyoruz bu ilk önce tapınağın inşa edilmesi durumunu. İkinci odada gördüğümüz rotunda formuyla ona da gönderme yapıyorum aslında. Rotunda formu bizim ateşin etrafında oturma biçimimizden Göbeklitepe, Pantheon, Stone Edge’ye dek gidiyor. Gökyüzünde yıldızların dönüşünden, güneşin dönüşünden etkilenilmiş olarak oluşan bir form. Ama daha öncesinde dinsel, kutsal mekân yapısı olarak kodlanıyor. Benim çalıştığım form kampın su depolarıydı. Kampın içerisinde çok büyük, neredeyse anıtsal üç adet su deposu vardı. Formları da işte bu en eski mimari formlardan, kutsal mekân formlarından birisiydi. Suyla ilişki kurması da yine başlı başına bir ironiler zinciri oluşturuyor. İnsanın toprakla kurduğu bir diğer iletişim ya da etkileşim ise ölüm aslında. Onu da serginin en sonunda dinsel temsilleriyle ve kargayla görüyoruz. Odadan çıktığınızda yapıya, eve, insanın inşa ettiklerine, hatta kente bile giden bir yolculuk başlıyor. Hikâyenin politikleşme durumu da bu ilişkiler içerisinde gelişiyor.

Bir çıplaklık hissi de var tüm bu yapılarda, formlarda, anlatıda. Kurumuş çimlerden başka hiçbir şey yok etraflarında, hiçbir canlı yok. Hepsi bir arada ölü, cansız gibi görünüyorlar. Yoğun bir yalnızlık hissi yaratıyor. 

Tunca: Bilinçli olarak kullandığım bir bakış açısı bu yalnızlık hissi; çektiğim fotoğraflarda da, daha sonra kadrajla kurduğum ilişkide de var bu. Etraftaki bütün yargılardan uzaklaştırmak, yalıtmak, sizi onunla baş başa bırakmak istedim çünkü. Formu, yapısını tekrar incelemeye, sonra arkasını biraz sorgulamaya yöneltmek; başka bir şeyler araya girmeden onunla baş başa kalınabilmesini sağlamak istedim. O zaman da böyle bir his ortaya çıkıyor tabii.

Bellek meselesine girelim o halde biraz da. Önceki işlerinde de geçmişle ilişkilendirme var. Nasıl bir mesele bu senin için?

Tunca: Bellekle sanatın kurduğu iletişimi seviyorum. Bir tarihçinin çalışma biçiminin haricinde benim belleği manipüle edebilme durumum var. Ama bu manipüle etme durumunu, konuya politik açıdan baktığımızda, siyasi evrime sonuç vermeden, biraz farklı perspektiflerden de bakabilmemizi sağlamak üzerine kuruyorum. Sonuca dair bir şeyi manipüle etmek değil de benim o meseleyle öykücü bir şekilde iletişime geçmem ve bu şekilde izleyicinin farklı yorumlar yapabilmesi için gerekli zemini sağlamaya çalışmak aslında yapmaya çalıştığım.

Son olarak Tunca’nın bundan sonraki projelerine bakalım o zaman. Desire bir taraftan ilerlemeye, başka süreçlere yol almaya devam ediyor. Terra Amata da devam edecek mi ya da bir başka sürece evrilecek mi?

Tunca: 2018 Mart’ında Tel Aviv’e, geçtiğimiz bahar Amsterdam’daki Corridor Project Space’de Superflex’in Flooded McDonald’s adlı eseriyle de beraber sergilenen Desire projesini taşıyacağız ve yine gastronomi üzerine bir performans gerçekleştireceğim. Terra Amata’yla ilgili de üzerinde çalıştığım şeyler var. Bu kez biraz daha farklı bir açıdan bakıp hayvanlara, insanlara, organik olana götürmeyi düşündüğüm bir süreç var. Terra Amata’nın bu devam çalışması sevgili Serra Yentürk’ün küratörlüğünde 2018’de Paris’te sergilenecek.

Bu yalnızlık hissinden çıkıp canlıya döneceğiz o halde… 

Tunca: O tam öyle olmayacak. Bahsettiğim süreç sonunda gerçekten öyle hissedebilecek misiniz bilmiyorum.

Çok gizemli. Bekleyeceğiz o zaman.

 

Bu yazı ilk kez 29 Eylül 2017 tarihinde sanatatak‘ta yayımlandı.