Kim Geliyor Pırasa Prensin Peşinden?

Çocuk edebiyatında yemek kültürü meselesinin peşine düşmek fikri epey eğlenceli ve merak uyandırıcı. Tabii çocuk ve yemek sözcükleri yanyana gelince yaşamsal pratikler geliyor hemen aklıma ve çocuk edebiyatında yemek kültürünün izlerini sürerken bu yaşamsal/gerçekçi pratikler meseleye daha derinlemesine bakma ihtiyacını doğuruyor. Çünkü; anneler için çocukların iştahlı olması, yemek seçmemesi en birincil meselelerden biri. Mızmızlanmadan, seçmeden, severek yiyen çocuk bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey. Ama biliyoruz ki tüm çocuklar böyle değil, ayrıca en sorunsuzu bile dönem dönem daha ‘seçici’, muzur veya iştahsız olabiliyor.

pirinclapasiOğlum yemek yemeyi, yapmayı, farklı tadları keşfetmeyi seven bir çocuk olduğu halde zaman zaman ben de sıkıntı yaşadım. Farklı tadlara hem açık hem de “yemeyeceğim” dediği zaman ne yapsanız kararından vazgeçiremediğiniz bir çocuk olduğu için küçük hilelere başvurdum hep. Herkesin hilesi -yaratıcılığı ya da hayalgücü demeliyim aslında- kendine, benimki hep masallar oldu. Hiçbir yeşil sebzeyi –ıspanak, semizotu, ısırgan otu vs.- yemeyince sihirli bir orman çorbası yapmak durumunda kaldım mesela. Çorbanın içine koyduğum yeşil iksir bazen makarnalarımıza da sos oldu. Pirincin içine bir şeyler karıştırmayı seven biri olarak, sadece şehriyeli pilav yiyen oğlumu kırmızı, turuncu, sarı masal pilavları ile buluşturdum. Tabaklarımız masalın gerçeğe bürünmüş halleri oldu. Doğrusu mutfaktaki becerimden daha çok işime yaradı uydurduğum masallar…

Zaten sadece mutfakta değil, yaşamın her anında masallar ya da okuduğumuz kitaplar bana yardımcı oldu. Oğlumun kafasına takılan ve aşmakta zorlandığım bazı zor anlarda çocuk kitaplarındaki kahramanların meseleye yaklaşımlarına başvurdum açıkçası. O nedenle yemekle ilgili sorunu olan çocuklar için de bunun bir çözüm olabileceğini –kendi deneyimlerimden de yola çıkarak- düşünmüşümdür hep. Çünkü çocuk, özellikle de sevdiği, arkadaşı bellediği kahramanların davranış biçimlerini önemser, onu örnek alır ve filmlerdeki, kitaplardaki kahramanlar bu konularda hayat kurtarıcı olabilirler gerçekten. Temel Reis sayesinde kaç çocuk ıspanak yemeye başlamıştır bir düşünsenize?… Çocuklar için yemek tarifleri içeren kitaplardan çok daha hayati olduğunu düşünüyorum bu konunun. O nedenle elimdeki yemekle ilintili çocuk kitaplarını okurken böyle bir ihtiyacı karşılıyor mu sorusu aklımın bir köşesindeydi. Ancak sorunun yanıtını hemen vermeyeceğim. Çok azında yemeğin başrolde bazılarında ise fonda olduğu seçtiğim kitaplara değinirken yanıtı siz de bulacaksınız zaten.

Kitaplara başrolde yemek olanlarla başlayalım. Önce en küçükler… Feridun Oral’ın hem yazıp hem resimlediği “Pirinç Lapası ve Küçük Ejderha”, her gün aynı yemeği yemekten bıkan ve kendi yemeğini seçmek için ormanda yürüyüşe çıkan küçük ejderhanın türlü nedenlerle ulaşamadığı leziz keşiflerini anlatıyor. Bu tad arayışı bir yana, kitap aslında küçük bir dokunuşun her zaman yediğimiz bir yemeği bile nasıl tatlandırabileceğinin ipucunu veriyor.

devsalgamAleksei Tolstoy’un tekerleme tadındaki “Dev Şalgam”ı, Niamh Sharkey’in davetkâr resimleriyle çocukları hooop topraktan çıkmak istemeyen koca şalgamın peşine takıyor. Şalgam bizim pek de meraklısı olduğumuz, mutfağımızda sıkça kullandığımız bir sebze değil, ama kitaptaki şalgam çorbasının kokusunu hissetmemek de mümkün değil. Ben annelerin yerinde olsam hemen bu fırsatı değerlendirirdim.

Christine Nöstlinger’in Küçük Korsan serisinden “Küçük Korsan İşbaşında”sı yemek yapabilmenin önemine değiniyor. “Ratatouille/Ratatuy”un meşhur aşçısı “Herkes yemek yapabilir,” diyordu, ama bu gemideki herkes yemek yapamıyor. Babadan oğula geçen korsanlık mesleğini öğrenmek için babasıyla denizlere açılan, ancak gönlünde yatan meslek aşçılık olan Leo, geminin aşçısı denize düşünce bir fırsat yakalıyor. Tabii bunu babaya söylemek kolay değil. Neyse ki açlıktan ölmek kederden ölmekten daha iyi olabilir ve lezzetli bir yemeğin yerini hiçbir şey tutamaz!

Şimdi biraz büyütelim yaşları, çok değil ama. Çocukların çok sevdiği, aslında biz büyüklerin de hiçbir zaman hayır diyemediği abur cuburlarla devam edeceğiz bundan sonra. Çünkü her ne kadar konumuz ‘yemek’ olsa da, “Dev Şalgam” ve “Pirinç Lapası ve Küçük Ejderha” dışında elimizdeki kitaplar daha çok çikolata, dondurma, bisküvi, şekerleme gibi abur cuburlara odaklanmış. Bu vazgeçilmez çocuk lezzetlerine kim kayıtsız kalabilir ki? Alexander McCall Smith kendini alamayıp bir seri bile yazmış bu konuda. Dört kitaplık bir Abur Cubur Serisi; “Patlamış Mısır Korsanları”, “Halka Çörek Zinciri”, “Balonlu Sakız Ağacı” ve “Çubuk Makarna Düğümü”. Oğlumun bu seriye bayıldığını söylememe gerek var mı bilmiyorum. Bir anne olarak beni soruyorsanız, ben de çok sevdim bu kitapları. Çünkü her biri abur cuburlarla çocuklara dayanışmayı, arkadaşlığı, cesareti ve konumuz gereği bizim için daha önemlisi, üretim ve sağlıklı beslenmeyi anlatıyor çaktırmadan. Bir makarna tutkunu olarak serideki favorim “Çubuk Makarna Düğümü”. Çünkü bu kitap makarnanın dayanılmaz bir lezzet olduğunun altını kalın kalın çizmekle kalmıyor, ‘takıntılı’ derecede sağlıklı yiyeceklerle beslenmenin yaratacağı dengesizliğe de dikkatimizi çekiyor. “Ağız sulandıran yemeğin yalnızca kokusu bile çocuklara yetmişti, ama tadı, verdiği duygu, hele o uzun uzun biçimi… işte, bunu tanımlayabilecek yeterli uzunlukta bir sözcük yoktu,” diyor yazar çocukların makarnayı ilk yedikleri anı tanımlarken. Gerçekten domates ya da kıyma soslu nefis bir çubuk makarnaya hangi çocuk hayır diyebilir ki? Siz diyebilir misiniz? Yok, illaki sebze diyorsanız ıspanaklı sosu da deneyebilirsiniz pekâla…

CUBUK.MAKARNA.DUGUMUEvet, tatlı abur cuburlarla devam ediyoruz. Benim en bayıldığım Gianni Rodari’nin dondurmadan sarayı, çikolata yolu ve badem şekeri yağmuru mesela. Hepsi de Rodari’nin “Telefonda Masallar”ındaki ağız sulandıran, kısacık masalları. Aynı kitapta Apollonia’nın reçellerinin tadına bakıyor, yiyecek krallığının çöküşüne sahne oluyor, kız kardeşinin düğün yemeği için tavşan avlamaya çıkan talihsiz avcının başına gelenleri de gülümseyerek okuyoruz. “Sarayın çatısı kaymaktı, bacaların dumanı pamuk helvaydı. Geri kalan her şey dondurmaydı: Dondurmadan kapılar, dondurmadan duvarlar, dondurmadan mobilyalar. (…) Belediyeden bir bekçi, bir an bir pencerenin eridiğini fark etti. Camlar çilekli dondurmadandı ve pempe pervazlarda eriyorlardı. ‘Çabuk’ diye bağırdı bekçi, ‘Daha çabuk!’ Ve herkes bu şahaserin bir damlasını bile ziyan etmemek için daha hızlı yalamaya başladı.” Yatmadan önce bir çocuğa bundan daha leziz bir masal okunabilir mi? Bir çocuk için dondurmalı rüyalarla dalınan bir uykudan daha güzel ne olabilir?

Açıkçası Rodari’nin çikolatalı, dondurmalı dünyaları Roald Dahl’ın “Çarli’nin Çikolata Fabrikası”ndan daha çekici geliyor bana. Ne olsa Willy Wonka tuhaf bir adam ve o mis kokulu, dayanılmaz çikolata fabrikasında çocukların başlarına gelenleri okuyunca –evet biraz da hak ediyorlar bu arsız çocuklar başlarına gelenleri ama- çaktırmadan uzaklaşmak istiyorum ben o diyardan. Hoş sevgili Çarli’nin hatırına –her seferinde- sonuna kadar kalıyoruz o acayip fabrikada: “Aşağıda uzanan şirin bir vadi görünüyordu. Vadinin iki yanı yemyeşil çimenlikti ve ortasından kahverengi bir nehir akıyordu. (…) Nehrin kıyısında ağaçlar ve çalılar uzanıyordu –yerlere kadar yatmış söğüt ağaçları ve kızılağaçlar ve pembe, kırmızı ve mor renkli çiçekleriyle açelyaya benzer bitki kümeleri, çimenlerin arasında ise binlerce düğün çiçeği vardı. Bay Wonka dans ederek ve altın toplu bastonuyla büyük kahverengi nehri göstererek, ‘Nehrin her damlası en iyi kalitede eritilmiş sıcak çikolatadır. Tüm ülkedeki banyo küvetlerini dolduracak kadar çikolata var nehirde! Ve bütün yüzme havuzlarını! Fevkalade bir şey değil mi? Ya şu borularıma bakın! Çikolatayı emerler ve fabrikanın hangi odasında çikolataya gereksinim varsa oraya taşırlar. Saatte binlerce galon sevgili çocuklarım!”

Elimdeki yemekle ilintili çocuk kitapları bu kadar. Zaten engin bir deniz de değil bu alan, hepi topu bir çanta kitap işte ve anladığınız gibi sözünü ettiğim kitapların hiçbiri benim sorumun yanıtı olamıyor. Çocuklara baharatların büyüleyici dünyasını açacak ya da sebzelerin gizemli güçlerini fısıldayacak kitaplar değil hiçbiri. Hayalgücü zengin, okuması keyifli, leziz kitaplar. Ama benim hayalini kurduğum, büyükler için yazılmış hikâye tadında yemek kitapları gibi; efsanelerle, yaşanmışlıklarla bezeli, yemeği tariflerinden özgürleştirilip yaşamımızın bir parçası haline getiren ve bizi yeni tadlar keşfetmeye teşvik eden kitaplar galiba ya da kahramanı pırasa olan, yani pırasa yemeye özendiren kitaplar. Olamaz mı?

Bu yazı ilk kez Yemek ve Kültür Dergisi’nin Kış 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Engelliliği anlatmak…

Önce sakattı, sonra özürlü oldu, şimdi de engelli. Tanımlaması ne olursa olsun yaşamımızın içinde sağlıklı bir şekilde konumlandıramadığımız, yaşamın kendisi kadar doğal canlılar, insanlar. Varlar, yaşamımızdalar, ama yok saymayı, görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Onlarla temas kurmaya çekiniyoruz. Çünkü bunu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz, korkuyoruz. Ben tanımsal değişimi bile sorunlu görüyorum. En dolaysız, doğru tanımın sakat olduğunu düşünüyorum. Peki neden sakat demek bu kadar zor? Onları incitmemek için mi acaba? Bence meseleyi inceltme ihtiyacımızdan bu değişim. İnceltip normalleştirmeye çalışma gayretinden. Ancak, normalleşme kabullenmekle başlar ve biz tanımlamayı kendimizce incelterek meseleyi kabullenmiş olmuyoruz ne yazık ki! Sakatlar bize ‘normal’ dediğinde inciniyor muyuz? Ben inciniyorum açıkçası. Çünkü normal çok görece bir tanım. Ama sakatın hiçbir görece yanı yok!

Bodoslama girdim konuya. Ama size tanıtmak için okuduğum kitap, geçenlerde okuduğum sakat biriyle yapılmış söyleşinin üstüne gelince süratle aklıma takılanları döktüm ortaya. Çünkü aslında yapmamız gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda daha fazla konuşmak, tartışmak, yazmak…

dogum-gunu-armagani-kapakOysa ülkemizde bu konu üzerine -hadi çocuklar için diye sınırlayayım- yazılmış kitaplar bile bir elin parmaklarını geçmiyor. O nedenle Erol Büyükmeriç’in yazdığı, Serap Deliorman’ın resimlediği kitabı çok önemli buluyorum. Okumaya yeni başlayan çocuklar için kaleme alınmış “Doğum Günü Armağanı” adlı kitap, gözleri görmeyen Arda’nın annesiyle birlikte doğum gününe hazırlandığı kısa bir zaman dilimini ele alıyor. Anne oğluna aldığı hediyeyi onun erişemeyeceği bir yere kaldırarak pastayı almak için evden çıkıyor. Arda kedisi Sarman ile birlikte annesini beklerken kendini kitap okuyarak oyalamaya çalışıyor, ancak aklı hediyesinde olduğu için kendi çapında minik bir maceraya atılmaya karar veriyor.

Erol Büyükmeriç sıradan bir anne oğul ilişkisi kurgulamış hikâyesinde. Arda’nın kör olmasının onu bizden çok da farklı yapmadığını, bunun olağan bir durum olduğunu anlatmaya çalışmış. Yazarın bu olağanlaştırma gayretinden dolayı hiçbir şekilde Arda’nın kör olduğu belirtilmemiş. Körlerin dokunma ve ses duyularının gelişkinliğine vurgu yaparak Arda’nın durumunu aktarmaya çalışmış. En büyük ipucu Arda’nın Barille alfabesi (Körler alfabesi) ile yazılmış kitaplar okuması. Ancak kitabın hedef kitlesi düşünülecek olursa, biraz ‘soyut’ kalmış bu yaklaşım. Serap Deliorman kör bir insanın bakışlarını gayet iyi resmetmiş, ancak yine hedef kitlenin Arda’nın herhangi bir çocuktan farkını anlaması çok güç. Tüm bu olağanlaştıma çabası meselenin üstünü örtmüş ve anlaşılması zor bir hale getirmiş neredeyse.

Bu kaygılarla kitabı 9 yaşındaki oğluma okuttum. İlk önce Arda’nın okuduğu kitaplar bir soru işareti yarattı, ancak kitabın sonunda Arda’nın “Anneciğim ben görürüm!” sözüne dek tam da anlayamadı meseleyi. “Çocuk kör mü?” diye sordu yüzünde “niye bunu en baştan söylemiyor ki” ifadesiyle…

“Doğum Günü Armağanı” belli ki üzerinde epey düşünülerek, emek verilerek yazılmış, resmedilmiş iyi niyetli bir kitap. Yazar da çizer de en başta anlatmaya çalıştığım gibi, bu meselenin yaşamımızın doğal bir parçası olması gerekliliğinden, “ağaç yaşken eğilir” diyerek yola çıkmışlar. Ama o ağacın sakat ağaçlarla karşılaşma olasılığı bu kadar düşükken, o sakat ağaçların davranışlarına, yaşamlarına bu kadar uzakken, sezgileri ne kadar güçlü olursa olsun bu anlatım ‘soyut’ kalmış. Yine de bu yolda oldukça değerli bir çaba…

Bu yazı ilk kez İyi Kitap‘ın Şubat 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Bizi güzelliğiyle tavlayan sevgili ağacımıza…

10 yıldır Kalamış’ta oturuyorum. Kalamış deyince, deniz, sandal sefaları, bir tatlı huzur falan geliyor nostaljik olarak akla, şimdilerde ise Marina. Ama ben on yıldır yüzümde gülümseme ağaç manzaralı evimden söz ediyorum. Biz o ağacın güzelliğine, evin ışığına tav olduk da ‘tamam’ dedik çünkü Kalamışlı olmaya. Mayıs ayıydı ve sere serpe yaydığı tüm dallarını tazecik yaprakları ve pembe-beyaz kozalağı andıran çiçekleriyle doldurmuş, güzelliğiyle göz alıyordu ağacımız. Bizim ağacımız değildi o zaman, ama olacaktı, bunu biliyordu(k). Eve yerleşmeden önce her şeyi, ama her şeyi yenilemek zorunda kaldık. En önce de her yanı sıkı sıkı kapatılmış balkonumuzu açtık ki, ağacımıza bakarak kahvaltı edelim, keyif yapalım. Dışı eski içi yeni sımsıcak evimizde her bahar ağacımızın nasıl serpildiğini seyrettik. Her sonbahar yapraklarının nasıl bakır kızılından altın sarısına döndüğünü, tüm yaprakları döküldüğünde kış ışığında kıvrımlı siyahımsı dallarının arasından bizi nasıl denize kavuşturduğunu hayranlıkla izledik. Her yıl büyüyordu koca ağacımız, her yıl binaları iyice arkasına arkasına saklıyor, sadece onu izleyelim istiyordu. Hiç şikayetçi değildik bu huyundan.

OLYMPUS DIGITAL CAMERABir ara evi satmayı konuştuk ekonomik darlıktan. Sahibinden’e ‘ağaç manzaralı ev’ diye yazmış, ağacın fotoğrafını da koymuştum. Birkaç arkadaşım, “kızım, kim bakar ağaç manzarasına, romantik olma,” demişti bana. “Onlara ama bizi bu ağaç tavlamıştı,” diyemedim. Söyledikleri gibi yapıp bilgileri değiştirene dek evin satışından vazgeçtik. Kim bilir ağaç yerine evin daha fazla fotoğrafını koysam, satılmıştı belki de ev! (Şimdi yazarken fark ediyorum, demek ki o da bizden ayrılmak istememiş! Romantiğim evet.)

Ama ayırdılar bizi güzel ağacımızdan. Kentsel dönüşüm denen illet Kadıköy’ümüze bulaştığından beri pek çok mahallede olduğu gibi biz de yıkım üstüne yıkım yaşıyoruz. Her yanımız inşaatlarla çevrildi. Karşımızdaki apartmanın yıkılacağını öğrendiğimizde ilk iş ağaca ne olacağını sormak oldu. Sevgili ağacımız yanında kardeşi at kestaneleri ve apartmanın geniş bahçesindeki zeytin, ladin, fıstık çamı ağaçlarıyla bir arada yaşıyordu. Bize de ağaçlara, özellikle de at kestanesine ve apartmanın giriş duvarının dibindeki ladinlere dokunmayacaklarını söylediler. İnandık. Hoş inanmasak ne yapacaktık ki? Özel mülk içerisindeki ağaçlar, bitkiler mülk sahiplerinin malı sayılıyor. Diktikleri gibi sökmek, kesmek, zamanlı zamansız canları istediği gibi budamak da onların inisiyatifinde. Hakkını yemeyeyim, apartman sakinleri şu zamana kadar hiç dokunmadılar ağaçlara. Ama işte terk ederken evlerini ağaçlarını da terkettiler ve ben bunu asla kabullenemiyorum. 20 küsur yıllık çürük binalarını yenilemek haklarıydı elbet, ama 50’lerinde ulu bir at kestanesi ağacını ve onun daha genç arkadaşlarını katletmeye hiç hakları yoktu!

OLYMPUS DIGITAL CAMERABen kendim gibi iyi niyetli olduklarına inandım o apartmanda oturanların ve onlara kuş cıvıltısı, rüzgar, serinlik ve dinginlik veren ağaçlarından vazgeçmediklerine inandım. Ne safmışım! Belediyeye şikayet edemezdim belki, inşaat firmasını arasam “Sanane,” diyip yüzüme kapatırlardı telefonu belki, ama mahallemde benim gibi ağacı önemseyen insanlarımla onu yaşatmak için direnebilirdim. Şu an üzüntüden döktüğüm göz yaşlarım zaferin göz yaşları olurdu belki.

Ama biliyor musunuz, sevgili biricik ağacımın yasını sonsuza kadar içimde saklanıp hayıflanmak yerine, “Ama ben o ağacın arkasına saklanıyor, kestanelerinden kardan adamıma göz yapıyordum,” diyerek göz yaşı döken oğlumun, yaşamının bir parçası haline gelmiş bir ağacını daha yitirmesine izin vermeyeceğim. En biricik ağaç arkadaşımızı kaybettik, ama diğerlerini yaşatmak için elimden ne geliyorsa yapacağım.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA

 

Hitler oyuncağımı çalabilir, ama çocukluğumu asla!

Dünyada bir gün savaşlar biter mi? İnsanın arsız hırsı, sonsuz güç, başarı ve zengin olma isteği var oldukça bitmeyeceğini hepimiz biliyoruz sanırım. Yirmi birinci yüzyılda hâlâ ‘gelişememişiz’! Sınırların, kültür farklılıklarının bir önemi olmadığına ikna olamadık hâlâ; daha da fenası, dünyanın sadece biz insanlara ait bir yaşam alanı olduğuna inanıyoruz. Ne yazık ki geçmişte yaşanmış birçok savaşın, katliamın insan olmayı göz ardı eden akıl almaz çıkarlar nedeniyle yaşandığını, hâkim güçlerin yalanlarının herkesi çemberine aldığını defalarca okumamıza, işitmemize, görmemize ve hatta bire bir yaşamamıza karşın ders almamaya and içmiş gibiyiz.

Ama çoğumuz gibi ben de insanlığın güzel bir değişim içerisinde olduğuna inanıyorum ya da inanmak istiyorum. Sonsuz acılar barındıran uygarlıklar tarihinin biraz yön değiştirmesinin, tarihten ders çıkartmanın zamanının çoktan geldiğini düşünüyorum. (Ah biz hayalperestler!) Geçmişin karanlık her sayfasını biraz daha aydınlatmak, unutmamak ve yaşananlardan ders çıkartabilmek için kaleme alınmış her kitabı da bu nedenle çok değerli buluyorum; hele de gerçekleri çarpıtmadan, tüm açıklığıyla aktarırken duygu sömürüsü yapmayanlarını…

hitleroyuncagimicaldiJudith Kerr’in “Hitler Oyuncağımı Çaldı” adlı kitabı böyle bir örnek. Yapım yılı 1971. Resimli çocuk kitaplarıyla tanınan ve sevilen bir yazar olan Judith Kerr’in çocukları, annelerinin çocukken Nazi Almanyası’ndan nasıl kaçtığını merak etmişler ve o da çocukları için bu romanı kaleme almış. Yazarın babası Alfred Kerr Almanya’nın tanınmış yazarlarından. Dindar olmasa da Yahudi bir aileden geliyor ve Hitler’in faşist yaklaşımını eleştiren yazıları nedeniyle Nazi Partisi tarafından hedef gösteriliyor. Babanın öngörülü biri olması Kerr ailesinin yaşamını kökünden değiştirmekle birlikte hayatta kalmalarına neden oluyor. Hitler seçimi kazanmadan hemen önce gizlice Almanya’yı terkediyor ve yeni bir yaşam kuruyorlar kendilerine. 2. Dünya Savaşı başlamadan da Almanya’daki Yahudilere karşı tavrını ortaya koyan Nazi Partisi’nin zulmünden kaçıp Avrupa’ya, Amerika’ya –ve hatta Türkiye’ye sığınan– yüzlerce Alman Yahudi ailesinden yalnızca biri Kerr’ler. Dolayısıyla biz romanda Hitler’in zulmüne değil, mülteci olmanın zorluklarına tanık oluyoruz. 9 yaşında bir kız çocuğunun gözünden, ülkesinde dışlanmış, istenmeyen olmanın hikâyesini okuyoruz. Önce Almanca konuşulduğu için İsviçre’ye giden aile, babanın yazdıklarını bastırabilmesi ve para kazanabilmesi için kısa süre sonra yolunu Paris’e çeviriyor. Dillerini bilmedikleri bu ülkenin okullarına uyum sağlamak ve başarılı olmak için iki kardeşin nasıl azimle çalıştıklarını, yazı yazmak ve piyano çalmak dışında bir şey bilmeyen bir anne babanın parasızlıkla nasıl baş edebildiklerini okuyoruz. Ve tam uyum sağlamaya başlamışken, ekonomik zorluklar nedeniyle bir kez daha dillerini bilmedikleri başka bir ülkeye yerleşme kararlarına şahit oluyoruz.

Kitabı okurken kendimi bu kitabı okuyacak çocukların yerine koymaya çalıştım, ne olsa çok eskimiş bir hikâye. Ama Judith Kerr’in bu eski hikâyesi gerçek aynı zamanda. Bu nedenle tatlı tatlı yazılmış bir çocukluk hatırasından çok daha öteye geçip, günümüzde hâlâ geçerli olan ‘öteki’ olma halinin zorluğunu yansıtan çarpıcı bir roman olabilmiş. Tarihin karanlık sayfalarından birini çocuksu bir yaklaşımla aydınlatabilmiş. Anne babalarının öngörülü yaklaşımı, zorluklara rağmen bir arada kalmaya çalışmalarının etkisiyle, iki akıllı ve güçlü çocuğun, Hitler’in neden kendilerine bu kadar düşman olduğunu anlayamasalar da çocukluklarını ellerinden almasına izin vermeyişini, mülteci de olsalar yaşam hakları olduğunu sonuna kadar savundukları “Hitler Oyuncağımı Çaldı” romanını eminim sizler de severek okuyacaksınız.

Tabii kitapta yazarın babasının dediği gibi, “Hayatı boyunca tek bir yerde yaşayan insanların ait olduğu şekilde olmayacağız. Ama bir sürü yere bir parça ait olacağız ve bence bu daha iyi olabilir,” diyen ve yoluna şanslı bir şekilde devam edebilen bir mülteci ailesinin hikâyesi bu. Ve biliyorsunuz şansı yaver gitmeyenler de var.

Bu yazı ilk kez İyi Kitap‘ın 57. sayısında yayımlanmıştır.

‘Başka’ Selen…

selen“Ben ulaşmak istediğim seviye müzisyenliğe ulaşana kadar ömrümü harcayacağımı tahmin ediyorum. Daha küçüklüğümde başka hiçbir ‘şey’ olmak istememiş olduğum düşünülürse bu duruma arkamı dönüp gidecek de değilim. Müzik bu anlamda tüm bir evren olarak benim varlığımda vuku buluyor. Müzik aşk da demek, spor da, edebiyat da, sevişmek de, içki içmek de, konuşmak da, uyumak da… Yani bir yaşam çemberi olarak müzik var.” Bu sözler sahibi Selen Gülün hakkında epey şey anlatıyor bence. O nedenle tıpkı birkaç ay önce çıkan “Başka” albümü gibi Selen’in başka başka albümlerini, projelerini konuşmadan önce aklımızın bir köşesinde bu sözlerin yer etmesi iyi oldu diye düşünüyorum…

Yıllar önce,  Just About Jazz albümü sıralarıydı sanırım, “şarkı sözü yazıp caz yapabilir miyim?” meselesine kafa yoruyordun. Ben, senin adına ille de caz demeden ve hiçbir şeyi klişeleştirmeden yapmak istediğin bu müziğe ulaşabildiğini düşünüyorum açıkçası.  Basbayağı da ‘caz’ yaparak  üstelik… Sen ne düşünüyorsun hem yazıp hem söyleyip hem çalmak serüveninle ilgili?

O zamandan bu zamana müzik yazmak ve çalmak eylemi ile çok benzer ilişkiler kuruyor olduğumu farkettim. Müzik tarihine ya da şimdi ortama bile bakarsan, bu ikisini aynı şiddette yapmayı seven insanların azlığı dikkat çeker. Çünkü aslında çoğunlukla başka eylemler olarak algılanıyor. Öyle de uygulanıyor. Ben aslında doğaçlama çalmayı kendimle öğrenmeye başladım. Biraz ihtiyaçtan oldu. Baktım Beethoven, Mozart, Schubert harika, ama çalışıyorum çalışıyorum olmuyor! “Benim derdim müzikte başka galiba,” dedim. Bunun bir avantajı olduğuna da sonra uyandım. Kendi kendini yazıyorsun, kendini çalıyorsun demek. Benim çalışımda başlangıç, gelişme, sonuç varmış, zamanla onu anladım. Hep bir besteci gibi hissedip, düşünüp, çalıyorum. Demek ki benim için her şeyden önemlisi kendini ifade etmek; olduğu gibi, saklamadan etmeden. Bunu da insan çok zor becerebiliyor, öyle çat diye hemen olmuyor.  Birbirinden farklı bir sürü albüm yapmamın nedeni de bu. Herhangi bir tarafımı daha fazla yaşadığım, dönemsel müzisyenlik hallerim var. Mesela Trio çalayım, bir boşluk, serbestlik, hoşluk olsun müzikte. Her türlü etkileşim, paylaşım açık olsun sahnede. Sonra o tarafım tatmin olmaya başlayınca şarkılar ortaya çıkmaya başlıyor. Bu sefer bunları ne yapmalıyım diye düşünüyorum. Bir yandan solo keman için eser yazıyorum. Yani bütün taraflarımla barıştım diyebilirim. O kadar da zor olmadı zaten, eğsen büksen beni sağım, solum, önüm, arkam müzik.

Yazmak, söylemek, çalmak diyince tek tabanca olmayı seviyorsun gibi tınlıyor. Ama ben senin her zaman müzisyen arkadaşlarınla takılmayı, üretmeyi, birbirinizden etkilenmeyi sevdiğini –ve hatta tercih ettiğini- biliyorum. Biraz bu birlikte olma ve üretme halini anlatır mısın?

Herkesin bir kelamı, söyleyecek bir sözü var. İlhan Mimaroğlu “Politik Müzik” başlıklı yazısında bestecinin kendine karşı aşırı sorumluluk hissettiğinden (ben bunu yapılan sanata saygı ile bağdaştırmıştım), çevrede olup bitenlerden kopuk insanlar olamayacaklarından bahsediyordu. Elbette buna karşı çıkacak bir sürü sanatçı arkadaşım olacaktır. “Aman politika benden uzak dursun” diyen müzisyen arkadaşlarımız var. Ama benim ilgilendiğim müzik, böyle bir hayat yaşamama engel oluyor. Evrende gerçekleşen hiçbir eyleme o gözle bakamıyorum, ilgisiz kalamıyorum. Bilirsin ben çok meraklı birisiyim. Faydalı bir insan olmak konusunda biraz idealistim. Kendi yaptığım işle de ilişkim böyle. Bunca senedir eğitmen olmamın ana sebelerinden birisi bu hayat görüşü. Öyle olunca da başka insanların ne dediği, ne düşündüğü benim için önemli oluyor. Ben söyleyeceğim sözü söyleyebildiğim yere kadar söyleyeyim, bakalım o muhabbet nereye götürecek bizi diye hissettiğim için de başka insanlarla paylaşmayı, birlikte üretmeyi seviyorum. Ama müziğin yol haritası bende olsun, onu da seviyorum.

“Başka”da çok fazla müzisyenin desteği var. Kalabalık bir kadro. Yaylılar ve nefeliler grubundan tanbura kadar giden bir zenginlik. Bu format yazarken de böyle miydi, yoksa stüdyo ortamının büyüsü mü?

Yaylı tanbur bana da sürpriz. O parçayı (Kul) en sona bırakmıştım, çünkü anneannemin sözleridir onlar. Hastane yatağında ölmeden birkaç hafta önce, bana bir şiirini besteleyip besteleyemeyeceğimi sordu. Vasiyet yani. Tüm parçaları kaydettik o kaldı. Duygusal engelim var, parçayı kayıda getiremiyorum. En son, “Ben bunu hem çalıp hem söyleyemeyeceğim,” dedim ve Cenk Erdoğan’a gittim “Sen çal, ben söyleyeyim,” dedim. Parçayı çok sevdi, “Ben buna bir de yaylı tanbur çalayım, sen karar ver kullanıp kullanmayacağına,” dedi. Kullanmamak ne mümkün, parça aşığını bulmuş gibi oldu. Onun dışında biz tüm albümü caz müzisyenliğine yakışır bir şekilde 2 günde kaydettik Trio olarak. Bir ekip Demirhan Baylan ve Ediz Hafızoğlu. Diğerinde Demirhan, ben ve Cengiz Baysal. Yaylı sazlar ve nefesli düzenlemelerini hangi parçalara yapacağımı biliyordum, ama yapmadım. Canlı çalım tavrını, enerjisini bekledim. Ortaya çıkınca hangilerine ne yazmak istediğim belirginleşti. İç etkileşimler bizim çalımımızda çok önemli, canlı çalıma has tatlı küçük oyunları bozmak istemedim. Akla hayale sığmaz küçük detaylarla uğraştım düzenlemelerde. Ben daha en başından albümde kimler çalacak biliyordum. Kimse de kırmadı beni, süreç tıkır tıkır işledi. Güzel dostluklar var aramızda. Sadece müzik değil açıkcası bizi bu insanlarla bir arada tutan. Zor bir iş yapıyoruz, satan bir müzik yapmıyoruz, bu düzende pazarlanabilirliği sorgulanır işler. O açıdan bakarsan birbirimize destek olmayacağız da ne yapacağız?

Blogundaki kayıt günlüklerine bakınca yine de en çok vokallerde zorlandığını görüyorum. Buna rağmen daha da üstüne gidip Elif Çağlar Muslu ile düete soyunuyorsun mesela. Vokal yeterince zorken düet nasıl bir durum?

Evet ya beni çok bozan şey sadece mikrofona şarkı söylemek. Bilen bilir eskiden profesyonel müzisyenliğe başladığım zamanlarda takip edilen bir şarkıcıydım. Cıngıllar söylerdim, Kemancı gibi klüplerde sahneye çıkardım. Ama hiçbir zaman kendimi şarkıcı olarak göremedim. Zaten 7 yaşımdan beri piyano çalıyorum, deli gibi çalışıyorum, müzikle ilişkim başka türlüydü. Toplumda kadın müzisyeni alet çalmaya değil de şarkıcı olmaya itekleyen bir düzen var. O düzenden feci şekilde rahatsız oldum. Piyanist olarak görünür olabilmek adına tamamen bıraktım şarkı söylemeyi. Berklee’ye gittiğimde kimseye söylemedim, ama Türkiye’ye döndüğümde üç sene daha dayanabildim söylemeden. Sonra “Sürprizler”i yazmaya ve Trio ile çalmaya başladım sağda solda. O zaman şarkı söylemek/piyano çalmak formatı oluştu ve çok çabuk kişiselleşti. Anladım ki benim o formatta; şarkıcı/piyanist tek bir çalgı olma halim var. Rahat ettim. Ama şartlar bize hem çalma hem söyleme imkanı sunmadı “Başka”nın kayıtlarında. O zaman benim için biraz sorunlu oluyor işte. Çünkü ben parçaları tasarlarken de konserlerde de o havayı koruyarak söylüyorum. Bayağı daha cilveli, heyecanlı, nefesli, hatta saldırgan denebilecek bir tavrım var çalıp söylerken. O ortadan kalkıyor önüme sadece mikrofon gelince. Uysallaşıp evcilleşiyorum. Tek bir enstrümana dönüşünce de en iyi bildiğim şey sade bir ses çıkarmak. Düet aslında beni rahatlatan bir şey. Elif benim eski öğrencim, kardeşim, arkadaşım, yoldaşım. Ben daha o şarkıyı yazarken onunla söylemek vardı kafamda. Şöyle iki kadının dertleşmesi, birinin diğerini teselli etmesi durumu var “Your Star” şarkısında. Onun güzel bir Amerikan aksanı var İngilizce’de, bende yok o. Beraber iyi tınlayabilmek adına ben söylerken koçluk yaptı vokalime. İşte eğitmenliğin en güzel tarafı bu. Bir gün sen, sonra onlar.

Şimdi sırada ‘başka’ bir Selen var. Küçük bir caz orkestrasının; Blueband’in lideri olarak şarkıcı/piyanist Selen Gülün. Sonra? Sonrasını göreceğiz…

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Ağuslül 2013 sayısında yayınlanmıştır.

Deneyimlerden oluşan kudretli bir kule

“Ben sizin bu tarih kitabından birbiri ardına sıralanan olaylardan daha fazlasını öğrenmenizi istiyorum. Bütün tarihi olaylara hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmeyecek bir zihin yapısıyla yaklaşmanızı diliyorum. ‘O zamanlar şunlar şunlar oldu,’ gibi anlatılar sizi tatmin etmesin. Her hareketin arkasındaki gizli güdüleri keşfetmeye çalışın, o zaman çevrenizdeki dünyayı çok daha iyi anlar, başkalarına yardım etmek için daha çok fırsat bulursunuz. Bu da yaşamın en anlamlı yönüdür.”

Hollanda kökenli Amerikalı tarihçi Hendrik Willem van Loon 1944 yılında yaşamını yitirmesine karşın, günümüze kadar etkisini koruyan, gençler için kaleme aldığı “İnsanlık Tarihi” adlı kitabında meseleyi bu şekilde özetliyor. İlk olarak 1921 yılında basılan kitap, benzer tarih kitaplarında hep yapıldığı gibi yazar ölene dek genişletilmiş yeni baskılar yapmış. Sonra bayrağı yeni tarihçiler almış; önce Dr. Edward C. Prehn, Prof. Paul Sears ve öğretim üyesi Edwin C. Broome, 1984 yılından sonra ise Yale Üniversitesi profesörlerinden John Merriman. Hendrik Willem van Loon’un olabildiğince tarafsız ve hoş bir dille gençlere aktarmaya çalıştığı insanlık tarihini, onun yazdığı kısımdan devamla 2000’lere kadar getirmişler. Kitap bu gelişim sürecinde “İçinde resim olmayan bir kitap ne işe yarar ki?” diye soran harikalar diyarındaki Alice’i dinleyerek resimlenmiş. Hatta son baskıda resimleri Van Loon’un yeğeni Dirk van Loon çizmiş.

uygarlikBunca serüvenin sonunda “Gençler İçin Uygarlık Tarihi” adı altında Türkçe’ye çevrilerek Türkiyeli gençlerin de ilgisine sunulmuş. Hemen söyleyeyim ilgiyi kesinlikle hak eden bir kitap. Kalınlığı hiç gözünüzü korkutmasın, çünkü “Tarihi gerçekler bu kadar ilginç ve eğlenceliyken, peri masalları okumaya gerek var mı?” diye soran Henrik Willem van Loon’a sonuna kadar katılıyorum. Şu ana kadar tarihe çok da meraklı olmayan biri olarak sizlere tanıtmak için elime aldığım kitabı, içindeki ‘masalları’ bildiğim için ayrıntıya girmeden tarayabileceğimi sanmıştım. Ancak önsöz’le başlayan anlatım ne yalan söyleyeyim hemen kavradı beni ve bir baktım basbayağı okuyorum her satırını; hem de büyük bir merakla. Yazarın bakış açısı kadar akıcı dili ve satır aralarındaki yorumları bu merakı tetikledi tabii. Yorumlar tarihi olaylara değil, bütünü kavramaya yönelikti elbette.

Okullarda okutulan tarih kitapları bu kadar keyifli olsaydı hepimizin tarihe olan ilgisi çok daha fazla olurdu eminim. Tarihi olabildiğince tarafsız okuyabilen bir yaklaşım, bugünün politikalarını  biraz daha bütüncül bir pencereden kavramamıza yardımcı oluyor çünkü. O yüzden okullarda –ve sonrasında- bize öğretilenin değil, tarafsız/gerçek bilginin peşine düşmek gerektiğini biliyoruz. Değişime gebe dünyamızda gençler kadar biz yetişkinler için de önemli bu. Bu noktada elimdeki kitap biraz daha değer kazanıyor. Hedefi gençlere sorgulayarak, didikleyerek tarihi öğretmek. Ancak yetişkinler için de şimdiye kadar öğrendiklerini bir tarafa koyup biraz daha araştırmacı olmalarına, onların da didiklemelerine vesile olabilir belki.

Öte yandan Hendrik Willem van Loon’un ısrarla “insanlık tarihini anlatıyorum”u vurguladığı bu kitaba getirilecek büyük bir eleştirim var. O da Batılı pek çok meslektaşının yaptığı gibi odağına Avrupa’yı ve uzantısında da Amerika’yı almış olması. (Gerçi uzantı kısmı John Merriman’a ait.) Gaz ve toz bulutuyla başlayan tarihimizin başlarında Mısır ve Mezopotamya’ya giriyoruz elbette, çünkü tarihin başlangıcında bu kültürlerin insanlığa katkıları yadsınamaz. Ancak Roma İmparatorluğu’nun dünya hakimiyeti sonrasında mesele tamamen Batı’ya kitlenip kalıyor ve Doğu’da olan bitenler dinlerin doğuşuyla sınırlı kalıyor. Birkaç açıklama ve özürden oluşan bir bölüm var kitapta –evet böyle ilginçlikler barındırıyor kitap. Bu bölümde yazar; “Aslında tek bir kural var. Söz konusu ülke veya kişi veya sorun, olmadığı takdirde bütün insanlık tarihini değiştirecek yeni bir fikir üretti mi veya böyle bir eylemde bulundu mu? Kişisel zevke yönelik bir soru değil bu. Sakin, neredeyse matematiksel bir yargı,” diye tanımlıyor kitabı yazarkenki kriterini.

Tamam. Bu kriterle Batı’ya bakışı çok iyi anlıyoruz ve olabildiğince tarafsız olduğunu da kabul ediyoruz. Ama mesele “insanlık tarihi”yse gerçekten, aynı tarafsızlıkla Doğu’ya bakan bir tarih kitabına da ihtiyacımız var demektir! Ancak o zaman bütün tarihi olaylara hiçbir şeyi olduğu gibi kabul etmeyecek bir zihin yapısıyla yaklaşabilir ve dünyayı çok daha iyi anlayabiliriz gerçekten.

Bu kitaba John Merriman’ın katkı yaptığı, artık sonlara doğru “Küresel Bir Köy Olarak Dünya” bölümünde; “Uzak görüşlü olanlarımız ulusal sınırların sonunda zayıflayıp anlamsızlaşacağını düşünüyor. Diğer ülkelerin sorunları, kendi sorunlarımız olarak benimseyeceğimiz kadar yakınımızda olacak. İnsanlar arasında şüphe ve düşmanlık uyandıran farklılıklar azalmaya başlayacak. Dünya hiç olmadığı kadar tehdit altında, ama insanlık büyük bir felaketin, yeni bir dünya savaşının, aşırı nüfusun veya geri dönülemez kirliliğin önüne geçmek için çalışacak durumda. İnsan cesareti ve kararlılığı ile galip gelecek,” diyor.

İnsanın kültürel değerlerine bağlı yaşam deneyiminin önyargılarından arınmasını güçlendirdiğini varsayarsak ve neredeyse tüm savaşların sınırları genişletmek, daha güçlü ve zengin olmak için çıktığını düşünürsek epey barışçıl ve iyi niyetli bir söylem bu. Gerçekleşebilmesi için ortaçağ insanları gibi “uluslararası zihinli”, ama onlardan daha yenilikçi, değişime açık olmak gerekiyor sanırım. Ve bu kitabın yazarları gibi tarafsız, güçlü kalemler ile gençlerin daha çok rol üstlenmesi…

Neden mi? “Tarih, zamanın geçip gitmiş çağların uçsuz bucaksız çayırlarında kurduğu, deneyimlerden oluşan kudretli bir kuledir. Bu kadim yapının tepesine ulaşıp manzaranın tamamından faydalanmak kolay iş değil. Asansör yok ama genç bacaklar güçlüdür, bunu başarabilir,” de ondan.

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=8&yil=2013&bolum=15

Zincirleme bir gün

Çoğu zaman ilgisiz gibi görünen olaylar birbiriyle bağlantılı olabilir. Minik tesadüfler ya da anlık olaylar zincirleme reaksiyonlara, bir şeyin nedeni hiç aklımıza gelmeyen başka bir olayın sonucuna neden olabilir. Bu olaylar silsilesi ile ilgili bir dolu film yapılmış, bir dolu kitap yazılmıştır. Elimdeki kitap da bunlardan biri; “Zincir”. İnsanlar ve hayvanlar, hayvanlar ve hayvanlar, anneler ve çocuklar arasındaki ilişkiler zincirini anlatıyor bize.


ZincirHer evde yaşanan olaylar aslında kitapta yaşananlar. Sabahın köründe sıcacık yatağından kalkmak istemeyen çocuk, onu kalkmaya ve hızlı olmaya çağıran, bu süreçte de sürekli dırdırlanan anne, her sabah onların arasında geçen bu anlamsız didişmeden sıkılan ve bir an önce çocuğun sıcak yatağına yayılmayı bekleyen huysuz kedi evin kahramanları. (Bir de gizli kahraman var aslında; pire!) Merakına yenilip kedinin eline düşen kara kızılkuyruk kuşu, onun arkadaşı yavru karga Korki ve babası Gorgor, yaşlı ve zayıf köpek kemik torbası ile okulun müdürü Müdüraanım ise evin çevresindeki kahramanlar. Her biri olayları kendi cephesinden anlatıyor, samimiyetle içlerini döküyorlar bize. Başladıkları herhangi bir günün birbirine zincirin halkaları gibi bağlanmış kahramanları olduklarının farkında bile değiller. Şimdi diyeceksiniz ki, “Hadi kuşları anladık diyelim; ama bir pirenin olayların akışında nasıl bir etkisi olabilir ki? Olmaz olmaz demeyin oluyor işte! Ama tüm bu olaylar silsilesinde en ilginç karakterin evin kedisi Zombi olduğunu söylemeliyim. Tipik bir bencil, huysuz kedi Zombi. Kediler genelde sevimlidir, ama bu az biraz sevimsiz. Dünya kendi etrafında dönüyor sanıyor ve her konuda haklı. Evcil tüm hayvanlar gibi biraz insanlaşmış çünkü. Kendine daha iyi bakabilmeleri için bir kılavuz yazacak kadar şişmiş egosu. Kılavuzun alt başlığı durumunu gayet iyi özetliyor; “Hayat dediğin uzun bir zincir diktim ocağınıza incir.” Çocuk bu ‘ağır abi’nin evin içindeki özgür, rahat, kimseyi umursamaz hallerini görünce “Bu dünyaya Zombi olarak gelmek varmış,” demekte haklı, ama öte yandan kimse bu kadar sevimsiz olmak istemez sanırım.

Yazar Şiirsel Taş kendi yaşamının izinde basit bir günü inceden inceye örerken Gökçe Akgül’ün çizimleri de bu örgüyü farklı kılan motifleri oluşturuyor. Her kahramanın iç sesine kulak verdiğimiz için çizimlerle neredeyse çizgi roman tadında bir okuma çıkıyor karşımıza. Ama herkes kendi dünyasına dalmış görünse de zincirin halkalarını tamamlayan her bir karakter, tam da olması gerektiği gibi, tipik özelliklerini son derece çarpıcı bir şekilde dışa yansıtıyor. Okurken kendi yaşamınızın bir yansımasını okur gibi oluyorsunuz. Çocuklar hep böyle ağır ve kaytarmaya çalışan, anneler hep böyle aceleci ve dırdırcı, kediler hep böyle tembel ve rahatına düşkün olmak zorunda mı diye düşünüyorsunuz. Galiba evet. Peki okul müdürleri? Kargalar? Merak etmeyin onlar da tam da olması gerektiği gibi davranıyorlar. Yoksa zincirin halkaları tamamlanamazdı ki! Yazar kendisi ile de yaşamını tamamlayan diğer varlıklar ile de hınzır hınzır dalga geçiyor sanki.

“Zincir”, basit bir günün ilginç ve eğlenceli bir kurgu ile okuyucuya sunulması gibi gözükse de, yazar ince ince insanların neye inanacaklarını şaşırdıkları beslenme alışkanlıkları, bir türlü hazırlanamadığımız deprem, oyuncak haline gelen eğitim sistemi gibi yaşamımızın çetrefilli alanlarına da girip çıkıyor. Ağaçlara dayanamayan kentlilerin kentlerini sokaktaki hayvanlar ve elbetteki ağaçlarla paylaşması gerektiğini söylemiyor, ama anlattığı bu basit hikâyeyle bal gibi de hepimize “bu böyle” diye alttan alttan fısıldıyor.

“Zincir”, Şiirsel Taş, Resimleyen: Gökçe Akgül, Hayykitap