Çocuklarla hayatımız masal

Masallar karmakarışık, anlaşılmaz tekerlemelerle lafı dolandıra dolandıra başlar ya genelde, ben bodoslama giriyorum lafa: Kim şu hepimizin bildiği klasikleşmiş masalların çocuklar için yazıldığını söylemişse yalan söylemiş bence. Tamam gerçeküstü olaylar, kahramanlardır masalları masal yapan ama sorarım size bildiğiniz hangi masalı yatmadan önce çocuğunuza okumak istersiniz? Kurdun mideye indirdiği Kırmızı Başlıklı Kız’ı mı, hep genç kalmak isteyen cadının kuleye hapsettiği Rapunzel’i mi yoksa sonunda alevler içinde yok olup giden Kurşun Asker’i mi? Hansel ile Gratel’e, Karlar Kraliçesi’ne, Oz Büyücüsü’ne, Harikalar Diyarındaki Alice’e, Sinbat’a hiç girmiyorum bile. Evet, hepsi mutlu mutlu bitiyor bu masalların, ama sona gelene kadar kahramanların her biri diğerinin kuyusunu kazıyor, içimiz kıyım kıyım kıyılıyor zaten, sonu mutlu olsa ne olur?

Yüzyıllardır anlatılıyor, söyleniyor, okunuyor, şimdi sana ne oluyor diyebilirsiniz. Ben de çocukken hiç şikayet etmiyor, yaratılan gerçeküstü diyarlara bırakıveriyordum kendimi. Ama biz saf çocuklardık kabul edelim. Bize ne verilirse hap gibi yutuyor, peki o ne demek, peki böyle olursa şöyle olmaz mı gibi sorular sormuyor, kurcalamıyorduk. Şimdiki çocuklar öyle mi? Peki ama kurt hepsini yiyince ölmüyorlar mı, ya da kurdun karnını kesince canı acımaz mı? gibi saçma sapan sorularla masalın tüm büyüsünü bir anda yok ediyorlar. Bazı aklı evveller -yayınevleri- yüz yıllık masalları şiddetten arındırıp, büyükanneyi, kırmızı başlıklı kızı dolaba tıkıp, kurdu da sonunda hayvanat bahçesine yollayabiliyorlar gerçi! Bu hamle bırakın masalın büyüsünü bozmayı masalı çöp ediyor resmen. Böylesini hiç okumamış olmayı tercih ediyorsunuz. Yok çözüm bu değil! Andersenler, Grimm Kardeşler, La Fontaineler dursun yaşamımızda. Yeni kuşak yazarlara, tiyatroculara, sinemacılara ilham vermeyi sürdürsünler, ama zamane çocuklarını bizler kadar heyecanlandıramadıkları kesin. Çünkü yeterince eğlenceli değil hiçbiri. Bütün o prototip kahramanları, ürkütücü ama mantıksız olaylar dizisi, cinsel kodlamaları ve ille de mutlu sonları ile hep bir şey öğretme derdi var topunun. En olağanüstüsü bile didaktik! Hatta artık klişe! Okuduktan ya da anlattıktan sonra bir düşüncedir alıyor çocukları. Devler, periler, büyücüler, hatta prensler, prensesler iyi de, aslında birinin diğerinden farkı olmadığını bir süre sonra tüm çocuklar keşfediyor ve daha eğlenceli ve farklı maceralara yelken açmak istiyorlar haliyle.

Yeni masallar da öyle şahane ki gerçekten, “ne yapayım Külkedisi’ni” dedirtiyor insana. (Sinema sektörünün tüm masal kahramanlarını Shrek’in maceralı, eğlenceli, yaratıcı diyarında buluşturmasına ya da Rapunzel’i, Çizmeli Kedi’yi, Külkedisi’ni baştan yaratmasına şaşmamak gerek! Ne yalan söyleyeyim bu hallerini tercih ediyorum.) Türkiye’ye de uğrayan yeni durumlardan biri de usta yazarlara çocuk kitapları yazdırmak biliyorsunuz. Çocuk kitapları engin bir deniz zaten, ama masal diyorsak eğer, merceğe almak gereken birkaç usta var: Umberto Eco, Italo Calvino, Nazlı Eray gibi.

Artık yazdıklarına masal mı dersiniz -ki bence kesinlikle öyle- öykü mü roman mı bilmem ama asla ve asla vazgeçemeyeceğim kahraman yazarlarımız var bir de: Gianni Rodari ve Roald Dahl gibi. Onların olağanüstü hayalgüçlerinden mahrum kalmayı düşünemiyorum bile!

Bunların hepsini biliyorsunuz siz zaten; ama büyük olasılık yeni masal kraliçemizi tanımıyorsunuz: Julia Donaldson. İlüstratör Axel Scheffler ile yaptığı işbirliğinden ortaya çıkan masalların her biri ayrı bir dünya. Feminist prensesler mi ararsınız, kolaylıkla aldatılabilen canavarlar mı yoksa yufka yürekli cadılar mı? Madonna’nın sıkıcı masallarının aksine Julia Donaldson’un lirik masalları şerbet gibi. Yıllar yıllar sonra onun masalları da dilden dile anlatılabilir, ama resimleriyle birlikte kitaplar öyle güzel ki sanıyorum okumak her zaman daha iyi bir seçenek.

Ayrıca günümüz anne babalarının yatmadan önce çocuklarına anlattığı uyduruk masallar da bir harika bence. Çocuklar tekrar tekrar, hiç bıkmadan bunları anlatmamızı istediklerine göre! Olsun ben yine uyduruklar yerine son sözü Julia Donaldson’un en sevdiğimiz kahramanı Tostoraman’a bırakıp huzurlarınızdan ayrılıyorum. (Ama söylemeden edemeyeceğim, yeni masallar da o kadar eğlenceli ki çocuklara yatmadan önce okumak için yine uygun değiller galiba. Bu sefer de kıkırdamaktan uyuyamıyor -ya da okuyamıyor- ve kitap okuma zamanını uzatıyor da uzatıyorlar çünkü. Peki gece kabuslarla uyanması mı, uykuda gülümsemesi daha iyi. Yanıt belli. Devam o zaman.)

“Ama kim bu yaratık, korkunç pençeli

Hem de korkunç dişli, korkunç çeneli?

Yumru yumru dizli, çapa tırnaklı yaban

Burnunun üstünde de zehirli bir çıban.

Gözleri turuncu diliyse siyah;

Sırtı mor dikenli boydan boya.

İmdat! Aman!

Bu bir Tostoraman!”

(Eee, tamam. Sadece bu kadarını okuyunca bu da biraz korkunç gibi geliyor,  ama bu biraz da canavarlara nasıl baktığınıza bağlı sanırım. İsterseniz önce “Ev Canavarları 1 ve 2” ile başlayın. Evinizde ne kadar çok canavarla birlikte yaşadığınızı anlayınca Tostoraman o kadar da korkunç gelmeyecek emin olabilirsiniz!)

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Temmuz 2012 sayısında yayımlanmıştır. 

Reklamlar

Zeytini kuşlar diker

M.Ö. 4000 yılları. Doğu Akdeniz’de denize nazır tepelerde bir delice çalı varmış. Bu delice çalı binyıllarca kıyılara, tepelere yayılmış da yayılmış. Küçük yeşil meyveleri de varmış, ama insanlar önceleri bilmiyorlarmış bu meyvelerin gücünü, şifasını, büyüsünü. Kim bilir ne zaman keşfetmişler bu meyvelerin de yenilebileceğini ve daha verimli, lezzetli hale gelebileceğini. İşte o gün bugündür zeytin özellikle Akdeniz ülkelerinin yaşam kaynağı, vazgeçilmezi olmuş, çeşitlenmiş, çoğalmış, güzelleşmiş. İnsanlar bu güzel ağacı/meyveyi baştacı etmiş, efsaneler, yaşanmış hikâyeler anlatmışlar çağlar boyunca birbirlerine. Günümüze kadar gelmiş bu anlatılar. Kitaplara konu olmuşlar. Kitapların birinde zeytini kuşların diktiği anlatılmış küçük bir kız çocuğu tarafından. Bu kızın annesi zeytin ağacına inanırmış. Annesiyle tanıştıktan sonra babası da inanmaya başlamış zeytin ağacına. Gel zaman git zaman küçük bir zeytinlikleri olmuş. 62 ağaç varmış bu zeytinlikte. Ama onlar o kadar meraklılarmış ki köylülerden, arkadaşlarından ve çevrelerindeki uzman kişilerden zeytinciliğin nasıl yapılacağını öğrenmişler ve kısa sürede 400 tane sağlıklı ağaçları olmuş. Anne de baba da doğal tarıma inanıyor, zeytinliklerinde hiç kimyasal ilaçlar kullanmıyorlarmış. Daha zorluymuş böylesi, ama çok daha sağlıklı ve bereketliymiş. Yılın yarısını çiftliklerinde geçiriyorlarmış. Küçük kızları Selin ve arkadaşları da zeytinin mucizelerine tanık oluyorlarmış çiftlikte. Sonunda Selin bir zeytin günlüğü tutmaya başlamış. Gördüğü, duyduğu, yaşadığı her şeyi yazmış, çizmiş günlüğüne. Günlük o kadar güzel bilgilerle dolmuş ki, zeytine tutkun anne bu bilgileri kitap haline getirip herkesle paylaşmaya karar vermiş. Selin ve babası bu fikre bayılmışlar. Baba kitapta anlatılacak her şeyin fotoğrafını çekmiş. O güne kadar öğrendikleri her şeyi sevgiyle anlatmışlar, fotoğraflamışlar kitapta. Bir iş sevgiyle yapıldığı zaman nasıl parıldarsa kitap bittiğinde de öyle parıldıyormuş.

Evet, mutfak kültüründe örneğine çok rastladığımız kitaplardır bir ürünü anlatmak. Ekmek kitapları vardır, peynir, zeytin, şarap, kahve kitapları vardır, bilirsiniz. Yemek kültürüne meraklıysanız kayıtsız kalamazsınız bir çoğuna. Ama elimdeki kitap, zeytinle ilgili bir kitap olmakla birlikte türlerinden çok farklı. Kapağından, adından sezinliyorsunuz farkını, sayfaları çevirmeye başladığınızda ise başka bir anlatının içinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Ayşe Aktül – Schafer’in kaleme aldığı, Bernd Schafer’in fotoğraflarını çektiği “Zeytini Kuşlar Diker” kitabından söz ediyorum. Anladınız, yukarıda hikâyesini anlatmaya çalıştığım, şu parıldayan kitaptan.

Bu kitabı özel kılan, zeytini Ege yöresine ve Akdeniz ülkelerine özgü pek çok geleneksel yaşam kültürüyle iç içe geçirerek, o yaşamın bir parçası, hatta o yaşamın kaynağı olarak aktarması bize. Aynı zamanda Schafer Ailesi’nin yaşamının kaynağı olması tabii. Daha da özel kılan yazarın tüm bunları kızı Selin’in ağzından anlatması gerçekten. O nedenle zeytinle ilgili olsanız da olmasanız da çekici bir kitap bu. Çocuğunuz ile birlikte okuyabileceğiniz masal tadında bir anlatı çünkü. Masalın kahramanı zeytin!

Zeytin’in nerelerde, ne koşullarda yetiştirildiği ve tüketildiği gibi istatistik bilgilerden, üretim aşamalarına, hatta zeytin zararlıları ve bunlarla mücadeleye kadar zeytincilikle ilgili oldukça yararlı bilgi içeriyor kitap. Bu bilgiler hep uzmanların görüşleri, deneyimleri eşliğinde aktarılıyor. Zeytin üreticiliği ile ilgili bu temel bilgileri alırken Schafer Ailesi’nin Ege köylerinde ve kendi zeytinliklerindeki günlük yaşam pratiklerine de sahne oluyoruz. Bir gün Urla yakınlarındaki Klazomenai Antik Kenti Zeytinyağı İşliği’ne gidiyorlar. İşlikte çocuklar eski usülle zeytinyağı çıkarırken sanki onlarla çalışıyormuş hissine kapılıyorum ben de. Sonra başka bir gün zeytinliğe dönüştürülmüş eski bir maden ocağının yolunu tutuyorlar; epey maceralı bir yolculuk oluyor bu. Bir başka gün Atina’ya düşüyor yolları. Orada da bir zeytin hikâyesi karşılıyor onları. Tanrıça Athena’nın zeytin ağacını nasıl Yunanistan’a getirdiği ve nasıl barışın simgesi olduğunu öğreniyoruz bu hikâyeden. Ardından diğer mitolojik öykülere karışıyoruz bir süre. Ne kadar güzeller hepsi de. Bir de çoğu unutulmaya başlamış geleneksel yaşam hikâyeleri var kitapta ki, benim için en hoş anlatılar bunlar oldu. Ege köylerindeki hıdrellez şenlikleri, banyo suyuna atılan kır çiçekleri ile çocuklara yaptırılan bahar banyoları, sünnetlik zeytin ağaçları, zeytin dallarına asılan boyanmış yumurtalar… Ve sonunda kuşların diktiği zeytinler…

Daldan dala mı atladım? Kitapta da zeytinin dalları arasında oradan oraya atlayan, her dalda başka bir bilgi, başka bir yaşanmışlık var çünkü. Hangi birini anlatacağımı şaşırdım. Selin’in harika zeytin takviminden söz etmeyi unutmuşum örneğin. İyisi mi siz bu kitabı edinin, çoluk çocuk okuyun ve güzel bir Ege tatili planlayın kendinize. Köylere girin, kitaptaki yaşamları kendi yaşamınıza katmanın yollarını arayın. Çantanızda su, ekmek ve zeytin olsun yeter.

Bu yazı ilk kez ÇEKÜL Vakfı’nın Kilittaşı dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.

Yaşadığımız dünyaya karşı sorumlu hissetmek…

Tanımlamaları sevmiyorum; ekolojist, humanist, feminist, şu bu… Bunların hepsi olabilirsiniz ya da birkaçı ya da hiçbiri. Bir önemi yok. İnandığınız bazı değerler vardır ve aslında ona göre hareket edersiniz. Önemli olan içselleştirebildiğiniz bu değerleri yaşamınıza, kendinize doğal olarak katmanız. Bu tanımlamaları bilerek, salt ideolojilere inanarak yapmıyorsunuz ki her şeyi. En azından benim için öyle, o nedenle sevmiyorum “çevreci” olmayı da. Bir şey olmak zorunda olduğum için değil, doğru olduğuna inandığım için öyle yaşıyorum çünkü.

Yaşam biçiminiz, en azından kendi değerlerini bulana kadar çocuğunuzun da yaşam biçimi oluyor doğal olarak. Ve yaptığınız her şey onun ileride kendi yaşamını biçimlendirirken yapacaklarının tohumlarını atıyor. Bunu bilerek çocuk yetiştiriyoruz hepimiz. Bu nedenle daha dikkatliyiz adımlarımızı atarken. Ama yaşamınıza dair çok temel şeyleri sorgulamazsınız yine de çocuk yetiştirirken, o kadar doğalınızdır sizin. Evdeki düzen bunlardan biridir.

Bizim evdeki değişmez düzenlerden biri de atıkları toplamak. Mutfakta plastik ve şişeleri ayırdığımız bir kutumuz var. Arka balkonumuzda da kağıtları topluyoruz. Belediye bir yıldır bunları evimizden gelip alıyor, çok şanslıyız. Ama ben kendimi bildim bileli ayırıyorum bu atıkları. Kağıtları kapıdan geçen eskicilere veriyor -niyeyse artık yok oldular- diğerlerini de ayrı torbalara koyup çöp koyternırlarının yanına bırakıyordum. Çünkü biliyordum ki en süper çevreci ‘çingeneler’ onları gerektiği gibi değerlendirecek. Oğlum bu düzenin içine doğdu ve doğal olarak öğrendi. Dolayısıyla onun için olması gereken bu oldu. Çoğu evde böyle bir düzen olmadığı için eve gelenler olur da ‘çöp’ diye bizim ayırdığımız bir şeyi atmaya kalkışırsa hemen düzeltiyor bu durumu.

Tabii bir de ayırmadan önceki işlem var yaşamımızda; almamak! Bu bir karar, yine yıllar önce verilmiş; pet şişe girmiyor eve örneğin. Plastik ambalajlı şeylerin cam alternatifleri varsa daha pahalı da olsa onlar alınıyor. Ambalajlı üründen kaçış yok artık, ama bunu da minimize etmeye çalışıyoruz. Değişmez alışkanlıklardan biri de çantamızda hep bez torba ya da file olması. Sağlıklı ve doğal olduğunu bildiğimiz ürünleri alabileceğimiz daha küçük yerlerden alışveriş ediyoruz. Markete zorunlu olmadıkça girmiyor, aldığımız her şeyin içeriğini yani etiketini okuyoruz. Oğlum alışverişi seviyor ve tüm çocuklar gibi her gördüğünü istiyor, ama benim çok net hayırlarım var. Eve hiç girmeyenlerimiz var bizim; cips, şeker, jelibon, sosis, salam gibi… Mevsimi olmayan meyve sebzeyi tüketmemek gibi… Hiçbir ürünü ‘yenmeyecek’ grubuna sokmadan, makul açıklamalarla neden az tüketmemiz gerektiğini ya da neden tercih etmediğimizi açıklamaya çalışıyorum oğluma. Çok da anlayışlı bu konuda.

Doğayı sevdiğim, ağaçlarla, çiçeklerle ilgilendiğim için ona da anlatıyorum bunları ve evet, sonra bir bakıyorum çoğu çocuk farkında bile değilken oğlum pek çok ağacı tanıyabiliyor. Tohum ekmeyi, çiçek sulamayı, yapraklarını temizlemeyi, balkonda maydanoz, dereotu bulundurmayı, hatta domates, mısır yetiştirmeyi normal sayıyor. Budama denen işlemin aslında ağaçları kesmek olduğunu farkedebiliyor ve buna üzülüyor. Baharda bahçelerin havalandırıldığını görüp mutlu oluyor. Yediği meyvelerin çekirdeklerini saklıyor ve onları dikmek için uygun ortamlar düşünüyor. Denize girdiğinde yüzeyde gördüğü naylonlar, petler onun üzülmesine neden olabiliyor ve bunları toplamaya başlıyor. Çok minikti 3,5-4 falandı sanırım, Tavşan Adası’nda çöplerin dolup denize doğru taştığını görünce gerçekten telaşlanmıştı kirlilik nedeniyle. Çok şaşırmış ve hepsini toplama derdine düşmüştü. Daha da küçükken parkta oyun oynadığı alandaki izmaritleri oyuncak küreğiyle toplamaya başlamıştı. Ben bile şaşırmıştım bu eylemine. İşe yaramıştı ama, en azından o anda orada olan ve izmaritlerini gayet rahat çocuklarının oyun alanına atan ebeveynleri utandırmıştı çünkü.

Benim için düşünmeden yaptığım, son derece olağan şeyler bunlar. Dolayısıyla artık oğlum için de öyle. O nedenle arkadaşım Parents dergisinde çevre haftası nedeniyle hazırlayacakları özel dosya için yaptıklarımızı anlatmamı isteyince tuhaf hissettim. Çünkü o zaman ‘sıradışı’ bir şey yapıyormuşum izlenimine kapıldım. Oysa oğluma bunları öğretmek gibi özel bir çabam yok. Biz böyle yaşıyoruz ve o da bunu görüyor. Ormanda yürüyüş yapıp bize sunduğu meyveleri toplarken, fidan ya da tohum ekerken, Marmara Denizi’nin sadece kıyısında yürüyüp Ege Denizi’nin içine dalarken, “nükleere hayır” ya da “küresel ısınmayı durdurun” derken o da yanımda olduğu için bunları içselleştirebiliyor. Tüm bunlar biraz ‘sıradışı’ ya da ‘alternatif’ geliyorsa başka kulaklara, eh n’apalım biraz daha ‘sorgulayacak’ bir birey yetişiyor o halde…

Bir de Kuzgun’dan yanıtlamasını istediği sorular vardı arkadaşımın, ki benim için bu soruların yanıtları tüm bu anlattıklarımdan çok daha önemli…

– Çevrede en çok ne sana rahatsızlık veriyor?
Pislik beni rahatsız ediyor. Şehrin temiz olmasını istiyorum.
– Nasıl bir ortamda yaşamak istersin, bunun için sen ne yapabilirsin?
Temiz ve ağaçlarla dolu bir yerde yaşamak isterim. Bunun için her yere ağaç dikebilirim.
– Daha yeşil bir dünya için ne yapmak gerekiyor?
Koca bir su topağı yapmak gerekiyor. Serinlemek, susuz kalmamak için.

Vazgeçilmez bir arkadaş gibi…

Daniel Pennac Türkiyeli okurun –hem yetişkinlerin hem çocukların– aşina olduğu bir yazar. Polisiye romanlar, okuma üzerine denemeler ve çocuk kitapları yazıyor. Benjamin Malaussène ya da Kamo gibi tanınmış karakterlerin yaratıcısı. Fas doğumlu Fransız yazar, hem son derece eğlenceli, hem gerilimli, hem de felsefi hikâyelere imza atabilen güçlü bir kalem. Çocuklarla iletişimini hiç kesmeyen insanların, yaşamı daha farklı algıladığını düşünen biri olarak şunu söylemeliyim; aynı zamanda öğretmenlik yaptığı için yaşamı boyunca çocuklarla iç içe, onlarla iletişim halinde olan Daniel Pennac’ın bu deneyimi, kurguladığı hikâyelere de yansıttığını gözlemlemek zor değil. Tam da bu özelliğiyle, yazdığı polisiyelerde bile farklı karakterleriyle ayrı bir yerde duruyor yazar.

Pennac’ın Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan “Delidolu Arkadaşım”ı, Kamo’nun maceralarını anlatan dört uzun öyküyü içeriyor. Bu dört öykü daha önce aynı yayınevinden “Asrın Fikri”, “Kamo ve Ben”, “Babil Ajansı” ve “Kamo’nun Kaçışı” olarak tek tek de yayımlanmış. Peşpeşe soluksuz okunabildiği için bir arada yeniden basılmaları harika olmuş açıkçası. Kamo öyle delidolu, öyle sıradışı ve öyle güzel bir arkadaş ki, bir sonraki macerasını beklemeye tahammül edemeyebilirdim. Sevdiğiniz bir seriyi okurken bir sonrakini sabırsızlıkla beklemenin tadı da bir başkadır gerçi, ama Kamo’nun maceralarını bir solukta okumak çok iyi geldi bana.

Kamo, kitabın anlatıcısının; yani ana karakterinin en yakın arkadaşı. Dört öyküde de tüm olaylar bu ayrılmaz ikilinin etrafında geçiyor, ama biz anlatıcı ana karakterin adını bilmiyoruz. Öykülerin başrol oyuncuları ikisi, ama baba Pope ve anne Moune ile Kamo’nun annesi Tatiana da başroldeler denebilir. Diğer rollerde sınıf arkadaşları sırık Lanthier ve birtakım öğretmenler var.

Anlatıcımızın Kamo’yla kreşte başlayan arkadaşlığı hiç kesintisiz sürüyor. Pope, Moune ve sevgili arkadaşı, babası öldükten sonra annesiyle başbaşa kalan Kamo’nun ikinci ailesi gibi. Tatiana özgür ruhlu, sıradışı bir anne. Kamo’yla birbirlerini çok seviyorlar ve birbirlerine çok düşkünler ama aynı zamanda çok da korkuyor annesinden Kamo, o nedenle sözünden dışarı çıkmaya pek de cesaret edemiyor. Matematiğe ve tarihe meraklı, fazlasıyla zeki, özgüveni yüksek ve girişken bir çocuk Kamo. Sınıf içinde de bu özellikleriyle sıyrılıyor diğer çocuklardan. Paris’te, kent yaşamının sıkışmışlığında her şeylerini paylaşarak özgürleşiyor kahramanlarımız. Aileleri de çocuklarının birbirlerine olan bağının farkında ve bu bağ aynı zamanda destekledikleri, hoşlarına giden bir durum.

Öykülere gelince… İlk öyküde kahramanlarımız beşinci sınıftalar ve herkesin anlata anlata bitiremediği altıncı sınıfa hazırlanma stresi yaşıyorlar. Sonunda tüm sınıfın âşık olduğu ‘sevgili örtmenleri’ Margerelle’den altıncı sınıfta neden ürkmeleri gerektiğini öğreniyorlar; çünkü altıncı sınıfta birbirinden farklı karakterlere sahip bir sürü öğretmen var ve buna adapte olmaları da hayli zor olacak. İşte bunu öğrenince zeki Kamo “asrın fikri”ni yumurtluyor ve Margerelle’den değişik öğretmenleri kendileri için canlandırmasını istiyor. Margerelle bu isteği yerine getiriyor getirmesine, ama “asrın fikri” pek de Kamo’nun umduğu gibi işlemiyor!

İkinci öyküde kahramanlarımız altıncı sınıftalar artık. Birbirinden farklı karakterlere sahip öğretmenleriyle başbaşalar ve Fransızca öğretmeleri Crastaing’le ve verdiği kompozisyon ödevleriyle başları belada. Üstelik sadece öğrencilerin değil, anne babaların da belada. Özellikle de Pope’un…

Üçüncü öyküde Kamo’nun İngilizceyle arası iyi değil ve annesi İngilizcesinin mükemmel olması konusunda ısrarlı. Bu ısrarında o kadar ciddi ki, sonunda Kamo’yla iddiaya bile giriyor ve ona bir mektup arkadaşı buluyor. Başlarda hiç hoşuna gitmeyen bu mektup arkadaşı, kısa sürede Kamo’nun tutkusu haline geliyor…

Konularını bu şekilde özetleyince eğlencelik öyküler diye düşünebilirsiniz. Öyleler de, ama aynı zamanda tahmin edemeyeceğiniz kadar gizemliler, şaşırtıcılar. Ve hatta karanlık olduklarını söyleyebilirim. En gizemlisi de sonuncusu. Kamo’nun başına gelen tatsız bir kazanın ardından, ürkütücü, tuhaf bir kurgunun içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Öte yandan “iyi arkadaş” durumunu da en iyi bu öyküde algılıyorsunuz. Birlikte büyüyen, aynı okula giden, bu nedenle aynı okul hikâyelerini paylaşan, aslında farklı zevkleri olan ama birlikte bir şeyler yapmayı önemseyen, zehir gibi iki çocuğun –ve sonradan delikanlının– arkadaşlıklarına hayran kalıyorsunuz. Arkadaşlığın aynı zamanda beklenti içinde olmamak ve gerektiği zaman fedakârlık yapabilmek olduğunu hepimiz biliyoruz, ama kitabımızın adsız kahramanı ve Lanthier’nin Kamo için yaptıkları gerçekten gıpta edilecek cinsten. İnsanın böyle arkadaşları olsun, daha ne ister…

Kahramanların birbirleriyle olan ilişkilerindeki samimiyet öykülere bağlanmanızın birincil nedenlerinden. Ne Kamo, ne de arkadaşı kolay çocuklar değil aslında, ama aileleriyle ve birbirleriyle ilişkileri çok dürüst. Neredeyse ideal denebilecek bir aile, arkadaşlık ve okul yaşamı var öykülerde. Tabii “ideal” biraz görece bir yaklaşım burada, çünkü aslında “ideal” olmayan bir dolu durum da var, ama işte ilişkilerdeki bu samimiyet ve dürüstlük her durumu doğallaştırıyor; neredeyse idealleştiriyor. Bu doğallaşma, öyküden aldığınız hazzı arttırıyor. Olayların gizemli, zaman zaman fantastik örgüsü de ayrı bir haz tabii. Her seferinde son derece sıradan başlayan olaylar öyle bir giriftleşiyor, karanlık sulara giriyor, müthiş bir fantazyayla sarmallanıyor ki çözüldüğü an şaşakalıyorsunuz. Daniel Pennac, okurunu, polisiye yazarı olmasının tadına vardırıyor. Sımsıcak hoş sürprizler hazırlıyor ve okurun kalbini çalıveriyor.

Kısacası, tadı damağınızda kalan bir okuma macerası “Delidolu Arkadaşım”. Unutamayacağız bir karakter Kamo. Bu nedenle dönüp dönüp yeniden okuyabilirsiniz. Çok seviyorum ben böyle kitapları; vazgeçilmez bir arkadaş gibiler çünkü…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=3&yil=2011&bolum=14

Mısır… Bir varmış bir yokmuş…

Bir süre önce kaleme aldığım alışveriş tedirginliği yazımdan sonra sadece kendim için değil etrafımdaki insanlar için de bir şeyler yapmak gerekliliğini daha net hisseder oldum. İnsanların yediklerine “neden bunu yiyiyorsun şöyle de böyle de” demek benim tarzım değil, doğru da bulmuyorum bu yöntemi ayrıca. Ama yazarak bildiklerimi, hissettiklerimi paylaşabiliyorum en azından.

Ben mi abartıyorum bilmiyorum ama yediklerimizin artık eskisi gibi saf olmaması bende ciddi bir tedirginlik yaratıyor gerçekten ve bu nedenle de mutfakta kullanacağım her malzemede iyiden iyiye seçici oldum. Çok zor olmasına karşın bazı sebze meyveleri de yaşamımdan çıkarttım; bakınız mısır. Koca bir yazı mısırsız geçirdik bu yıl. Ne kadar da severim. Kuzgun da öyle. Çocuk sokaktan mısır istedikçe “hayır” yanıtını aldı bu yaz benden. Tatilde yedik bir tek mısırı, gelirken eve de getirdik hatta. Öte yandan Kuzgun mısır almazken ve buna daha anlayışlı davranırken ‘eşsiz’ Max’dan bir türlü vazgeçemedi. Haftada birle sınırlandırmaya çalıştığım bu ‘yapay’ dondurmalar mı daha iyi gdo’lu mısırlar mı diye sormadan edemiyorum kendime zaman zaman. Bu arada neden hayır olduğunu ben gayet net bir şekilde ve doğruyu söyleyerek açıklıyorum Kuzgun’a. “İlaçlı” diyorum, “katkı maddeleri var” diyorum ve bunları olabildiğince az tüketmemizin iyi olacağını söylüyorum.

Buradaki anahtar sözcük az bence. Çünkü tüm bunları yaşamımızdan tamamen çıkartmamız mümkün değil ne yazık ki. Gerçekçi olalım. Hangi çocuktan bisküvileri, krakerleri, şekerlemeleri, gevrekleri, dondurma olmayan dondurmaları tamamen uzak tutabiliriz ki? Benim ‘zararlı’ diye yedirmediğim her şeyi arkadaşları çatır çatır gözünün önünde yediğinde benim katı olmam da anlamlı değil zaten. Çocuklar bu kadar nefis şeylerin zararlı olabileceğini düşünmüyorlar ayrıca. Ama bu bilgiyi aklının bir köşesinde tutması da kötü gelmiyor bana, sonuçta vicdan azabı duymuyor yerken zararlıları. Duymaması da gerekiyor zaten. Bunca kuşatılmışken bu ürünlerle vicdan azabı duyması gerekenler çocuklarımız değil biziz çünkü. Bizim ‘iyi’ye ulaşmak için kararlı olmamız gerekiyor. Bu durumda ben de eve bazı şeyleri hiç, bazı şeyleri de olabildiğince az alıyorum ve Kuzgun’a da uygun bir şekilde ‘yemesek iyi olur’lar hakkında bilgi vermeye çalışıyorum.

Her durumda, ne kadar titizlenirsem titizleneyim yararlı olmadığını bildiğim bir dolu şeyi de yiyiyoruz tabii ki. Artık aldığımız sebze meyvelerden, etlerden, sütlerden şüphelenir hale geldik. İstanbul dışına çıkınca yerel pazarlardan alışveriş etmek acayip iyi geliyor o nedenle bana. İstanbul’da da aynı ‘iyi’ hissi yakalayabileceğim birkaç adresle sınırlandım alışverişte böyle böyle. Olsun iç rahatlığı her şeyden önemli! Mutfakta daha da önemli!

“Mısır var mısır… Taze, süt mısır…” Ve bir de ıslık… Bizim sokağın mısırcısı ıslıklarla satıyor her zamanki gibi mısırını ben bunları yazarken… Ama biliyor musunuz n’oldu bu yıl? Balkonumdaki sakız sardunyalarının arasından bir ot çıktı. Genelde temizlerim otları, ama bu ilginç geldi ve neye benzeyecek merak ettiğimden bıraktım onu. Sonra büyüdü büyüdü ve kocaman bir mısır oldu. Yine de yetiştiği saksı verdiği dört meyveyi olgunlaştırmak için yeterli besini sağlayamadı ona. Açıkçası mısır olduğunu geç farkettiğimizden müdahale edemedik bu davetsiz ama bizi çok sevindiren konuğa, onu iyi ağırlayamadık bu yıl. Olsun iyi ki geldi balkonumuza, bize ilham verdi. “Seneye bu kovada domates yerine mısır yetişsin anne” diyerek kocaman bir kova ayırdı Kuzgun mısırlara. Ne güzel bir fikir. Ama ben domateslerinkini de ayırdım ayrıca…

Mısır diyince bütün bunlar üşüşüyor işte aklıma. Şöyle ağız tadıyla yiyemiyoruz mısır artık baksanıza. Ama bu değildi aslında yazmak istediğim, bütün bu hassasiyetimin arasında güzel bir şey olmuştu mısırla ilgili, ben de bunu yazacaktım size. Balkonuma gelen mısır gibi güzel. Neyse bir dahaki yazıya…

Bu yazı alternatifanne.com ‘da eş zamanlı olarak yayımlanmıştır.

‘Adil’ bir eğitim için eyleme geçmeye hazır mısınız?

Uzuuun zamandır çocuk kitapları okuyorum. İçlerinde gerçekten çok haz aldıklarım var. Pek çokları gibi ilk okuduğum andan beri benim de başucu kitabım her zaman ve daima Küçük Prens. Çocuk kitapları okumanın yaşamıma çok şey kattığını, beni tazelediğini hissediyorum. Hem çocuk yetiştirirken hem de yaşamı algılamaya çalışırken gerçekten bambaşka pencereler açıyor çocuk kitapları bana, çünkü içimi sevinçle, umutla dolduruyor. Gülümsetiyor beni. Heyecanlandırıyor. Kafamda sürekli yeni fikirler uçuşturuyor. Ve bunca zamandır ilk kez bir yazarı kıskandım; şimdi ilk yazdığı kitabı elimden yeni bıraktığım anda bunu düşündüğümü farkettim. Andrew Clements’i kıskandığımı. Cesaretini kıskandım Clements’in; özgür, kışkırtıcı, eğlenceli kalemini kıskandım. Ve tabii ‘iyi ki böyle yazabilen biri var’ diye düşündüm.

Andrew Clements Amerikalı bir yazar. Edebiyat okumuş ve uzun yıllar Avrupa’dan çocuk kitapları yayınlayan bir yayınevinde resimli kitaplar için metinler yazmış. Şarkı sözü yazarlığı ve öğretmenlik deneyimi de var Clements’in. 1996 yılında “Bunun Adı Findel” adlı ilk romanı müthiş başarı kazanmış ve devamı gelmiş. Türkçe çevirileri Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Clements’le ilk tanışıklığım “Konuşmak Yok!” ile oldu. Genelde yolda kitap okuyabiliyorum ben ve bu kitap nedeniyle Karaköy-Kadıköy arası vapur yolculuğunu iki kez yapmak durumunda kaldım. Öyle bir dalmışım ki, vapurun Kadıköy’e yanaştığını bile fark etmemişim! Ama biraz uzun süren bu vapur yolculuğu yaşamım boyunca yaptığım en güzel yolculuklardan biri oldu, çünkü Andrew Clements’in aklıyla tanıştım.

Kısa bir süre sonra “Karne Oyunu”nu ve araya giren aylardan sonra da ilk romanı “Bunun Adı Findel”i okudum. Her seferinde aynı hissi bıraktı kitaplar bende; bütün öğrenciler ve öğretmenler ve anne-babalar bu kitabı okumalı! Ama okumanın ötesinde yaşamlarına geçirmenin yollarını aramalı… Başlangıç noktası Clements’in kitapları zaten, çünkü sessiz kalmayan, sorgulayan, düşünen öğrenciler ve öğretmenler ve anne-babalar olabileceğimizi gayet etkili bir anlatımla yüzümüze vuruyor kendisi. Bu nedenle bir kez daha teşekkür ediyorum kendisine. Zaman zaman böyle aynalara gereksinim duyuyoruz çünkü.

Peki ne anlatıyor Clements benim yere göğe koyamadığım bu kitaplarda? Sıradan okullarda öğrenci, öğretmen, idareci olmayı ve veli olmayı anlatıyor çok basitçe. Sözünü ettiğim her üç kitabın kahramanı da 5. sınıf öğrencisi. Diğer öğrencilerden onları ayıran en belirgin özellikleri biraz daha fazla kendilerine güvenmeleri. Çünkü bu güven okuldaki ‘haksız’, ‘kalıplaşmış’, ‘sınırlayıcı’ sistemi sorgulayabilme cesareti veriyor onlara. Böylece biz de ayağı yere basan bir fikrin mantıklı ve örgütlü bir dirençle nasıl yaşama geçirilebileceğine ve bir değişim yaratabileceğine sahne oluyoruz. Hem de tadına doyulmaz, hınzır bir mutlulukla.

Valla benim acayip canım çekti her seferinde bu hikayelerin kahramanlarından biri olabilmeyi. Clements’in çocuk okurların favori yazarlarından olması çok da anlaşılır bir şey. Öğrenci haklarını sonuna kadar savunan, olması gereken ‘adil’ bir eğitim/disiplin sistemini savunuyor çünkü kitaplar. Öğrencileri haklarını aramaya, eğitmenleri ve velileri de biraz daha açık fikirli olmaya davet ediyor. Eğitim sistemimizin karmaşasında bunun hiç de kolay olmadığını hepimiz biliyoruz tabii, ama diyorum ya insana cesaret veriyor bu hikayeler. Bu nedenle nefisler zaten. Eyleme geçmekten korkmamamız gerektiğini söylüyor bize. (Bir de kızlar ve oğlanlar aslında gayet iyi arkadaş olabilirler, yanyana durabilirler diyor Clements açıkça. Bu bir sır değil tabii, ama niyeyse öyle olmaması gerekmiş gibi davranıyoruz ya çoğu zaman…)

Bu yazı alternatifanne.com ‘da eş zamanlı olarak yayımlanmıştır.

Yeme sorununa çözüm; masal tadında yemekler…

Kuzgun’la mutfak maceralarımızı kaleme almaya başlayınca bir zaman önce incelemeye aldığım kitapları da tekrar karıştırmaya karar verdim. Bunlar tahmin edebileceğiniz gibi ‘çocuklara göre yemekler’, ‘çocukların sevdikleri’ falan şeklinde son yıllarda sayıları hızla artan popüler kitaplar. Ben bu tarz kitaplara para gömenlerden değilim, incelemeye aldıklarımı da arkadaşlarımdan topladım zaten. Yemek kitaplarına meraklıyım ve zaman zaman alır inceler, yararlanırım da, ama çocuklara özel çıkanlar biraz ticari geldi bana. Çünkü aslında çocuklar da tıpkı bizim gibi her şeyi yiyebilirler aslında. Biraz baharatı kısarsın, biraz yağı, şekeri, tuzu azaltırsın. Bu tamamen yaklaşımla ilgili. Dolayısıyla ‘çocuklara göre’ diye bir şey yok aslında!

kırmızı beyaz sofraAnneler neden bu tarz yemek kitaplarına ilgi yapar diye düşündüm? Muhtemelen çocuklarının yeme sorunu vardır ve pratik, ilginç öneriler için başvuruyorlardır bu kitaplara, ama bana soracak olursanız, bu tarz kitapların tek sihirli yanı fotoğrafları. Yoksa içlerindeki yemek tariflerini ya biliyorsunuzdur ya da istediğiniz anda internetten bulabilirsiniz. Tariflerin çoğu da hikaye; pratik diye önerilen tüm tarifler sosisli, sucuklu, hadi biraz daha iyi niyetli olalım köfteli, patates kızartmalı, çocukların zaten yemekte sorun çıkartmadıkları, ancak onlara pek de yararı olmayan tarifler. Oysa asıl mesele, bizim mutfaklarımızda her zaman ikinci planda tutulan, pratik bulunmayan sebzeyle buluşturmak çocukları (hatta kendimizi). Bu açıdan diğerlerinden biraz ayrılan tek kitap, benim de Kuzgun doğduktan bir süre sonra edindiğim Sahrap Soysal’ın “Anne, Ben Acıktım!”ı. Özenle hazırlanmış, sağlıklı, zengin ve hoş önerileri barındıran bir kitap. Yine de benim için sürekli elimin altında yer alan bir kitap olmadı o da. İşte kırk yılda bir dönüp baktım ne var diye.

Öte yandan yeme sorunu olan bir çocuğunuz varsa, hazırladığınız yemek ne olursa olsun onu olduğundan daha pırıltılı hale sokmanız kesinlikle işe yarıyor. İştahsız, yemek seçen çocuklarda sabırlı olmak ne kadar önemliyse, yaratıcı olmak da bir o kadar önemli bence. Ama bunun için kitaplar çözüm değil, kendi yaratıcılığınıza güvenmekten başka çareniz yok!

kırmızı 'masal' pilavıKuzgun yemek sorunu olan bir çocuk olmamasına karşın, her şeyin tadına bakması, önyargılı olmaması için başvurduğum bir yöntem benim de yaratıcı çözümler. Ya da hiçbir şekilde yediremediğim, ama yemesini istediğim -ıspanak gibi- sebzeleri yedirmek için… Ancak ben çoğunlukla yemek kitaplarında görmeye alıştığımız rengarenk bir resmi andıran tabaklar hazırlamak yerine hikayelere başvuruyorum. Benim için daha kolay galiba bu yöntem. Kuzgun anaokuluna başlayana kadar bakıcımız vardı ve yemekleri bazen o bazen de ben yapardım. Her el farklı mutfakta. Her evin alışkanlıkları da farklı. O zamanlar pilav denince hep şehriyeli pilav pişerdi mesela. Oysa ben çok severim baharatlı, sebzeli, şunlu, bunlu pilavları. Mutfakta yeniden sadece benim hakimiyetim başladığında Kuzgun’a domatesli pilavı bile yedirmekte zorlandığımı hatırlıyorum, ama kararlıydım. İşte galiba o zaman sarıldım hikayelere ve Kuzgun’a ‘masal pilavları’ pişirmeye başladım. Kırmızı (domatesli), turuncu (havuçlu), sarı (safranlı), rengarenk (sebzeli) ‘masal pilavları’, yanına katılan etler ve sebzelerle her seferinde yeni bir hikayenin konusunu oluşturuyorlardı. Bazen bir orman oluyordu tabağımız, bazen bir ev. Kısacık bir süre sonra Kuzgun kendisi sorar hale gelmişti ‘masal pilavları’nı. Artık her türlü pilavı yiyiyor.

Kısacası, yemek yapmak kadar yemek yedirmek de bir sanat, ama bence tüm anneler bu konuda yetenekliler. Sadece kendilerine, yaratıcılıklarına biraz güvenmeleri gerekiyor. İlham almak için illa da kitap diyorsanız; “Anne, Ben Acıktım!”ı (0-6 yaş için yemekler) önerebilirim. Yeni doğanlara özel, Annabel Karmel’in “Yaşasın Mutfakta Annem Var!” adlı kitabı da hem beslenmeyle ilgili yararlı bilgiler içermesi hem de pratik yemek tarifleri ile kayda değer, ancak cazibeli yemek fotoğraflarından yoksun. Gözümden kaçan başka iyi kitaplar da vardır belki, ama söylemeye çalıştığım gibi asıl maharet siz annelerde aslında. Mutfağınızın tek yaratıcısı sizsiniz. Çocuklarınız da ilham perileriniz…