Kendi sesimi buldum

Patricia-Barber-9544Patricia Barber geçtiğimiz günlerde bir kez daha İstanbul’da, Babylon’daydı. Bu vesileyle kendisine sanatatak için birkaç soru sorma şansım oldu. Fonda son albümü Smash ile ‘cool’ vokali müziğini en derinime çaktırmadan sızdırırken heyecanla hazırladım soruları -hızlıca…

Green Mill ile başlamak istiyorum… Kulüplerde çalmayı tercih ettiğinizi, sevdiğinizi biliyorum, ama bu mekanın özel bir yeri var sizde. Hemen ardından da bu salon kulüp farkını sormak istiyorum…

Green Mill Chicago’da ve muhteşem bir Chicago havasına sahip. Bir piyanosu, sahnesi ve ihtiyacım olan ses sistemine sahip. Yeni parçalarım üzerinde çalışabileceğim bir yer. Çok özel ve nadide bir kulüp ama hatırladığım kadarıyla Babylon da öyle. İkisinin arasında fazla bir fark yok. İyi ekipman ve iyi bir dinleyici kitlesi bu konuda can alıcı unsurlar; gerisi değişebilir. İçki servisi yapmayan büyük salonlarda da konser veriyorum ve o da harika oluyor.

Sizin her albümünüz benim için ayrı bir yolculuk. Değişmeyen ‘modern cool’ tavır sadece. Cole Porter da yorumlasanız kendiniz de besteleseniz öyle. Bu müzikal tavrı, caz sahnesi içerisindeki duruşunuzu bir de sizden dinleyebilir miyiz?

İlk başladığımda kendi sesimi bulmaya çalışıyordum. Standart parçaları seslendirmek istememdeki asıl sebep buydu. Bir kayıt cihazına defalarca aynı parçayı okur, sevdiğim kısımları tutar, beğenmediklerimi silerdim. Daha sonra kendi parçalarımı yazmaya başladığımda kendi sesimi son derece net olarak tanıdım. Şimdi hangi parçayı seslendirirsem seslendireyim benim sesimi tanırsınız. O parçanın benim vokallerimi ve piyano çalış şeklimi yansıtmasının yanında kendine özgü belirgin, planlanarak yapılmış bir “Patricia Barber” aranjmanı olduğu anlaşılır. Çaldığım her parça mutlaka beni yansıtıyor. İster rock müziğe gönderme yapsın, ister oda müziğine gönderme yapsın…

Farklı topluluklarla çalışıyorsunuz. Sabit bir grubunuz yok, ama yollarınızın sık kesiştiği müzisyenler de var. İstanbul’daki konserinizde de gitarda Yavuz Akyazıcı’yı görüyoruz mesela. Konserler farklıdır mutlaka, ama albümlerde nasıl bir yol izliyorsunuz hangi müzisyenlerle çalışacağınız konusunda?

Kayıt yaparken daha önce çalışmış olduğum müzisyenlerle çalışıyorum ve düzenli olarak çalıştığım iki trio ve iki quartet var. Zaman zaman bir turneye ya da albüm çalışmasına işlerine saygı duyduğum bir sanatçıyı davet ettiğim oluyor. Benimle beraber bu trio’lardan bir tanesi İstanbul’a geliyor ve Yavuz da o gece bize eşlik edecek.

Kenny Werner ile yaptığınız düo mükemmel! Böyle düolar ya da farklı projeler devam edecek mi?

Çok teşekkürler. Piyano çaldığımda ikili olarak çalmayı seviyorum. Başka bir piyanistle çalmanın lojistik sıkıntıları oluyor. Devasa bir sahneye ve iki tane 9 ft uzunluğunda piyanoya ihtiyacınız oluyor.  Bu ayarlaması son derece zor bir iş. Bekleyip neler olduğunu görmemiz gerekiyor. Giderek farklı topluluklarla çalma konusunda daha da rahat bir tavır sergilemeye başladım ve evet, solo, düo ya da trio fark etmiyor. Yaz boyunca kendi triomla beraber aynı zamanda bir de saksofoncuyla beraber çalışacağım.

Lecture/Performance etkinliklerinizde çok esprili, kavrayıcı konular seçiyorsunuz. Sizce müzik dünyasında nasıl bir farklılık yaratıyor bu? Ya caz dünyasında? İstanbul’da da yapmayı düşünmez misiniz? Burada da geniş bir kitleniz var ne de olsa…

İstanbul’da böyle bir performans sergilemeyi çok isterim. Bu yetişkinlere müziği öğretmenin bir yolu -benim müziğimi ya da müziğin öğelerini. Konunun metnini yazmak uzun zamanımı alıyor ve daha sonra yazdığım notların müzikal taraflarını şekillendiriyorum. Bir soru cevap kısmı oluyor. Çok özel bir performans ve çok ucuz değil. Genelde çok özel etkinliklerde yapıyorum; örneğin müzik yazarlarının bulunduğu ve 30 dakikalık performans istedikleri performanslar… Sizi yüksek duygulara taşıyan ve eğlenceli bir şey. Daha önce Bruce Lundvall ile POETRY Foundation için özel bir etkinlikte New York’ta, Lincoln Center’da yaptık.

Bu yazı ilk kez sanatatak.com‘da yayımlandı.

‘Başka’ Selen…

selen“Ben ulaşmak istediğim seviye müzisyenliğe ulaşana kadar ömrümü harcayacağımı tahmin ediyorum. Daha küçüklüğümde başka hiçbir ‘şey’ olmak istememiş olduğum düşünülürse bu duruma arkamı dönüp gidecek de değilim. Müzik bu anlamda tüm bir evren olarak benim varlığımda vuku buluyor. Müzik aşk da demek, spor da, edebiyat da, sevişmek de, içki içmek de, konuşmak da, uyumak da… Yani bir yaşam çemberi olarak müzik var.” Bu sözler sahibi Selen Gülün hakkında epey şey anlatıyor bence. O nedenle tıpkı birkaç ay önce çıkan “Başka” albümü gibi Selen’in başka başka albümlerini, projelerini konuşmadan önce aklımızın bir köşesinde bu sözlerin yer etmesi iyi oldu diye düşünüyorum…

Yıllar önce,  Just About Jazz albümü sıralarıydı sanırım, “şarkı sözü yazıp caz yapabilir miyim?” meselesine kafa yoruyordun. Ben, senin adına ille de caz demeden ve hiçbir şeyi klişeleştirmeden yapmak istediğin bu müziğe ulaşabildiğini düşünüyorum açıkçası.  Basbayağı da ‘caz’ yaparak  üstelik… Sen ne düşünüyorsun hem yazıp hem söyleyip hem çalmak serüveninle ilgili?

O zamandan bu zamana müzik yazmak ve çalmak eylemi ile çok benzer ilişkiler kuruyor olduğumu farkettim. Müzik tarihine ya da şimdi ortama bile bakarsan, bu ikisini aynı şiddette yapmayı seven insanların azlığı dikkat çeker. Çünkü aslında çoğunlukla başka eylemler olarak algılanıyor. Öyle de uygulanıyor. Ben aslında doğaçlama çalmayı kendimle öğrenmeye başladım. Biraz ihtiyaçtan oldu. Baktım Beethoven, Mozart, Schubert harika, ama çalışıyorum çalışıyorum olmuyor! “Benim derdim müzikte başka galiba,” dedim. Bunun bir avantajı olduğuna da sonra uyandım. Kendi kendini yazıyorsun, kendini çalıyorsun demek. Benim çalışımda başlangıç, gelişme, sonuç varmış, zamanla onu anladım. Hep bir besteci gibi hissedip, düşünüp, çalıyorum. Demek ki benim için her şeyden önemlisi kendini ifade etmek; olduğu gibi, saklamadan etmeden. Bunu da insan çok zor becerebiliyor, öyle çat diye hemen olmuyor.  Birbirinden farklı bir sürü albüm yapmamın nedeni de bu. Herhangi bir tarafımı daha fazla yaşadığım, dönemsel müzisyenlik hallerim var. Mesela Trio çalayım, bir boşluk, serbestlik, hoşluk olsun müzikte. Her türlü etkileşim, paylaşım açık olsun sahnede. Sonra o tarafım tatmin olmaya başlayınca şarkılar ortaya çıkmaya başlıyor. Bu sefer bunları ne yapmalıyım diye düşünüyorum. Bir yandan solo keman için eser yazıyorum. Yani bütün taraflarımla barıştım diyebilirim. O kadar da zor olmadı zaten, eğsen büksen beni sağım, solum, önüm, arkam müzik.

Yazmak, söylemek, çalmak diyince tek tabanca olmayı seviyorsun gibi tınlıyor. Ama ben senin her zaman müzisyen arkadaşlarınla takılmayı, üretmeyi, birbirinizden etkilenmeyi sevdiğini –ve hatta tercih ettiğini- biliyorum. Biraz bu birlikte olma ve üretme halini anlatır mısın?

Herkesin bir kelamı, söyleyecek bir sözü var. İlhan Mimaroğlu “Politik Müzik” başlıklı yazısında bestecinin kendine karşı aşırı sorumluluk hissettiğinden (ben bunu yapılan sanata saygı ile bağdaştırmıştım), çevrede olup bitenlerden kopuk insanlar olamayacaklarından bahsediyordu. Elbette buna karşı çıkacak bir sürü sanatçı arkadaşım olacaktır. “Aman politika benden uzak dursun” diyen müzisyen arkadaşlarımız var. Ama benim ilgilendiğim müzik, böyle bir hayat yaşamama engel oluyor. Evrende gerçekleşen hiçbir eyleme o gözle bakamıyorum, ilgisiz kalamıyorum. Bilirsin ben çok meraklı birisiyim. Faydalı bir insan olmak konusunda biraz idealistim. Kendi yaptığım işle de ilişkim böyle. Bunca senedir eğitmen olmamın ana sebelerinden birisi bu hayat görüşü. Öyle olunca da başka insanların ne dediği, ne düşündüğü benim için önemli oluyor. Ben söyleyeceğim sözü söyleyebildiğim yere kadar söyleyeyim, bakalım o muhabbet nereye götürecek bizi diye hissettiğim için de başka insanlarla paylaşmayı, birlikte üretmeyi seviyorum. Ama müziğin yol haritası bende olsun, onu da seviyorum.

“Başka”da çok fazla müzisyenin desteği var. Kalabalık bir kadro. Yaylılar ve nefeliler grubundan tanbura kadar giden bir zenginlik. Bu format yazarken de böyle miydi, yoksa stüdyo ortamının büyüsü mü?

Yaylı tanbur bana da sürpriz. O parçayı (Kul) en sona bırakmıştım, çünkü anneannemin sözleridir onlar. Hastane yatağında ölmeden birkaç hafta önce, bana bir şiirini besteleyip besteleyemeyeceğimi sordu. Vasiyet yani. Tüm parçaları kaydettik o kaldı. Duygusal engelim var, parçayı kayıda getiremiyorum. En son, “Ben bunu hem çalıp hem söyleyemeyeceğim,” dedim ve Cenk Erdoğan’a gittim “Sen çal, ben söyleyeyim,” dedim. Parçayı çok sevdi, “Ben buna bir de yaylı tanbur çalayım, sen karar ver kullanıp kullanmayacağına,” dedi. Kullanmamak ne mümkün, parça aşığını bulmuş gibi oldu. Onun dışında biz tüm albümü caz müzisyenliğine yakışır bir şekilde 2 günde kaydettik Trio olarak. Bir ekip Demirhan Baylan ve Ediz Hafızoğlu. Diğerinde Demirhan, ben ve Cengiz Baysal. Yaylı sazlar ve nefesli düzenlemelerini hangi parçalara yapacağımı biliyordum, ama yapmadım. Canlı çalım tavrını, enerjisini bekledim. Ortaya çıkınca hangilerine ne yazmak istediğim belirginleşti. İç etkileşimler bizim çalımımızda çok önemli, canlı çalıma has tatlı küçük oyunları bozmak istemedim. Akla hayale sığmaz küçük detaylarla uğraştım düzenlemelerde. Ben daha en başından albümde kimler çalacak biliyordum. Kimse de kırmadı beni, süreç tıkır tıkır işledi. Güzel dostluklar var aramızda. Sadece müzik değil açıkcası bizi bu insanlarla bir arada tutan. Zor bir iş yapıyoruz, satan bir müzik yapmıyoruz, bu düzende pazarlanabilirliği sorgulanır işler. O açıdan bakarsan birbirimize destek olmayacağız da ne yapacağız?

Blogundaki kayıt günlüklerine bakınca yine de en çok vokallerde zorlandığını görüyorum. Buna rağmen daha da üstüne gidip Elif Çağlar Muslu ile düete soyunuyorsun mesela. Vokal yeterince zorken düet nasıl bir durum?

Evet ya beni çok bozan şey sadece mikrofona şarkı söylemek. Bilen bilir eskiden profesyonel müzisyenliğe başladığım zamanlarda takip edilen bir şarkıcıydım. Cıngıllar söylerdim, Kemancı gibi klüplerde sahneye çıkardım. Ama hiçbir zaman kendimi şarkıcı olarak göremedim. Zaten 7 yaşımdan beri piyano çalıyorum, deli gibi çalışıyorum, müzikle ilişkim başka türlüydü. Toplumda kadın müzisyeni alet çalmaya değil de şarkıcı olmaya itekleyen bir düzen var. O düzenden feci şekilde rahatsız oldum. Piyanist olarak görünür olabilmek adına tamamen bıraktım şarkı söylemeyi. Berklee’ye gittiğimde kimseye söylemedim, ama Türkiye’ye döndüğümde üç sene daha dayanabildim söylemeden. Sonra “Sürprizler”i yazmaya ve Trio ile çalmaya başladım sağda solda. O zaman şarkı söylemek/piyano çalmak formatı oluştu ve çok çabuk kişiselleşti. Anladım ki benim o formatta; şarkıcı/piyanist tek bir çalgı olma halim var. Rahat ettim. Ama şartlar bize hem çalma hem söyleme imkanı sunmadı “Başka”nın kayıtlarında. O zaman benim için biraz sorunlu oluyor işte. Çünkü ben parçaları tasarlarken de konserlerde de o havayı koruyarak söylüyorum. Bayağı daha cilveli, heyecanlı, nefesli, hatta saldırgan denebilecek bir tavrım var çalıp söylerken. O ortadan kalkıyor önüme sadece mikrofon gelince. Uysallaşıp evcilleşiyorum. Tek bir enstrümana dönüşünce de en iyi bildiğim şey sade bir ses çıkarmak. Düet aslında beni rahatlatan bir şey. Elif benim eski öğrencim, kardeşim, arkadaşım, yoldaşım. Ben daha o şarkıyı yazarken onunla söylemek vardı kafamda. Şöyle iki kadının dertleşmesi, birinin diğerini teselli etmesi durumu var “Your Star” şarkısında. Onun güzel bir Amerikan aksanı var İngilizce’de, bende yok o. Beraber iyi tınlayabilmek adına ben söylerken koçluk yaptı vokalime. İşte eğitmenliğin en güzel tarafı bu. Bir gün sen, sonra onlar.

Şimdi sırada ‘başka’ bir Selen var. Küçük bir caz orkestrasının; Blueband’in lideri olarak şarkıcı/piyanist Selen Gülün. Sonra? Sonrasını göreceğiz…

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Ağuslül 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Dave Brubeck’i düşünürken canlanan anılar…

Dave Brubeck 92 yıldır seyahat ettiği caz treniyle bu kez bilmediğimiz bir diyara gitti. Dostları bir gün sonraki doğum gününe hazırlanırken beklenmedik bir şekilde sonsuz yolculuğuna çıktı Brubeck. Öldüğü haberini okuyunca yıllar önce İstanbul’da verdiği konser öncesindeki sımsıcak basın toplantısı geldi aklıma; gülümsedim. Konserden çok bu toplantı kalmış niyeyse aklımda. Eski yazılarımı karıştırdım hemen hatırlamak için.  80. yaşı için çıktığı turne kapsamında yolunu düşürmüş İstanbul’a. 12 yıl önce yine doğum günü vesilesiyle… Geçmiş zaman olur ki diyebilirsiniz, ama ben yine de bu yazıyı buradan sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü tıpkı ölene dek piyanosunun başından ayrılmayan Dave Brubeck gibi eskimemiş geldi bu yazı bana. Konseri birkaç gün önce de dinlemiş olsam aynı tat kalırdı geriye muhtemelen. Ama önce http://www.davebrubeck.com/live/ ‘u tıklayın. Fonda yaklaşan yeni yıla uygun şekilde “Jingle Bells” dolsun odaya ustanın yorumuyla. Sonra hala ilginizi çekiyorsa geçmiş bir doğum gününe, anılara göz atın yazımla…

Dave-Brubeckİstanbul Cuma akşamı bir caz efsanesini konuk etti. 80. yaşı nedeniyle Avrupa turnesine çıkan ve çok sevdiği Türkiye’yi de es geçmeyen Dave Brubeck’i…

Conrad Otel’in küçük bir salonunda genç ve çoğu da kadın olan gazeteci grubu heyecanla az sonra karşılarına çıkacak cazın efsanevi adı Dave Brubeck’i bekliyor. Derken yüzünde bir gülümsemeyle hepimizi selamlayarak giriyor içeriye Dave Brubeck. Küçük bir suskunluktan sonra sorular başlıyor. O da anlatmaya… Turnenin keyifli ve yorucu taraflarından başlıyor. Berlin’de Londra Senfoni Orkestrası ile çaldığını, oğullarının da konserde kendisine eşlik ettiğini, bunun onun için çok iyi bir hediye olduğunu söylüyor. Sonra nereden geldik bilinmez, 1958’de Ankara ve İzmir’de verdiği konserleri hatırlıyor/hatırlatıyor ve Cüneyt Sermet’i soruyor: “Cüneyt ne yapıyor? Onu çok görmek isterim.”  Heyecanı ve özlemi yüzünden belli. Organizasyondan biri kendisine ulaşmaya çalışacaklarını söylüyor. Biz de günümüz cazını nasıl bulduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Eskilere dönüyor önce. Louis Armstrong’u her zaman çok sevdiğini söylüyor. Jelly Roll Morton’u, Coltrane’i, Gillespie’yi, Duke Ellington’ı nasıl büyük bir heyecanla takip ettiğini anlatıyor. Aslında çok başarılı genç isimler olduğunu ama çok tanınmadıklarını, bu genç yetenekleri dinlemekten keyif aldığını söylüyor. Enerjisini neye borçlu olduğunu merak etmemek mümkün değil. Yanıtı ise herkese çok yorucu gelen yolculuklarda, turnelerde, her sabah farklı bir yerde uyanmakta, değişik yerlere uçmakta, çalmakta gizli. Ve sanırım cazın verdiği sonsuz özgürlük hissinde. Çünkü Brubeck, cazın gerçekten özgürlük olduğunu düşünüyor ve bunu ısrarla vurgulayıp, cazın insanları birleştirdiğini söylüyor.

Yaşadığımız sıradan bir basın toplantısı değildi, en azından benim için. Dave Brubeck, zaman zaman karşı sorularla tam bir söyleşi ortamı yarattı çünkü. Ve özellikle de gözleri ışıldayarak anlattığı cazın altın çağına dair anıları sabaha kadar anlatsa dinlerdim. Düşünsenize karşınızda her şeyi yaşamış, görmüş gerçek bir efsane var ve birkaç saat sonra da sahnede karşımıza çıkacak ve belki de bize “Blue Rondo a la Turk”u ve “Take Five”ı çalacak…

Çaldı da. Konserin sonuna saklamıştı bu iki klasiği. Hiç sesimiz çıkmadan inanılmaz bir keyifle dinledik onu. Harika bir şeydi. Sahnede üç beyaz saçlı adam (davulda Randy Jones, alto saksofon ve flütte Bobby Militello ve tabii piyanoda Dave Brubeck) ve çaldığı ana kadar ‘genç’liğiyle dikkat çeken basda Alec Dankworth, salonu dolduran çoğu orta yaşlı dinleyiciye gerçekten unutamayacakları bir akşam armağan etti. Eskilerle başlayan konser en yeni parçalarla devam etti. En yenileri küçük hikayeleriyle sundu bize Brubeck. 58 yıldır evli olduğu eşi için yazdığı “All My Love”ı, her yıl New Port Caz Festivali’nde limana yanaşmış Queen Elisabeth II gemisinde çalışlarını ve geçen yıl 100 cazcıyı ağarlayan aynı gemiyle, sürekli çalarak Atlantik’i geçişlerinin anısına yazdığı “Crossing”i ilk kez dinledik böylece. Küçük bir aradan sonra da yine eskilere döndük. Ve “Blue Rondo”… Ve “Take Five”… Ve organizasyonun efsaneye sürprizi; küçük bir pasta… Hep bir ağızdan söylenen “Happy Birth Day To You…” Herkesin yüzünde gülümseme, efsaneye hoşçakal dedik…

Dang ateşiyle yanmayı seviyorum *


Jim Jarmush’un “Broken Flowers”ını izliyorum evde, tek başıma. Bill Murray’in donuk yüzüne karşılık Jeffrey Wright’ın laçkalığı. Sonra yavaş yavaş sahneye giren güzel kadınlar, farklı evler ve hep Bill Murray’in donuk yüzü. Bir absürt Jim Jarmush filmi işte ve her zamanki gibi dikkat çekici müzikler. Hele bir tanesi var ki hemen düşüyorum peşine; “Ethanophium”. Kimin? Dengue Fever. Hayırdır inşallah, nasıl bir isim bu?

Hayırdır inşallah nasıl bir grup bu? Tamam ben düştüm “Ethanophium”un peşine, ama bir başka büyü daha varmış bu işin içinde; kadın vokalist! Ne diyor, nece söylüyor anlamak mümkün değil. Hayır normalde tarzım da değil böyle çang çing çonk müzikler, ama o nasıl bir vokal öyle çekiyor insanı müziğin içine. Girdim ben Dengue Fever’in büyüleyici sesler diyarına. Giriş o giriş çıkamıyorum, çıkmak da istemiyorum zaten bu diyardan. İndirdikçe indiriyorum şarkıları, albümleri netten. Evin içinde çın çın çınlıyor Chhom Nimol’ün güzel sesi. Tabii beni “Ethanophium”la çekim alanına alan o güzel tınılı gitarı ve klavyeyi de es geçmemem gerek. (Yahu yazdıkça şaşırıyorum; hiç açar tutar bir tarafı yok bu meselenin. Normalde gitar ve keyboard sesine tav olan biri de değilimdir. Saksofondu herhalde beni etkileyen?)

Bilenleriniz 10 yıl geçmiş grup kurulalı, sen daha yeni mi keşfediyorsun diyebilir, hayır yeni sayılmam ben de. Ama hazır yeni albümleri -“Cannibal Courtship”- çıkmışken ve ben sürekli onu dinlerken içimden geldi işte yazmak. Vesile arıyormuşum demek ki…

Los Angeles’lı grup 2011’de onuncu yılını geride bıraktı gerçekten de. Keyboardist Ethan Holzman’ın 1997’de Kamboçya’ya yaptığı gezi sırasında aşık olduğu Kamboçya rock müziğinin izlerini Amerika’da sürmeye karar vermesiyle atılmış Dengue Fever’ın tohumu. Ethan ilk olarak kardeşi gitarist ve vokalist, egzantrik adam Zac Holzman’ı almış yanına. Arayışlar sürerken Chhom Nimol’ün vokalini duyan ikili hepimiz gibi büyülenmiş; Dengue Fever yakmaya hazırmış artık. Kamboçya rock’ı indie rock ile ateşlenince bir bomba etkisi yaratmış gerçekten. Kendi adlarını taşıyan ilk albümleri ile dikkatleri üzerlerine çekmeyi başarmışlar. Sonra…

Sonra “Escape From Dragon House”, “Venus on Earth”, arada film müzikleri ve artan fanlarıyla etkisini giderek arttırdı Dengue Fever. 2005 yılında Kamboçya’ya ilk turnelerini yaptıklarında onlar için büyük bir olaydı bu ve bol malzemeyle döndüler. Kamboçya müziğine olan tutkularını, hayranlıklarını 2010 yılında ülke müziğinden derlenmiş “Electric Cambodia” adlı albümle açığa çıkardılar. Grup hem kendi müziği hem de bu albümle neredeyse tüm dünyaya Kamboçya müziğini duyurmayı başararak büyük bir kültürel devrimi de gerçekleştirdi. Düşünsenize hangimiz Kamboçya dilinde şarkılar dinliyorduk ki şimdiye kadar? Türkiye burası! Bırakın albümlerini dinlemeyi konser bile verdiler İstanbul’da. (Hala yanarım bu konseri göz göre göre kaçırmama.)

Birkaç ay önce çıkan “Cannibal Courtship”te “Sober Driver” ve “Tiger Phone Card” gibi bende tekrar tekrar dinleme isteği uyandıran parçalar yok. (Ya da “One Thousand Tears of a Tarantula” ya da “Sleepwalking Throgh the Mekong” ya da…) Ama önceki albümlere göre çok daha dinamik bu albüm. (Daha ne kadar dinamik olacaksa!) İlk single, “Cement Slippers” yine alıyor götürüyor nereye isterseniz oraya. Bir uçmuş klibi de var ki, izlemenizi öneririm. Ama dediğim gibi benim için öne çıkan bir parça yok aslında bu albümde. Öte yandan bütününü yine büyük bir hazla dinliyorum. Dinledikçe de daha çok seviyorum. Albüm bitiyor, arada sevdiğim eski şarkıları da dinliyorum. Yoğun bir dang ateşi sarıyor yine her yanımı. Yazı yazmadan önce havaya girmem için süper bir etkisi var bu ateşin mesela. Enerjisi öyle yüksek ki müziği dinleyeni de yükseltiyor kesinlikle.

Şimdi ben size ne anlattım? Dengue Fever’ın müziğine dair nasıl bir fikriniz oldu? Ya da oldu mu? Muhtemelen hayır. Böyle bir derdim yok çünkü. Sadece bende yarattığı etkiyi, onları dinlemenin beni mutlu ettiğini, müziklerinin yeni/farklı geldiğini anlatmak istedim hepsi bu. Artık rock müzik öyle bir hal aldı ki, iyi müzisyenler, iyi şarkılar, albümler bol, ama yeni bir şey yok! Belki de bu nedenle bu kadar iyi geliyor Dengue Fever. Yenilikçiler gerçekten. Hatta son albümleriyle gitara benzeyen geleneksel bir Kamboçya entrümanı ile gitarı birleştirip ‘mastadong’ adında yeni bir enstrümanı da müjdeliyorlar bize. Albüm kapağında Chhom Nimol ‘mastadong’ ile dans ediyor gibi; harika!

Ama şöyle bir derdim de var galiba; gerçekten bana mutluluk verdiği ve eğlendirdiği için sevdiğim insanları Dengue Fever ile tanıştırmaya çalışıyorum. Yumuşak bir geçiş için de İngilizce parçaları dinletiyorum önce. Anlamadıkları, tiz bir dile önyargı ile yaklaşıyorlar insanlar çünkü. Müziğe değil, sözlere, vokale taklıyorlar ve hemen ardından “ne dinliyorsun sen?” soruları gelebiliyor. “Dengue Fever dinliyorum. Sıyrılın önyargılarınızdan, bırakın kendinizi siz de bu müziğe, seveceksiniz,” diyorum. “Bakın ben önyargısız dinledim ve kazandım. Gerçek!”

* Güneydoğu Asya’da Pasifik ve Karaib adalarında yaygın hastalık. Virus Aedes sivrisinekleri tarafından taşınmaktadır. Ateş, kas ve eklem ağrıları, yüzde konjesyon görülür.

Hoşçakal güzel masal kahramanım…

Masallar her zaman saf iyi ya da saf adaletli bir dünyadan söz etmez aslında. Çocuklar kendileri saf/temiz oldukları için masalların iyi yanlarını tutarlar belleklerinde. Onlara iyi gelmeyen masalları da reddederler zaten. Her ne olursa olsun mutlu biter çocuklara masallar, neyse ki! Büyüklere masallar büyüdükleri için her zaman mutlu sonla bitmezler oysa… Biz de artık o kadar gerçekçiyizdir ki, mutlu sonla bittiğinde sinirimiz bozulur neredeyse. Oysa büyükler için bile olsa, bazı masallar mutlu sonla bitmelidir. Öyle olmalıdır. Kötü bittiğinde sadece sinirimiz bozulmaz, dağılırız çünkü…

Lhasa de Sela’nın sesini duyduğumdan ve onun sesinin, hikayelerinin peşinde kaybolmaya başladığımdan beri benim masal kahramanımdı Lhasa. Yaşadığı masal diyarı büyükler içindi; iyilikler, kötülükler, gerçeklerdi onun diyarının hikayeleri. Fantastik, mutlu efsanelerdi aynı zamanda… Bazen anlamadığım bir dildeydi anlattığı masallar, ama o nefis sesiyle en derinimde bir şeyleri kıpırdatmayı başarırdı yine de. Derin bir hüzündü bazen bu, ama dedim ya bir meleğin dokunuşu gibiydi Lhasa’nın sesi, hüznü bile güzeldi o nedenle. Neşesinin ise hiç bitmesini istemiyordum. Böylece uzun zaman La Llorona ve The Living Road’un etkisine bıraktım kendimi…

Bölük pörçük bilgilerdi Lhasa hakkında bildiklerim. Kalabalık bir ailesi olduğunu ve ailesinin onun için çok önemli olduğunu biliyordum. Ebeveynlerinin biri Meksikalı, biri Amerikalı gibi görünsede biraz Rus, biraz İskoç, biraz Polonyalı, biraz İngiliz kökenlere dayanan ve bir baba, biri üvey iki anne ve on kardeşle diyar diyar gezen egzantirik bir aile elbette ki vazgeçilmez olabilirdi. Bir ara sirk yıldızları olan kızkardeşleriyle sirk macerasına atıldığını ve onun da sirk yıldızı olmak istediğini de duymuştum. Ama şarkı söylemek ağır basmış işte. Onun hikayesinde sesiyle insanları büyülemek varmış çünkü. Montreal’de müzik yapmaya devam etmiş o da…

Bu kadar bilgi bile Lhasa’nın bu dünyanın insanı olmadığı duygusunu pekiştiriyordu bende. Hiçbir zaman hiçbir yere ait olmamış, ailesine, insanlarına bağlanmış, onların hikayeleriyle var olmuş, kendini yaratmış bir masal kahramanı…

Yaşamımın en güzel haberlerinden biri bu sıradışı masal kahramanının İstanbul’a geleceğini duyduğum andı. Üstelik de hala en büyüleyici konser mekanlarından olduğunu düşündüğüm Sepetçiler Kasrı’nda selamlayacaktı bizleri. Meğer heyecanım azmış; yaşadığım kent her ne kadar boğucu olsa da, biz sakinlerine büyüleyici olduğunu hatırlatıyor zaman zaman. Bir masal kahramanının ziyaretine geleceğini duyunca hazırlığını yapmış o da meğer. Tüm ışıltısıyla karşıladı Lhasa’yı İstanbul. İçinden trenler geçen vapurların ritimleriyle eşlik etti Lhasa’nın şarkılarına. Lhasa hemen kabul etti bu eşlikçiyi, o nefis Temmuz akşamında, vapurların selamına, Galata Kulesi’nin gülümseyişine karşılık vererek anlattı masallarını bu kez. İstanbul çok çok mutlu oldu bu nefis anlatıcıyı ağırlamaktan. Anlatıcı bayıldı bu masal kentinde olmaya… Çok konser dinledim İstanbul’da ama kentle müzisyenin bu kadar kucaklaşabildiğini, birbirlerini anladıklarını başka hiçbir konserde hissetmedim. O gün İstanbul’un sesi Lhasa’nın sesine karıştı gerçekten ve biz dinleyicilere hayatımız boyunca unutamayacağımız bir hikaye bıraktılar…

Bana müzik yetiyor. Bir zamanlar hem dinleyip hem araştırıyordum, daha aktif yazıyordum çünkü. Şimdi fazla bilgi istemiyorum, zamanım da yok galiba, sevdiğim müzikleri yakalamaya çalışıyorum yalnızca. Lhasa’nın sesini takip ettim hep, ama hastalandığından hiç haberim olmadı. Çoğumuzun da olduğunu sanmıyorum, yansımadı çünkü. Masal kahramanları kanser olmaz zaten değil mi? Lhasa de Sela da söylemedi bize hastalığını, müziklerini yaymaya devam etti dünyamıza; Lhasa albümünü hediye etti bize son olarak. Direnci azalmaya başlamış olsa gerek, son turnesini iptal etti ve biz 2010’u karşılarken o ayrıldı dünyamızdan. Sadece 37 yıl kalabildi bu dünyada. Oysa bu masalın mutlu sonla bitmesi gerekiyordu işte. Kaç tane ‘gerçek’ masal kahramanı geliyor ki bu dünyaya?

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Şubat 2010 sayısında yayımlanmıştır.

Müziğin sokak hali…

Bazen metroya biniyorum işe giderken. Çok eskiden festivalde bir film izlemiştim. Hızlı çekimle Tokyo metrosundan inen insanlar vardı. Sürü halinde metrodan iniyorlar, otomatiğe bağlanmış bir şekilde işlerine, yeni başlayan günlerine doğru yönleniyorlardı. O zamanlar İstanbul’da bırakın metroyu, metronun adı bile yoktu. Ama şimdi ne zaman metroya binsem -özellikle de işe gidiş ve dönüş saatlerinde- metronun kapısı açıldığı anda karıştığım insan seli, bana yıllar önce beyaz perdede gördüğüm bu görüntüyü çağrıştırıyor. İnsan seli otomatiğe bağlanmış halde yürüyen merdivenlere ilerliyor ve İstanbul metrosunun çıkmakla bitmez yollarında aynı anda rüzgarı hissediyor sonunda yüzünde. Yıllar önce görüp de haz etmediğim bir görüntünün reel halinde yer almamak isteğiyle, ben her seferinde adımlarımı yavaşlatıp merdivenlere yöneliyorum. Güruhun yanında ilerliyorum yani. İçinde değilim ama aralarındayım yine bir şekilde. Rutin duygusu o kadar sıkıyor ki bir an önce çıkmak istiyorum sokağa. Neyse ki her gün yaşamıyorum bu durumu. Haftada bir, belki birkaç haftada bir. Yine de çok sıkıcı işte…

Sonra bir gün metronun kapısı açıldı. Ben yine yavaş yavaş merdivenlere yöneldim. İlk merdivenleri bitirip ilerlemeye devam ederken bir müzik karşılamaya başladı insan selini. Canlı bir müzik. Rutini kıran bir ses. Heyecanlandım. İlerlerken müzik de yaklaştı, artık karşımdaydı. Eline akustik gitarını almış bir genç, önüne koyduğu minik anfiyle Akdeniz tınılarını metroya yayarak günümüze renk katıyordu. Farkına bile varmadan ayaklarım beni müzisyenin önüne getirdi, ama durmadım. Adımlarım müziğin ritminde, belki biraz daha gevşeyerek yoluna devam ederken gülümsüyordum. Müzik beni takip ediyordu artık. İyice uzaklaştığında teşekkür ettim adını bilmediğim bu sokak müzisyenine ve keşke dedim para atsaydım gitar kutusuna. Şaşkınlıktan ve şaşkınlıkla karışık mutluluk halinden sadece tadını çıkarabilmiştim oysa müziğin. Ama ben de dahil kimse durup da dinlememişti müziği. Kafalarını çevirip bakmamışlardı bile neler oluyor diye. Otomatiğe bağlıydılar ya, rutinlerini azıcık da olsa kıran bu olağanüstü durumu fark bile etmediler. Her zamanki tempolarında günlerine yöneldiler.

Sonra her metroya binişimde kulaklarım ve ardından gözlerim bu şahane müzisyeni aradı, ama bulamadı bir daha. Geçenlerde yine aynı yerde sazıyla biri vardı, ama cızıltılıydı sazı ve sesi. Haz vermedi önceki gibi. Hatta yüzümü buruşturduğumu hatırlıyorum. Olsun vardı yine de ve var olması güzeldi aslında. Çünkü bazı sokak müzisyenleri öyle ki, günün yorgunluğundan, kafanızın kazan olmuş halinden, stresinizden, gereksiz koşturmanızdan alıveriyor bir anda sizi. Harika hissediyorsunuz kendinizi. Kalabalıkta yürürken yürürken bir çellonun çoğu zaman hüzünlü klasiklerini duymak… Az sonra da bir saksofonla karşılaşmak… Bir süre sonra bu iyi sesleri arar oluyorsunuz, olmadıkları zaman “bir şey mi oldu” ya da “bugün başka bir yerde herhalde, kaçırdım” diye düşünüyorsunuz. Kulaklarınızı tırmalayanlar da var tabii. Onlardan kaçıp hemen iyiye sığınabiliyorsunuz ama. İyileştiriyor hemen sizi.

Yine de ben tek başımayken hiçbirinin önünde durup da müziklerine bırakmıyorum kendimi, beni kısacık sarmalaması, bir an durumumdan uzaklaştırması yetiyor galiba. Oysa oğlumlayken duruyorum önlerinde. Hepsinin değil, o da anlıyor iyi müziği neyse ki, onların önünde duruyoruz. Bazen para vermek istiyor, veriyoruz. Hatta kendisine ilk aldığı CD de sokakta ikinci kez denk geldiği bir topluluğun CD’si oldu. Hala en sevdikleri arasında o CD ve eminim bir daha denk geldiğimizde yine en güzel konserdeymişiz hissiyatıyla takılacağız sokakta… Güzel olan tek değiliz, bu müzisyenlerin dinleyicileri var. Çoğu insan yanlarından umursamazca geçiyor evet, ama bir kısmı dinliyor, dinliyor, dinliyor… Bu adsız müzisyenler de var olmaya devam ediyor, neyse ki…

The Soloist / Solist filmini izlediğimden beri, rutinimin kırıcıları, günüme anlam katabilen bu adsız sokak müzisyenlerinin varlığı netleşti iyiden iyiye. Joe Wright imzalı, Robert Downey Jr. ve Jamie Foxx’un müthiş performansıyla hemen etki alanına girebileceğiniz film, bir gazetecinin, dahilikle delilik arasında gidip gelen bir sokak müzisyenini ‘farketmesiyle’ başlayan sıradışı bir dostluk hikayesini anlatıyor. Arka planında Los Angeles’ta, sokakta yaşayan insanların ürperten gerçeğini de yansıtarak gücünü artıran filmin bir de gerçekten yaşanmış bir hikaye olduğunu öğrenince etkilenmemek mümkün değil zaten filmden.

The Soloist’i izlediğimden beri sokak müzisyenlerinin önce kendi yaşamımdaki yerini düşünür oldum işte. Aslında İstanbul yaşamında sokak müzisyenlerinin varlıklarını daha etkin -ya da fazla mı demeliyim- hissettirmeleri yeni sayılır. Yani bundan 10 yıl önce gerçekten de tek tüktüler. Süreklilikleri yoktu. Bir çıkar bir kaybolurlardı. Oysa özellikle İstiklal Caddesi’nde varlıkları epey arttı. Kolay mı yaşamları, değil muhtemelen. Farkında mıyız? Değiliz tabii ki. Ama diyorum ya benim yaşamımda bazıları gerçekten varlar ve var olmalarından da son derece hoşnutum. İyi geliyorlar bana. Her duyduğumda teşekkür ediyorum bize müziklerini böyle karşılıksız sunabildikleri için. Hazin olan İstanbul’un onları bünyesine çok rahat almasına karşın, İstanbulluların çoğunun farkında olmaması. Bu İstanbullulara özel bir durum değil elbet. New York’ta, bir televizyon programı için sokak müzisyenleri gibi takılan ünlü keman sanatçısı Itzhak Perlman’ın müthiş yorumlarını da sadece çocuklar farkedebilmişti sonuçta. Çocuklar hala saf olabildikleri, kentin hızına kapılmadıkları için kentin sürprizlerini de yaşamlarına daha kolay alabiliyorlar çünkü. Neyse ki bir çocuğum var ve ben de onun farkındalığıyla bazen yakalabiliyorum bu sürprizleri…

Şimdi de Subway’i izlemeli yeniden…

Putumayo çocukları

Dünya maceraperestlerle, kaşif ruhlu insanlarla çok güzel. Onlar olmasa pek çok diyarın güzelliklerinden, kültüründen, tadlarından, seslerinden haberdar olamayacağız. Dan Storper da bu maceraperestlerden ve iyi ki var. Çünkü o olmasaydı dünya Putumayo ile tanışamayacaktı; yani dünyanın her yöresinden seslerle, müziklerle.

Putumayo’nun büyükler için çıkarttığı CD’ler hiçbir zaman ilgimi çekmedi açıkçası. Ancak Putumayo Kids serisi dünyanın hangi yerleşiminden sesleri yayarsa yaysın hoş tınlıyor kulağıma. Çünkü her biri bir çocuk kadar dinamik, neşeli, akıllı ve açık. Öte yandan çift etkili, yani alışık olduğumuz çocuk şarkıları gibi primitif olmadığı için hem çocuklara hem büyüklere göre şarkılar bunlar.

Animal_PlaygroundfrenchÇocuklar için müziğin sığlığına takılmış biri olarak, Putumayo Kids serisi olmasa ne yapardım bilmiyorum. World Playground ile yolculuğuna başlayan bu zengin seri neyseki bizim de elimizin altında. Brazilian, French, Folk, Hawaiian, Asian derken dünyanın her yerinden sesleri evimize dolduruyor gerçekten Putumayo. Biz çok dinliyoruz bu CD’leri. Sözlerini anlamıyoruz çoğu kez, ama müzikler o kadar sıcacık kucaklıyor ki sözlere gerek kalmıyor. Zaten Kuzgun şarkıların ne anlattığıyla da ilgilenmiyor henüz. Onun için bu CD’lerin büyüsü, şarkıları çocukların da söylemesi. Çocuk seslerini hemen seçiyor gerçekten de, hoşuna gidiyor şarkıları onların söylemesi. Bu nedenle en sevdiğimiz şarkıların ilki de Putumayo serisinden Sing Along with Putumayo’da yer alan, Dan Zanes and Friends’den Bushel and a Peck oldu. En bıdırık zamanlarında anladığınca söylemeye çalışıyordu bu şarkıyı. Hatta başa dönüp tekrar tekrar dinliyorduk bu şarkıyı. Öğrendiği ilk ingilizce söz de böylece ‘I love you’ oldu Kuzgun’un.

French Playground’u da çok dinledik; nakaratlı şarkılar bol bu albümde ve akılda kalıyor haliyle. Benim favorim Animal Playground ama; yine farklı kültürlerden on üç tane hayvan şarkısı var bu CD’de. Kuzgun için hepsi güzel ama ben özellikle de The Littlest Birds’ü seviyorum. Caz seven biri olarak New Orleans Playground’un da özel bir yeri olduğunu itiraf etmeliyim. Son olarak Sesame Street ve Europian Playground çıktı bu seriden. Henüz edinemedik onları, ama Muppet Show’u da taze katmışken Kuzgun’un hayatına Sesame Street epey ilgimizi çekiyor açıkçası.

Putumayo Kids serisi Dan Storper’ın da söylediği gibi bir çeşit macera çocuklar için. Farklı kültürleri, ülkeleri, sesleri, insanları merak etmeleri ve ardından da keşfetmeleri için inanılmaz keyifli bir yol. Bu seriler gerçekten çok büyük araştırmalarla, emeklerle oluşturuluyor ve aslında yine kıskandığım bir diğer özelliği daha var ki, biz burada sadece CD’ler ile keşfetmeye çalışırken tüm bu diyarları, dünya çocukları konserlerle, farklı etkinliklerle, hatta eğitim programlarıyla yapıyor bunu. Sevdikleri şarkıların birbirinden eğlenceli, yaratıcı kliplerini izleyerek ve çeşitli müzelerde, hayvanat bahçelerinde ya da çocukların olabileceği herhangi bir mekanda minik konserlerle Putumayo macerasını dibine kadar yaşama, hissetme, keyfini sürme şansları var. Girin sitesine bakın, albümleri inceleyin, şarkı sözlerini indirin, klipleri izleyin ve üstüne de sinir olun benim gibi. Hani ben neredeyse kurumuş müzik vahamızda CD’leri var diye seviniyorum ama tüm bu konserleri, eğitim kitlerini falan görünce yine acayip canım sıkılıyor. Şimdi burada çaktırmamaya çalışıyorum ne kadar kıskandığımı ve güzel güzel CD’lerden söz etmeye çalışıyorum. Ama düşünsenize hanginiz çocuğunuzu alıp, sadece onlar için organize edilmiş bir konsere götürdünüz? Hanginiz sadece onlar için söyleyen bir şarkıcının şarkılarıyla hep birlikte hoplaya zıplaya, kendinizi kaybederek dans ettiniz? Tamam, tamam. Konuyu dağıtmıyorum; iyi ki varsınız Putumayo Kids CD’leri. Yaydığınız seslere bayılıyoruz. Belki bir gün siz de bizim sesimizi duyar burada da kanlı canlı yayarsınız müziklerinizi. (Bu Kuzgun’un değil, benim hayalim şimdilik ama biliyorum ki çok çok hoşlarına giderdi çocuklarımızın da. Lütfen, lütfen…)