Sanatın ‘iyilik tanrıçası’

can

Geçtiğimiz günlerde Galeri Apel’de sona eren Sazlı Sözlü Sergi’siyle 49 yıllık sanat yaşamını geriden bırakan Can Göknil, gravürleri, resimleri, resim tadındaki öyküleri ve çocuk kitaplarıyla bizlere mutluluk vermeye devam ederken, kendisine sormak istediklerim olduğunu farkedip kapısını çaldım… 

Sergilerinizi gezenler mutlu çıkıyor galeriden. Resimleriniz oyunlu, naif, mutlu ve hatta sazlı sözlü… Öyküleriniz de öyle. Oysa Türkiye’deki sanatsal üretimlerde mutluluktan çok kaotik, karamsar ruh halleri ya da kaygılardan, toplumsal meselelerden beslenme görülüyor. Son yıllarda doğal olarak bir artış, bir yoğunluk da var bunda. Ancak bunca karamsarlıkta ‘mutluluk’ hissi iyi geliyor insana. Nasıl başarıyorsunuz bunu?

Bir söyleyeceğim şey; eğitimim Amerikan, Robert Kolej, arkası, yüksek şu bu. Ardından da New York’ta 8 yıl kadar çalışma hayatı. Orada her şey açıktır. Amerikalılar kendilerini dünyanın en iyi, en önemli, en şanslı ortamında kişiler sayarlar. Bunun bir etkisi var sanıyorum. İkincisi; Allah bana hiç kötülük göstermedi. Sevgilim, eşim hep aynı insan 50 senedir. Hala birbirimize aşkla bağlı bir çiftiz. Ciddi bir sağlık sorunumuz olmadı. Hep iyi ortamlarda büyüdüm. Ailem kültüre önem verdi, paraya değil. İyi yetişmemiz için ne lazımsa her şey temin edildi. Bütün bunların içinde ben karanlık birisi olsaydım ayıp ederdim. Sanatımın bu yönü, öykücülük, fantazya, bir de ‘humour/gülümseten’ tarafı benim içimde var. Dolayısıyla tüm işlerime yansıyor. Çocuk kitaplarında da belki o yüzden bir başarı sağladımsa sağladım.

Evet, çocuk kitapları sizin üretimlerinizde önemli bir yer tutuyor…

Ömrümde hiç illüstrasyon dersi almadım, tamamen resim üzerine güzel sanatlar atölyelerinde çalıştım. Ama New York’tan ayrılacağımız zaman, kitapçılarda çocuk kitaplarını keşfedince bunun da bana yatkın bir sanat olabileceğini düşündüm ve gücümün yarısını da bu kitap konusuna verdim. Çünkü çocuklara sanat değerini erken yaşta vermenin -ki benim ailem bana ve kardeşlerime onu verdi- sonraki hayatlarında onlara güzellik getireceğine inanıyorum.

New York’ta keşfettiğiniz o pırıltılı çocuk kitabı dünyası Türkiye’ye döndüğünüzde belki de hiç yoktu, değil mi?

Hiç yoktu. Redhouse Yayınevi ve bir de misyoner Amerikalılar vardı. Benim alışık olduğum sistemde çalışıyorlardı. Beni biraz da havada kaptılar. New York’tayken hep hazır sanatın patladığı bir diyardayım, bari hiç değilse resmin yanı sıra bir marifet kazanayım, bir şey öğreneyim istedim. Gelmeden çocuk kitaplarını biraz etüt ettim ve buraya biraz hazırlıklı döndüm. Ama gene hiçbir şey bilmiyordum. Okulları, yuvaları gezdim hep. Oralarda çocuklara resim göstererek, okuyarak, araştırarak kendimi geliştirmeye çalıştım. Redhouse dönemi 15 kitap falan çıktı. O zaman 5’er bin basılıyordu hiç olmadığı için. Sonra onlar bir şekilde yurt dışına, İsveç, Almanya gibi Türklerin yoğun olduğu bölgelere dağıtıldı. Resim öyle değil ki, bir tane yapıyorsunuz ve şanslıysa birinin evine gidiyor. Ama kitap çok olunca bir şekilde isim yayılıyor. Redhouse kapanınca yurt dışı işlerine başladım, Almanya, Hollanda falan. Sonra Remzi Kitabevi’ne 6-7 kitap yaptım. Onların birisi Renkli Öcüler’di, hiç unutmam. Fuar zamanıydı. Yayınevinden dediler ki, “Can Hanım fuarda bütün kitaplar satılıyor, Öcüler kalıyor!” Bizim halkımız çok önyargılıydı.

Ben hala o önyargının olduğunu düşünüyorum.

Var. Ben resim yapar gibi illüstrasyon yapsam, ki yapabiliyorum, Bologna Kitap Fuarı’nda, şurada buradaki illüstratör sergilerine girmeyi başarırım. Zaman zaman da bu oldu. Ama o kitabı hiçbir gün, hiçbir yayıncı burada basmaz. Can Yayınları’yla çalışıyorum, onlar dahil. Çünkü soyuta kaçar, satmaz. Okullarla çalışıyoruz biz. Okul da müdürün elinde. Onlar onaylamadan öğretmenin listesine, okul kütüphanelerine o kitaplar girmez. Kitaplar 1000 basılıyor. Bizim gibi çocuğu çok olan bir memlekette ne kadar az bir sayı. Ona rağmen bazıları iki senede falan anca tükeniyor. Resimli kitaplardan bahsediyorum. Anne babalar, “canım çocuk büyüdü artık, bu resimler de ne oluyor,” diye düşünüyor. Aslında o resimler dünyayı, çevreyi, evini tanımanın ilk yolları. Ben hep yoruma açık tutmaya çalışıyorum resimlerimi ki çocuk kendi yorumunu yapsın, fikir üretebilsin, içinden bir şey seçebilsin, beğenmediğini söylesin…

Aslında çocuğa da yazı zul geliyor artık. Onlar da tam tersi daha görsel ağırlıklı yayınları tercih ediyorlar. Hatta erken yaşlarda çizgi romana falan kayıyorlar…

O da fena değil. Ama onun asıl nedeni kitap ya da kağıt üzerine basılı bir şeyin ekranla yarışması. Ekran çocukların artık anadili gibi bir şey. E-kitaba karşı değilim, ama kağıdın büyük tadı var tabii, kenara itilecek bir şey değil.

cangoknil
Peki mutluluk meselesinden girdik, ama hep paralel gitmek durumundayız. Çünkü sizin için hiç ayrılmıyor galiba söz, yazı ve resim, renkler, boyalar.

Söz ve göz…

Evet ben de o söz ve göz meselesine gelmek istiyorum. Güven Turan söylemiş galiba, “sözü ve gözü kardeş eyledi,” diye. Sizin sanatınıza baktığımız zaman çok doğru bir tespit olduğunu hissediyor, görüyoruz. Biraz bu kardeşliği anlatabilirsiniz belki.

90’larda Yapı Kredi’de bir sergi açtım. O zaman bir katalog hazırlandı. Güven Turan ve Metin And giriş yazılarını yazdılar. Kitap sanatı diye. İngilizcede ‘book as art’ veya ‘book art’ dedikleri çağdaş sanatın bir bölümü. Bu bana çok cazip geldi. O sıralarda bir gravür atölyem var. Süleyman Saim Tekcan’la da komşuyum. Çok iyi bir konumdayım gene. O dönemde Osmanlı yazmalarını öğreniyorum, çünkü Metin And’la tanıştım. O da çok bilgili, çok tonton, bilirsiniz şeker gibi bir adam. Mitolojiyi iyi biliyor. Bazı görselleşmeyen şeylerin hemen bir minyatürünü buluyor. Bütün inançların görselleştirilmesine Metin And’da rastladım. Hep inançların sanata dönüşmesi ilgimi çekiyor. Bizimkilerin de -bizimkiler diyorum artık, geçmişte kaldı Osmanlı ama- büyük bir fal inancı var. Ben de o dönem tüm o fal çeşitlerini öğrendim. Mesela çok önemli minyatürcülerin kitaplarında falan, sayfayı açıyorsun ne çıkarsa o senin falın oluyor. Ben bunu sergide kullanırım dedim. Osmanlı tarihinde Davetname diye bir kitap var. II. Beyazıt için yazılmış. Ruhları davet ediyor bazı işleri kolaylaştırmak için. Ben de onun üzerine bir davetname yapmaya karar verdim. Astrologlar, müneccimler, ciddi meslek sayılıyor bunlar. Bir de 2 ciltlik Yıldızname yaptım. Etti üç büyük kitap. Bir de falnameler var. O sergide büyük masalar üzerinde ortaya koydum bu gravür kitapları. Gelen karıştırabildi, elleyebildi, o deri ciltleri, kağıtları hissedebildi. Duvarlarda da çerçeve içinde sergilendi gravürler. İşte Güven Turan bu sergi üzerine ‘Söz ve Göz Kardeşliği’ diye bir yazı yazdı. Hakikaten beni çok iyi anlatan bir tanımlama olduğu için ben sonraki konuşmalarımda veya sergilerimde bunu ilke edindim. Bir de o dönem “ben resimden hiç anlamam,” diyerek uzak duruyordu insanlar. Ama yanında sözü de olunca izleyiciyle tablonun veya gravürün yakınlaşması kolaylaşıyordu.

O zaman Apel’deki son serginizde bu yakınlaşmayı iyice arttırdığınızı söyleyebiliriz. Türküler, sazlar ile…

Evet bir de sazı kattım. Müzik girdi. Bu sergi için de türküleri araştırdım, her resim içim bir türkü seçtim. Tavşanlı bir tablo yapmıştım; bir kadın kaval çalıyor. Onu kendim olarak düşünmüştüm. Ona türkü bulamadım. Onu da ben uydurdum. Madem sözlü edebiyat, herkes bir katkıda bulunuyor, bu da benden olsun diye… Galerinin yöneticisi de müthiş sazlı sözlüdür. O da müziğini yaptı. Bir söylemeye başladı, zannedersin ki en iyi türkücü biziz!

Sergideki işlerinizde bir çocuksuluk, neşe, uçuculuk hali vardı. Ben bunu çocuk edebiyatıyla ilginize bağlamıştım, ama galiba Can Göknil böyle.

Diyorum ya içimde var. Bence aile yaşamıyla ilgili bu. Çünkü insan ne yapsa muhakkak bir şekilde kendini yansıtıyor. Yapmayayım diyorsun, kendimden bahsetmeyeyim, ama bir gizli yerinden için yansıyor.

flute-player

Anadolu mitleri, kendi kökenlerimiz, tarihimiz, söylencelerimizin peşine düştünüz. Bilerek, isteyerek girdiğiniz bir yol bu ve kitaplarınızla bunu çocuklara da anlattınız…

Üstünde durdum, çünkü beni ilk başta sanatçı olarak ilgilendiren şey –Gölgem Renkli mi? adlı kitabımda da yazmıştım- benim sanatçı kimliğim. Kimliksiz sanatçı olmaz. 10 sene Amerika’da oturup, green card’ın da olup dönmek isteyişimizin sebebi de bu. Her tavuk kendi çiftliğinde daha iyidir düşüncesi. Ama baktım ki benim de pek kimliğim falan yok. Amerika’da grafiker olarak çalıştığım binanın alt katında Dial Press vardı. Çocuk editörüyle kahve içerdik bazen. Yaptıklarımı görmek istedi. Baktı “aaa bu bir hayvan masalı ama. Sen İstanbul’dan geliyorsun. Dünyanın en gizemli, bizi büyüleyecek şehrinden. Niye kendine ait bir şey yapmıyorsun?” dedi. Bir düşündüm, çünkü bilmiyorum. Bildiklerimin üzerine yeni bir şey üretecek kadar bir birikimim yok. Onun üzerine o birikimi elde etmeye çalıştım. Sanatçılığımda bir yol haritası oldu açıkçası. Beni en çok ilgilendiren inançların sanata dönüşmesiydi. Onun üzerine inançları araştırmaya başladım veya inançlarla ilgili davranışlar. Ne bileyim ağaçların çaputu Yakut Türklerinde geyik boynuzlarında görülüyor. Muskalar desen gene objeye dönüşmüş bir inanç. Ama öyle bir inanç ki British Museum’da bir bakıyorsun silindir mühürler meğer ilk muskalarmış! Kim yazmış insanların kaderini o zaman? İşte kuş adam Anzu niye kader tabletlerini çalmış? Niye insanlar büyüye başvurmuş da tılsımlar yapmış? Şimdi bunların hepsi birer sanat objesi. Müzelerde sergileniyor. Gidip görebiliyor, araştırabiliyorsun. Tarih şeridi gibi önüme açıldı bu. Onun içinden kendime yakın gelen konuları seçtim seçtim öğrendim bir kimlik kazanayım diye. Bir sürü kitap okudum. Bütün bunlar içime biriktikçe çizmeye başladım gayrı ihtiyari. Böyle böyle okudukça yaradılış efsaneleri çıktı. İslam’da inanç nasıl sanata dönüşür? Çok çetin bir soru gibi geldi bana. Üüüü ne biçim dönüşürmüş! Bir Metin And’ı tanıyınca ortaya çıktı. Yani bunların hepsi, benim kimlik arayışımın karşılığı olarak araştırdığım, bulduğum, kendime katmaya çalıştığım, insanımıza da bazen öğretmek bazen paylaşarak onun bilgilerini almak şeklinde kurduğum sergiler oldu. Çocuklara gelince… Onlara da bunları yansıtmak istedim anlayacakları bir dilde. Çünkü benim gibi büyümesinler, bazı şeyleri baştan bilsinler istedim.

Biraz da güncel sanattan söz edelim mi… Nasıl tanımlıyorsunuz, görüyorsunuz? Yapılan işlerle ilgili fikriniz nedir?

Benim gibi klasik teknikle resim yapmayı öğrenen insanlar için günü takip etmek, çok açık söyleyeyim bazılarını anlayamıyorum. Diyelim yerleştirmeler. Yerleştirmeyle çok güzel anlatılır neyse anlatmak istediğin. Ben de ne bileyim Sazlı Sözlü’de penguenleri bir yerleştirme olarak sundum. Ve bu aslında gezinin bir göndermesiydi. Devam etsin dileğiydi. Ama tabii benim ifadem hep pozitif anlamda oluyor.

Ve naif…

Evet. O içimde, sesim bile öyle. New York’ta okurken bana Donald Duck olmayasınız falan derlerdi… Halbuki tiyatrolarda da oynadım ama neyse… Her insanın bir yaradılışı var. İyi anlatırsa yerleştirme meseleyi -ki bu sanatçıların meseleleri çok ciddi- hiçbir diyeceğim yok. Önemli olan, bir fikirle ortaya çıkıyorsun, ama o fikri nasıl ifade ediyorsun? Sanatçılar ön görüşlü olduklarına inandıkları için bu yaşadığımız ortamları kritik ederek bizi daha iyi bir platforma taşımaya çaba gösteriyorlar. Söylediğin şeyi sert söylemen lazım, o da benim mizacıma hiç uymuyor. Bazen de işçilikleri iyi olmuyor yapılanların. Fikirlerin çok iyi işlenmesi, ifade edilmesi lazım. Birazcık gazetecilik gibi geliyor bana güncel sanat. Estetiği boş veriyorlar genelde, fikre önem veriyorlar. Bu fikri ifade etmek için de -multi disiplin diyoruz- bütün tekniklerden yararlanıyorlar. Halil Altındere’nin çocuklar için hazırladığı Çocuklar için Türkiye Güncel Sanatı kitabı var. Orada diyor ki, “sanatın geleneksel teknikleriyle üretilen eserleri sanat dışı saymıyoruz. Onlar evet sanat, ama başka her şey de sanat olabilir.” Mesela bir kamyonu toplarla doldurmuş kapağında, o şimdi sanat olmuş. Şimdi ben o kadar, modern diyeyim, düşünemiyorum. Çünkü sanatçının bir bileği vardır. Nasıl yazarın kalemi vardır. İşte o bileğin de kuvveti biraz yaptığı işte gözükmelidir. Bence estetiği reddetmek sanatta olmaz. O zaman başka bir ad altında bütün bunlar birleşebilir. Bir kavram kargaşası olduğunu düşünüyorum ben.

Siz biraz daha belge niteliği olduğunu düşünüyorsunuz yani bu işlerin…

Ve negatif belge. Çoğunlukla öyle. Pozitifine şimdiye kadar daha rastlamadım. Bunun da bir pazar işi olduğunu düşünüyorum. Her şeyin altında para var. 70 yaşıma geldim ve bunu maalesef öğrendim. Bir ara 90’lara, belki 95’e kadar, benim dönemimden bir önceki sanatçılara büyük istek vardı. Nedim Günsürler, Bedri Rahmiler… Bütün galeriler onları satar, bütün evler onlarla dolar. Sonra o tükendi, öldüler. Bu sefer benim gibi, modern diyelim, figüratif modern, ona ilgi oldu. Sonra soyut oldu. Şimdi bu çağdaş veya güncel dedikleri -çağdaş yanlış bir defa, ben de çağdaşım, bu çağda yaşıyorum. Güncel demek, güncel konular üzerine ifade özgürlüğü sağlamak. Şimdi o geldi. Onu da anlamak güç. Çok entelektüel kaldı. Sanat herkes için değil mi?

Bu da çok tartışmalı bir konu biliyorsunuz… Sanat sanat için mi? Herkes için mi? Kim için?

Kim için? Bir de bu şimdiki sanatçıların ekrandaki ustalığı var. Elbette ki dijital işler sanata girecek, çünkü gün öyle. Gün neyse sanat onu yansıtıyor zaten. Ama benim tek karşı durduğum estetik unutulmamalı eğer adı sanatsa. Estetik içinde de bütün bunlar yapılabilir. Biraz üreteni zorlar belki ama öyle olmalı. Bir de tabii özgün olmalı işler.

Bu yazı ilk kez sanatatak.com‘da yayımlandı.

Kim Geliyor Pırasa Prensin Peşinden?

Çocuk edebiyatında yemek kültürü meselesinin peşine düşmek fikri epey eğlenceli ve merak uyandırıcı. Tabii çocuk ve yemek sözcükleri yanyana gelince yaşamsal pratikler geliyor hemen aklıma ve çocuk edebiyatında yemek kültürünün izlerini sürerken bu yaşamsal/gerçekçi pratikler meseleye daha derinlemesine bakma ihtiyacını doğuruyor. Çünkü; anneler için çocukların iştahlı olması, yemek seçmemesi en birincil meselelerden biri. Mızmızlanmadan, seçmeden, severek yiyen çocuk bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey. Ama biliyoruz ki tüm çocuklar böyle değil, ayrıca en sorunsuzu bile dönem dönem daha ‘seçici’, muzur veya iştahsız olabiliyor.

pirinclapasiOğlum yemek yemeyi, yapmayı, farklı tadları keşfetmeyi seven bir çocuk olduğu halde zaman zaman ben de sıkıntı yaşadım. Farklı tadlara hem açık hem de “yemeyeceğim” dediği zaman ne yapsanız kararından vazgeçiremediğiniz bir çocuk olduğu için küçük hilelere başvurdum hep. Herkesin hilesi -yaratıcılığı ya da hayalgücü demeliyim aslında- kendine, benimki hep masallar oldu. Hiçbir yeşil sebzeyi –ıspanak, semizotu, ısırgan otu vs.- yemeyince sihirli bir orman çorbası yapmak durumunda kaldım mesela. Çorbanın içine koyduğum yeşil iksir bazen makarnalarımıza da sos oldu. Pirincin içine bir şeyler karıştırmayı seven biri olarak, sadece şehriyeli pilav yiyen oğlumu kırmızı, turuncu, sarı masal pilavları ile buluşturdum. Tabaklarımız masalın gerçeğe bürünmüş halleri oldu. Doğrusu mutfaktaki becerimden daha çok işime yaradı uydurduğum masallar…

Zaten sadece mutfakta değil, yaşamın her anında masallar ya da okuduğumuz kitaplar bana yardımcı oldu. Oğlumun kafasına takılan ve aşmakta zorlandığım bazı zor anlarda çocuk kitaplarındaki kahramanların meseleye yaklaşımlarına başvurdum açıkçası. O nedenle yemekle ilgili sorunu olan çocuklar için de bunun bir çözüm olabileceğini –kendi deneyimlerimden de yola çıkarak- düşünmüşümdür hep. Çünkü çocuk, özellikle de sevdiği, arkadaşı bellediği kahramanların davranış biçimlerini önemser, onu örnek alır ve filmlerdeki, kitaplardaki kahramanlar bu konularda hayat kurtarıcı olabilirler gerçekten. Temel Reis sayesinde kaç çocuk ıspanak yemeye başlamıştır bir düşünsenize?… Çocuklar için yemek tarifleri içeren kitaplardan çok daha hayati olduğunu düşünüyorum bu konunun. O nedenle elimdeki yemekle ilintili çocuk kitaplarını okurken böyle bir ihtiyacı karşılıyor mu sorusu aklımın bir köşesindeydi. Ancak sorunun yanıtını hemen vermeyeceğim. Çok azında yemeğin başrolde bazılarında ise fonda olduğu seçtiğim kitaplara değinirken yanıtı siz de bulacaksınız zaten.

Kitaplara başrolde yemek olanlarla başlayalım. Önce en küçükler… Feridun Oral’ın hem yazıp hem resimlediği “Pirinç Lapası ve Küçük Ejderha”, her gün aynı yemeği yemekten bıkan ve kendi yemeğini seçmek için ormanda yürüyüşe çıkan küçük ejderhanın türlü nedenlerle ulaşamadığı leziz keşiflerini anlatıyor. Bu tad arayışı bir yana, kitap aslında küçük bir dokunuşun her zaman yediğimiz bir yemeği bile nasıl tatlandırabileceğinin ipucunu veriyor.

devsalgamAleksei Tolstoy’un tekerleme tadındaki “Dev Şalgam”ı, Niamh Sharkey’in davetkâr resimleriyle çocukları hooop topraktan çıkmak istemeyen koca şalgamın peşine takıyor. Şalgam bizim pek de meraklısı olduğumuz, mutfağımızda sıkça kullandığımız bir sebze değil, ama kitaptaki şalgam çorbasının kokusunu hissetmemek de mümkün değil. Ben annelerin yerinde olsam hemen bu fırsatı değerlendirirdim.

Christine Nöstlinger’in Küçük Korsan serisinden “Küçük Korsan İşbaşında”sı yemek yapabilmenin önemine değiniyor. “Ratatouille/Ratatuy”un meşhur aşçısı “Herkes yemek yapabilir,” diyordu, ama bu gemideki herkes yemek yapamıyor. Babadan oğula geçen korsanlık mesleğini öğrenmek için babasıyla denizlere açılan, ancak gönlünde yatan meslek aşçılık olan Leo, geminin aşçısı denize düşünce bir fırsat yakalıyor. Tabii bunu babaya söylemek kolay değil. Neyse ki açlıktan ölmek kederden ölmekten daha iyi olabilir ve lezzetli bir yemeğin yerini hiçbir şey tutamaz!

Şimdi biraz büyütelim yaşları, çok değil ama. Çocukların çok sevdiği, aslında biz büyüklerin de hiçbir zaman hayır diyemediği abur cuburlarla devam edeceğiz bundan sonra. Çünkü her ne kadar konumuz ‘yemek’ olsa da, “Dev Şalgam” ve “Pirinç Lapası ve Küçük Ejderha” dışında elimizdeki kitaplar daha çok çikolata, dondurma, bisküvi, şekerleme gibi abur cuburlara odaklanmış. Bu vazgeçilmez çocuk lezzetlerine kim kayıtsız kalabilir ki? Alexander McCall Smith kendini alamayıp bir seri bile yazmış bu konuda. Dört kitaplık bir Abur Cubur Serisi; “Patlamış Mısır Korsanları”, “Halka Çörek Zinciri”, “Balonlu Sakız Ağacı” ve “Çubuk Makarna Düğümü”. Oğlumun bu seriye bayıldığını söylememe gerek var mı bilmiyorum. Bir anne olarak beni soruyorsanız, ben de çok sevdim bu kitapları. Çünkü her biri abur cuburlarla çocuklara dayanışmayı, arkadaşlığı, cesareti ve konumuz gereği bizim için daha önemlisi, üretim ve sağlıklı beslenmeyi anlatıyor çaktırmadan. Bir makarna tutkunu olarak serideki favorim “Çubuk Makarna Düğümü”. Çünkü bu kitap makarnanın dayanılmaz bir lezzet olduğunun altını kalın kalın çizmekle kalmıyor, ‘takıntılı’ derecede sağlıklı yiyeceklerle beslenmenin yaratacağı dengesizliğe de dikkatimizi çekiyor. “Ağız sulandıran yemeğin yalnızca kokusu bile çocuklara yetmişti, ama tadı, verdiği duygu, hele o uzun uzun biçimi… işte, bunu tanımlayabilecek yeterli uzunlukta bir sözcük yoktu,” diyor yazar çocukların makarnayı ilk yedikleri anı tanımlarken. Gerçekten domates ya da kıyma soslu nefis bir çubuk makarnaya hangi çocuk hayır diyebilir ki? Siz diyebilir misiniz? Yok, illaki sebze diyorsanız ıspanaklı sosu da deneyebilirsiniz pekâla…

CUBUK.MAKARNA.DUGUMUEvet, tatlı abur cuburlarla devam ediyoruz. Benim en bayıldığım Gianni Rodari’nin dondurmadan sarayı, çikolata yolu ve badem şekeri yağmuru mesela. Hepsi de Rodari’nin “Telefonda Masallar”ındaki ağız sulandıran, kısacık masalları. Aynı kitapta Apollonia’nın reçellerinin tadına bakıyor, yiyecek krallığının çöküşüne sahne oluyor, kız kardeşinin düğün yemeği için tavşan avlamaya çıkan talihsiz avcının başına gelenleri de gülümseyerek okuyoruz. “Sarayın çatısı kaymaktı, bacaların dumanı pamuk helvaydı. Geri kalan her şey dondurmaydı: Dondurmadan kapılar, dondurmadan duvarlar, dondurmadan mobilyalar. (…) Belediyeden bir bekçi, bir an bir pencerenin eridiğini fark etti. Camlar çilekli dondurmadandı ve pempe pervazlarda eriyorlardı. ‘Çabuk’ diye bağırdı bekçi, ‘Daha çabuk!’ Ve herkes bu şahaserin bir damlasını bile ziyan etmemek için daha hızlı yalamaya başladı.” Yatmadan önce bir çocuğa bundan daha leziz bir masal okunabilir mi? Bir çocuk için dondurmalı rüyalarla dalınan bir uykudan daha güzel ne olabilir?

Açıkçası Rodari’nin çikolatalı, dondurmalı dünyaları Roald Dahl’ın “Çarli’nin Çikolata Fabrikası”ndan daha çekici geliyor bana. Ne olsa Willy Wonka tuhaf bir adam ve o mis kokulu, dayanılmaz çikolata fabrikasında çocukların başlarına gelenleri okuyunca –evet biraz da hak ediyorlar bu arsız çocuklar başlarına gelenleri ama- çaktırmadan uzaklaşmak istiyorum ben o diyardan. Hoş sevgili Çarli’nin hatırına –her seferinde- sonuna kadar kalıyoruz o acayip fabrikada: “Aşağıda uzanan şirin bir vadi görünüyordu. Vadinin iki yanı yemyeşil çimenlikti ve ortasından kahverengi bir nehir akıyordu. (…) Nehrin kıyısında ağaçlar ve çalılar uzanıyordu –yerlere kadar yatmış söğüt ağaçları ve kızılağaçlar ve pembe, kırmızı ve mor renkli çiçekleriyle açelyaya benzer bitki kümeleri, çimenlerin arasında ise binlerce düğün çiçeği vardı. Bay Wonka dans ederek ve altın toplu bastonuyla büyük kahverengi nehri göstererek, ‘Nehrin her damlası en iyi kalitede eritilmiş sıcak çikolatadır. Tüm ülkedeki banyo küvetlerini dolduracak kadar çikolata var nehirde! Ve bütün yüzme havuzlarını! Fevkalade bir şey değil mi? Ya şu borularıma bakın! Çikolatayı emerler ve fabrikanın hangi odasında çikolataya gereksinim varsa oraya taşırlar. Saatte binlerce galon sevgili çocuklarım!”

Elimdeki yemekle ilintili çocuk kitapları bu kadar. Zaten engin bir deniz de değil bu alan, hepi topu bir çanta kitap işte ve anladığınız gibi sözünü ettiğim kitapların hiçbiri benim sorumun yanıtı olamıyor. Çocuklara baharatların büyüleyici dünyasını açacak ya da sebzelerin gizemli güçlerini fısıldayacak kitaplar değil hiçbiri. Hayalgücü zengin, okuması keyifli, leziz kitaplar. Ama benim hayalini kurduğum, büyükler için yazılmış hikâye tadında yemek kitapları gibi; efsanelerle, yaşanmışlıklarla bezeli, yemeği tariflerinden özgürleştirilip yaşamımızın bir parçası haline getiren ve bizi yeni tadlar keşfetmeye teşvik eden kitaplar galiba ya da kahramanı pırasa olan, yani pırasa yemeye özendiren kitaplar. Olamaz mı?

Bu yazı ilk kez Yemek ve Kültür Dergisi’nin Kış 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Engelliliği anlatmak…

Önce sakattı, sonra özürlü oldu, şimdi de engelli. Tanımlaması ne olursa olsun yaşamımızın içinde sağlıklı bir şekilde konumlandıramadığımız, yaşamın kendisi kadar doğal canlılar, insanlar. Varlar, yaşamımızdalar, ama yok saymayı, görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Onlarla temas kurmaya çekiniyoruz. Çünkü bunu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz, korkuyoruz. Ben tanımsal değişimi bile sorunlu görüyorum. En dolaysız, doğru tanımın sakat olduğunu düşünüyorum. Peki neden sakat demek bu kadar zor? Onları incitmemek için mi acaba? Bence meseleyi inceltme ihtiyacımızdan bu değişim. İnceltip normalleştirmeye çalışma gayretinden. Ancak, normalleşme kabullenmekle başlar ve biz tanımlamayı kendimizce incelterek meseleyi kabullenmiş olmuyoruz ne yazık ki! Sakatlar bize ‘normal’ dediğinde inciniyor muyuz? Ben inciniyorum açıkçası. Çünkü normal çok görece bir tanım. Ama sakatın hiçbir görece yanı yok!

Bodoslama girdim konuya. Ama size tanıtmak için okuduğum kitap, geçenlerde okuduğum sakat biriyle yapılmış söyleşinin üstüne gelince süratle aklıma takılanları döktüm ortaya. Çünkü aslında yapmamız gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda daha fazla konuşmak, tartışmak, yazmak…

dogum-gunu-armagani-kapakOysa ülkemizde bu konu üzerine -hadi çocuklar için diye sınırlayayım- yazılmış kitaplar bile bir elin parmaklarını geçmiyor. O nedenle Erol Büyükmeriç’in yazdığı, Serap Deliorman’ın resimlediği kitabı çok önemli buluyorum. Okumaya yeni başlayan çocuklar için kaleme alınmış “Doğum Günü Armağanı” adlı kitap, gözleri görmeyen Arda’nın annesiyle birlikte doğum gününe hazırlandığı kısa bir zaman dilimini ele alıyor. Anne oğluna aldığı hediyeyi onun erişemeyeceği bir yere kaldırarak pastayı almak için evden çıkıyor. Arda kedisi Sarman ile birlikte annesini beklerken kendini kitap okuyarak oyalamaya çalışıyor, ancak aklı hediyesinde olduğu için kendi çapında minik bir maceraya atılmaya karar veriyor.

Erol Büyükmeriç sıradan bir anne oğul ilişkisi kurgulamış hikâyesinde. Arda’nın kör olmasının onu bizden çok da farklı yapmadığını, bunun olağan bir durum olduğunu anlatmaya çalışmış. Yazarın bu olağanlaştırma gayretinden dolayı hiçbir şekilde Arda’nın kör olduğu belirtilmemiş. Körlerin dokunma ve ses duyularının gelişkinliğine vurgu yaparak Arda’nın durumunu aktarmaya çalışmış. En büyük ipucu Arda’nın Barille alfabesi (Körler alfabesi) ile yazılmış kitaplar okuması. Ancak kitabın hedef kitlesi düşünülecek olursa, biraz ‘soyut’ kalmış bu yaklaşım. Serap Deliorman kör bir insanın bakışlarını gayet iyi resmetmiş, ancak yine hedef kitlenin Arda’nın herhangi bir çocuktan farkını anlaması çok güç. Tüm bu olağanlaştıma çabası meselenin üstünü örtmüş ve anlaşılması zor bir hale getirmiş neredeyse.

Bu kaygılarla kitabı 9 yaşındaki oğluma okuttum. İlk önce Arda’nın okuduğu kitaplar bir soru işareti yarattı, ancak kitabın sonunda Arda’nın “Anneciğim ben görürüm!” sözüne dek tam da anlayamadı meseleyi. “Çocuk kör mü?” diye sordu yüzünde “niye bunu en baştan söylemiyor ki” ifadesiyle…

“Doğum Günü Armağanı” belli ki üzerinde epey düşünülerek, emek verilerek yazılmış, resmedilmiş iyi niyetli bir kitap. Yazar da çizer de en başta anlatmaya çalıştığım gibi, bu meselenin yaşamımızın doğal bir parçası olması gerekliliğinden, “ağaç yaşken eğilir” diyerek yola çıkmışlar. Ama o ağacın sakat ağaçlarla karşılaşma olasılığı bu kadar düşükken, o sakat ağaçların davranışlarına, yaşamlarına bu kadar uzakken, sezgileri ne kadar güçlü olursa olsun bu anlatım ‘soyut’ kalmış. Yine de bu yolda oldukça değerli bir çaba…

Bu yazı ilk kez İyi Kitap‘ın Şubat 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Hitler oyuncağımı çalabilir, ama çocukluğumu asla!

Dünyada bir gün savaşlar biter mi? İnsanın arsız hırsı, sonsuz güç, başarı ve zengin olma isteği var oldukça bitmeyeceğini hepimiz biliyoruz sanırım. Yirmi birinci yüzyılda hâlâ ‘gelişememişiz’! Sınırların, kültür farklılıklarının bir önemi olmadığına ikna olamadık hâlâ; daha da fenası, dünyanın sadece biz insanlara ait bir yaşam alanı olduğuna inanıyoruz. Ne yazık ki geçmişte yaşanmış birçok savaşın, katliamın insan olmayı göz ardı eden akıl almaz çıkarlar nedeniyle yaşandığını, hâkim güçlerin yalanlarının herkesi çemberine aldığını defalarca okumamıza, işitmemize, görmemize ve hatta bire bir yaşamamıza karşın ders almamaya and içmiş gibiyiz.

Ama çoğumuz gibi ben de insanlığın güzel bir değişim içerisinde olduğuna inanıyorum ya da inanmak istiyorum. Sonsuz acılar barındıran uygarlıklar tarihinin biraz yön değiştirmesinin, tarihten ders çıkartmanın zamanının çoktan geldiğini düşünüyorum. (Ah biz hayalperestler!) Geçmişin karanlık her sayfasını biraz daha aydınlatmak, unutmamak ve yaşananlardan ders çıkartabilmek için kaleme alınmış her kitabı da bu nedenle çok değerli buluyorum; hele de gerçekleri çarpıtmadan, tüm açıklığıyla aktarırken duygu sömürüsü yapmayanlarını…

hitleroyuncagimicaldiJudith Kerr’in “Hitler Oyuncağımı Çaldı” adlı kitabı böyle bir örnek. Yapım yılı 1971. Resimli çocuk kitaplarıyla tanınan ve sevilen bir yazar olan Judith Kerr’in çocukları, annelerinin çocukken Nazi Almanyası’ndan nasıl kaçtığını merak etmişler ve o da çocukları için bu romanı kaleme almış. Yazarın babası Alfred Kerr Almanya’nın tanınmış yazarlarından. Dindar olmasa da Yahudi bir aileden geliyor ve Hitler’in faşist yaklaşımını eleştiren yazıları nedeniyle Nazi Partisi tarafından hedef gösteriliyor. Babanın öngörülü biri olması Kerr ailesinin yaşamını kökünden değiştirmekle birlikte hayatta kalmalarına neden oluyor. Hitler seçimi kazanmadan hemen önce gizlice Almanya’yı terkediyor ve yeni bir yaşam kuruyorlar kendilerine. 2. Dünya Savaşı başlamadan da Almanya’daki Yahudilere karşı tavrını ortaya koyan Nazi Partisi’nin zulmünden kaçıp Avrupa’ya, Amerika’ya –ve hatta Türkiye’ye sığınan– yüzlerce Alman Yahudi ailesinden yalnızca biri Kerr’ler. Dolayısıyla biz romanda Hitler’in zulmüne değil, mülteci olmanın zorluklarına tanık oluyoruz. 9 yaşında bir kız çocuğunun gözünden, ülkesinde dışlanmış, istenmeyen olmanın hikâyesini okuyoruz. Önce Almanca konuşulduğu için İsviçre’ye giden aile, babanın yazdıklarını bastırabilmesi ve para kazanabilmesi için kısa süre sonra yolunu Paris’e çeviriyor. Dillerini bilmedikleri bu ülkenin okullarına uyum sağlamak ve başarılı olmak için iki kardeşin nasıl azimle çalıştıklarını, yazı yazmak ve piyano çalmak dışında bir şey bilmeyen bir anne babanın parasızlıkla nasıl baş edebildiklerini okuyoruz. Ve tam uyum sağlamaya başlamışken, ekonomik zorluklar nedeniyle bir kez daha dillerini bilmedikleri başka bir ülkeye yerleşme kararlarına şahit oluyoruz.

Kitabı okurken kendimi bu kitabı okuyacak çocukların yerine koymaya çalıştım, ne olsa çok eskimiş bir hikâye. Ama Judith Kerr’in bu eski hikâyesi gerçek aynı zamanda. Bu nedenle tatlı tatlı yazılmış bir çocukluk hatırasından çok daha öteye geçip, günümüzde hâlâ geçerli olan ‘öteki’ olma halinin zorluğunu yansıtan çarpıcı bir roman olabilmiş. Tarihin karanlık sayfalarından birini çocuksu bir yaklaşımla aydınlatabilmiş. Anne babalarının öngörülü yaklaşımı, zorluklara rağmen bir arada kalmaya çalışmalarının etkisiyle, iki akıllı ve güçlü çocuğun, Hitler’in neden kendilerine bu kadar düşman olduğunu anlayamasalar da çocukluklarını ellerinden almasına izin vermeyişini, mülteci de olsalar yaşam hakları olduğunu sonuna kadar savundukları “Hitler Oyuncağımı Çaldı” romanını eminim sizler de severek okuyacaksınız.

Tabii kitapta yazarın babasının dediği gibi, “Hayatı boyunca tek bir yerde yaşayan insanların ait olduğu şekilde olmayacağız. Ama bir sürü yere bir parça ait olacağız ve bence bu daha iyi olabilir,” diyen ve yoluna şanslı bir şekilde devam edebilen bir mülteci ailesinin hikâyesi bu. Ve biliyorsunuz şansı yaver gitmeyenler de var.

Bu yazı ilk kez İyi Kitap‘ın 57. sayısında yayımlanmıştır.

Deneyimlerden oluşan kudretli bir kule

“Ben sizin bu tarih kitabından birbiri ardına sıralanan olaylardan daha fazlasını öğrenmenizi istiyorum. Bütün tarihi olaylara hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmeyecek bir zihin yapısıyla yaklaşmanızı diliyorum. ‘O zamanlar şunlar şunlar oldu,’ gibi anlatılar sizi tatmin etmesin. Her hareketin arkasındaki gizli güdüleri keşfetmeye çalışın, o zaman çevrenizdeki dünyayı çok daha iyi anlar, başkalarına yardım etmek için daha çok fırsat bulursunuz. Bu da yaşamın en anlamlı yönüdür.”

Hollanda kökenli Amerikalı tarihçi Hendrik Willem van Loon 1944 yılında yaşamını yitirmesine karşın, günümüze kadar etkisini koruyan, gençler için kaleme aldığı “İnsanlık Tarihi” adlı kitabında meseleyi bu şekilde özetliyor. İlk olarak 1921 yılında basılan kitap, benzer tarih kitaplarında hep yapıldığı gibi yazar ölene dek genişletilmiş yeni baskılar yapmış. Sonra bayrağı yeni tarihçiler almış; önce Dr. Edward C. Prehn, Prof. Paul Sears ve öğretim üyesi Edwin C. Broome, 1984 yılından sonra ise Yale Üniversitesi profesörlerinden John Merriman. Hendrik Willem van Loon’un olabildiğince tarafsız ve hoş bir dille gençlere aktarmaya çalıştığı insanlık tarihini, onun yazdığı kısımdan devamla 2000’lere kadar getirmişler. Kitap bu gelişim sürecinde “İçinde resim olmayan bir kitap ne işe yarar ki?” diye soran harikalar diyarındaki Alice’i dinleyerek resimlenmiş. Hatta son baskıda resimleri Van Loon’un yeğeni Dirk van Loon çizmiş.

uygarlikBunca serüvenin sonunda “Gençler İçin Uygarlık Tarihi” adı altında Türkçe’ye çevrilerek Türkiyeli gençlerin de ilgisine sunulmuş. Hemen söyleyeyim ilgiyi kesinlikle hak eden bir kitap. Kalınlığı hiç gözünüzü korkutmasın, çünkü “Tarihi gerçekler bu kadar ilginç ve eğlenceliyken, peri masalları okumaya gerek var mı?” diye soran Henrik Willem van Loon’a sonuna kadar katılıyorum. Şu ana kadar tarihe çok da meraklı olmayan biri olarak sizlere tanıtmak için elime aldığım kitabı, içindeki ‘masalları’ bildiğim için ayrıntıya girmeden tarayabileceğimi sanmıştım. Ancak önsöz’le başlayan anlatım ne yalan söyleyeyim hemen kavradı beni ve bir baktım basbayağı okuyorum her satırını; hem de büyük bir merakla. Yazarın bakış açısı kadar akıcı dili ve satır aralarındaki yorumları bu merakı tetikledi tabii. Yorumlar tarihi olaylara değil, bütünü kavramaya yönelikti elbette.

Okullarda okutulan tarih kitapları bu kadar keyifli olsaydı hepimizin tarihe olan ilgisi çok daha fazla olurdu eminim. Tarihi olabildiğince tarafsız okuyabilen bir yaklaşım, bugünün politikalarını  biraz daha bütüncül bir pencereden kavramamıza yardımcı oluyor çünkü. O yüzden okullarda –ve sonrasında- bize öğretilenin değil, tarafsız/gerçek bilginin peşine düşmek gerektiğini biliyoruz. Değişime gebe dünyamızda gençler kadar biz yetişkinler için de önemli bu. Bu noktada elimdeki kitap biraz daha değer kazanıyor. Hedefi gençlere sorgulayarak, didikleyerek tarihi öğretmek. Ancak yetişkinler için de şimdiye kadar öğrendiklerini bir tarafa koyup biraz daha araştırmacı olmalarına, onların da didiklemelerine vesile olabilir belki.

Öte yandan Hendrik Willem van Loon’un ısrarla “insanlık tarihini anlatıyorum”u vurguladığı bu kitaba getirilecek büyük bir eleştirim var. O da Batılı pek çok meslektaşının yaptığı gibi odağına Avrupa’yı ve uzantısında da Amerika’yı almış olması. (Gerçi uzantı kısmı John Merriman’a ait.) Gaz ve toz bulutuyla başlayan tarihimizin başlarında Mısır ve Mezopotamya’ya giriyoruz elbette, çünkü tarihin başlangıcında bu kültürlerin insanlığa katkıları yadsınamaz. Ancak Roma İmparatorluğu’nun dünya hakimiyeti sonrasında mesele tamamen Batı’ya kitlenip kalıyor ve Doğu’da olan bitenler dinlerin doğuşuyla sınırlı kalıyor. Birkaç açıklama ve özürden oluşan bir bölüm var kitapta –evet böyle ilginçlikler barındırıyor kitap. Bu bölümde yazar; “Aslında tek bir kural var. Söz konusu ülke veya kişi veya sorun, olmadığı takdirde bütün insanlık tarihini değiştirecek yeni bir fikir üretti mi veya böyle bir eylemde bulundu mu? Kişisel zevke yönelik bir soru değil bu. Sakin, neredeyse matematiksel bir yargı,” diye tanımlıyor kitabı yazarkenki kriterini.

Tamam. Bu kriterle Batı’ya bakışı çok iyi anlıyoruz ve olabildiğince tarafsız olduğunu da kabul ediyoruz. Ama mesele “insanlık tarihi”yse gerçekten, aynı tarafsızlıkla Doğu’ya bakan bir tarih kitabına da ihtiyacımız var demektir! Ancak o zaman bütün tarihi olaylara hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmeyecek bir zihin yapısıyla yaklaşabilir ve dünyayı çok daha iyi anlayabiliriz gerçekten.

Bu kitaba John Merriman’ın katkı yaptığı, artık sonlara doğru “Küresel Bir Köy Olarak Dünya” bölümünde; “Uzak görüşlü olanlarımız ulusal sınırların sonunda zayıflayıp anlamsızlaşacağını düşünüyor. Diğer ülkelerin sorunları, kendi sorunlarımız olarak benimseyeceğimiz kadar yakınımızda olacak. İnsanlar arasında şüphe ve düşmanlık uyandıran farklılıklar azalmaya başlayacak. Dünya hiç olmadığı kadar tehdit altında, ama insanlık büyük bir felaketin, yeni bir dünya savaşının, aşırı nüfusun veya geri dönülemez kirliliğin önüne geçmek için çalışacak durumda. İnsan cesareti ve kararlılığı ile galip gelecek,” diyor.

İnsanın kültürel değerlerine bağlı yaşam deneyiminin önyargılarından arınmasını güçlendirdiğini varsayarsak ve neredeyse tüm savaşların sınırları genişletmek, daha güçlü ve zengin olmak için çıktığını düşünürsek epey barışçıl ve iyi niyetli bir söylem bu. Gerçekleşebilmesi için ortaçağ insanları gibi “uluslararası zihinli”, ama onlardan daha yenilikçi, değişime açık olmak gerekiyor sanırım. Ve bu kitabın yazarları gibi tarafsız, güçlü kalemler ile gençlerin daha çok rol üstlenmesi…

Neden mi? “Tarih, zamanın geçip gitmiş çağların uçsuz bucaksız çayırlarında kurduğu, deneyimlerden oluşan kudretli bir kuledir. Bu kadim yapının tepesine ulaşıp manzaranın tamamından faydalanmak kolay iş değil. Asansör yok ama genç bacaklar güçlüdür, bunu başarabilir,” de ondan.

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=8&yil=2013&bolum=15

Zincirleme bir gün

Çoğu zaman ilgisiz gibi görünen olaylar birbiriyle bağlantılı olabilir. Minik tesadüfler ya da anlık olaylar zincirleme reaksiyonlara, bir şeyin nedeni hiç aklımıza gelmeyen başka bir olayın sonucuna neden olabilir. Bu olaylar silsilesi ile ilgili bir dolu film yapılmış, bir dolu kitap yazılmıştır. Elimdeki kitap da bunlardan biri; “Zincir”. İnsanlar ve hayvanlar, hayvanlar ve hayvanlar, anneler ve çocuklar arasındaki ilişkiler zincirini anlatıyor bize.


ZincirHer evde yaşanan olaylar aslında kitapta yaşananlar. Sabahın köründe sıcacık yatağından kalkmak istemeyen çocuk, onu kalkmaya ve hızlı olmaya çağıran, bu süreçte de sürekli dırdırlanan anne, her sabah onların arasında geçen bu anlamsız didişmeden sıkılan ve bir an önce çocuğun sıcak yatağına yayılmayı bekleyen huysuz kedi evin kahramanları. (Bir de gizli kahraman var aslında; pire!) Merakına yenilip kedinin eline düşen kara kızılkuyruk kuşu, onun arkadaşı yavru karga Korki ve babası Gorgor, yaşlı ve zayıf köpek kemik torbası ile okulun müdürü Müdüraanım ise evin çevresindeki kahramanlar. Her biri olayları kendi cephesinden anlatıyor, samimiyetle içlerini döküyorlar bize. Başladıkları herhangi bir günün birbirine zincirin halkaları gibi bağlanmış kahramanları olduklarının farkında bile değiller. Şimdi diyeceksiniz ki, “Hadi kuşları anladık diyelim; ama bir pirenin olayların akışında nasıl bir etkisi olabilir ki? Olmaz olmaz demeyin oluyor işte! Ama tüm bu olaylar silsilesinde en ilginç karakterin evin kedisi Zombi olduğunu söylemeliyim. Tipik bir bencil, huysuz kedi Zombi. Kediler genelde sevimlidir, ama bu az biraz sevimsiz. Dünya kendi etrafında dönüyor sanıyor ve her konuda haklı. Evcil tüm hayvanlar gibi biraz insanlaşmış çünkü. Kendine daha iyi bakabilmeleri için bir kılavuz yazacak kadar şişmiş egosu. Kılavuzun alt başlığı durumunu gayet iyi özetliyor; “Hayat dediğin uzun bir zincir diktim ocağınıza incir.” Çocuk bu ‘ağır abi’nin evin içindeki özgür, rahat, kimseyi umursamaz hallerini görünce “Bu dünyaya Zombi olarak gelmek varmış,” demekte haklı, ama öte yandan kimse bu kadar sevimsiz olmak istemez sanırım.

Yazar Şiirsel Taş kendi yaşamının izinde basit bir günü inceden inceye örerken Gökçe Akgül’ün çizimleri de bu örgüyü farklı kılan motifleri oluşturuyor. Her kahramanın iç sesine kulak verdiğimiz için çizimlerle neredeyse çizgi roman tadında bir okuma çıkıyor karşımıza. Ama herkes kendi dünyasına dalmış görünse de zincirin halkalarını tamamlayan her bir karakter, tam da olması gerektiği gibi, tipik özelliklerini son derece çarpıcı bir şekilde dışa yansıtıyor. Okurken kendi yaşamınızın bir yansımasını okur gibi oluyorsunuz. Çocuklar hep böyle ağır ve kaytarmaya çalışan, anneler hep böyle aceleci ve dırdırcı, kediler hep böyle tembel ve rahatına düşkün olmak zorunda mı diye düşünüyorsunuz. Galiba evet. Peki okul müdürleri? Kargalar? Merak etmeyin onlar da tam da olması gerektiği gibi davranıyorlar. Yoksa zincirin halkaları tamamlanamazdı ki! Yazar kendisi ile de yaşamını tamamlayan diğer varlıklar ile de hınzır hınzır dalga geçiyor sanki.

“Zincir”, basit bir günün ilginç ve eğlenceli bir kurgu ile okuyucuya sunulması gibi gözükse de, yazar ince ince insanların neye inanacaklarını şaşırdıkları beslenme alışkanlıkları, bir türlü hazırlanamadığımız deprem, oyuncak haline gelen eğitim sistemi gibi yaşamımızın çetrefilli alanlarına da girip çıkıyor. Ağaçlara dayanamayan kentlilerin kentlerini sokaktaki hayvanlar ve elbetteki ağaçlarla paylaşması gerektiğini söylemiyor, ama anlattığı bu basit hikâyeyle bal gibi de hepimize “bu böyle” diye alttan alttan fısıldıyor.

“Zincir”, Şiirsel Taş, Resimleyen: Gökçe Akgül, Hayykitap

Hayal ettiğin gibi…

kizilagac1
Kitap deyince akla ilk olarak sözcükler gelir doğal olarak; daha geniş tanımlamayla yazı. Söz konusu edebiyatsa yazı olmazsa olmazdır. Ancak çocuk edebiyatı dediğimizde iş biraz değişir, yazı ilüstrasyonla desteklenir çocuk edebiyatında. Yaşı biraz daha küçülttüğümüzde tamamen değişir, söz yerini görsel imgelere bırakır. Edebiyat hedef kitlesinin yaşı büyüdükçe sözle doyurmaya başlar okuyucusunu, görselliği kapakla sınırlar. Oysa her kitapta değil ama, bazen yazıların arasında ilüstrasyonlar arar benim gözlerim. Bilim kurgu, gerçeküstü ya da fantastik türlerde mesela. Çocuk edebiyatına fazlaca gömülmüş biri olduğumdan belki. Ama yazılı çizili bir kural olmasa da genel kabul görmüş bir durumdur bu; en fazla fotoğrafa rastlarsınız yetişkin edebiyatında. Tercihiniz daha fazla görsel ise çizgi roman okursunuz.

kizilagac_kapakShaun Tan’ın kitapları belki de bu nedenle çarptı beni. Kitapları her ne kadar ‘çocuk kitapları’ basan yayınevlerinden çıksa da ve ‘çocuklar için’ diye tanımlansa da kendisinin de belirttiği gibi herkes için kitaplar bunlar. Formatı okul öncesi çocuk kitapları formatında. Büyük boy, bol resimli, az yazılı, albenili. Sırf bu görüntüden dolayı hiçbir yetişkinin tenezzül etmeyeceği, dolayısıyla doyurucu estetiği ve biraz karamsar da olsa müthiş hayalgücüyle -sanki onların çok ihtiyacı varmış gibi- sadece çocuklara hitap edecek kitaplar ne yazık ki. Ama işte söylüyorum; şimdilik Türkçeye sadece “Kayıp Şey” ve “Kızıl Ağaç”ın çevrildiği Shaun Tan’ın kitapları ‘başka bir boyutta’ ve kesinlikle her yaşa göre.

Ben önce oğlumla okudum kitapları. Hakkını vermek gerek bilim kurgu ve korku hikâyelerine meraklı Shaun Tan’ın dünyası çocuk kitaplarında rastladığımız dünyalardan epey farklı. “Kayıp Şey” de, “Kızıl Ağaç” da basbayağı hüzünlü, bunalımlı, kasvetli, ama yine de umutlu dünyalar. Dolayısıyla oğlumun tepkisini epey merak ettim. Her ikisi için de “sıkıntılı” oldu yorumu. “Kızıl Ağaç” iyiden iyiye muğlak bir çocuk için, “Kayıp Şey”de ise oyuncaklı bir durum var; ne idüğü belirsiz kayıp bir şey! Üstelik mekanik bir dünyanın içinde. Tahmin edebileceğiniz gibi oğlum ona sıkıntılı bir şiir gibi gelen “Kızıl Ağaç”ı bir kenara koyarken gri bir dünyadaki esrarengiz kayıp makine/şey ile epey ilgilendi. Onu da hüzünlü buldu, ama “dünyada böyle kayıp şeyler var mı gerçekten” sorusu takıldı kafasına ve severek girdi bu dünyanın içine.

Oğlumdan bağımsız ikinci okumada hikâyeleri bilerek başladım elbette sayfaları çevirmeye ve daha kapakları gördüğüm anda beni etkisine alankayipsey_kapak çizimlerin gücüne teslim oldum. Shaun Tan’ın kendini ifade etmek için sözcüklere hiç ihtiyacı olmadığını farkettim. O nedenle bir yazar olarak değil, sanatçı olarak söz etmek daha doğru kendisinden. Müthiş bir hayalgücü var ve bunu çizerek bizimle paylaştığı için çok şanslıyız. Heyecan verici ve kesinlikle takibe alınması gereken çok yönlü bir sanatçı. Tiyatro ve sinema ile de iç içe ve kitaplarını sahneye veya perdeye de taşıyor. Hatta 2011 yılında kendi yaptığı “Kayıp Şey”in animasyon filmi, “En İyi Kısa Animasyon Oscar”ını almış. Kitapların sayfalarını hızlı çevirmeniz mümkün değil, çünkü inanılmaz detaylar var yarattığı dünyalarda. Özellikle de “Kayıp Şey”de. Çocukların gözünden kaçabilecek ince espriler, politik mesajlar -evet yanlış okumadınız politik mesajlar (bkz. domuzlar)- “Bilgi ötekileri inceler. Bilgelik kendini tanımaktır” gibi tumturaklı sözler… Ve tüm bu detaylar metnin değil çizimlerin içinde gizli.

Bir çocuğa bilim kurguyu anlatmak zor. Ama öte yandan zengin hayalgüçleri nedeniyle bir çeşit bilim kurgu dünyasında yaşadıkları için böylesi bir ortamı bizden daha kolay kabul ediyorlar. Shaun Tan’ın yarattığı kasvetli dünyalar biraz ürkütücü gelse de içindeki cinfikirler çocukları bu bilim kurgu hikâyesinin içine hemen alıveriyor. Büyüklere gelince… Onların kesinlikle çocuklardan daha çok ihtiyacı var böylesi estetik söylemlere. Hayalgüçlerini yeniden harekete geçirebilmek için… “Sağır bir makine”ye çevirdiğimiz dünyamızda, umudu yeşertebilmek adına elimizi taşın altına koymamız gerektiğini anlayabilmek için… Gündelik yaşamımızın rutin koşturmacasından çıkabilmek, nefes alabilmek, kim olduğumuzu farkedebilmek, hayallerimizin peşinden yeniden koşabilmek için…

“Kayıp Şey”, “Kızıl Ağaç” / Shaun Tan, İthaki Yayınları

kayipsey2