Yazı kategorisi: ille de müzik

Kendi sesimi buldum

Patricia-Barber-9544Patricia Barber geçtiğimiz günlerde bir kez daha İstanbul’da, Babylon’daydı. Bu vesileyle kendisine sanatatak için birkaç soru sorma şansım oldu. Fonda son albümü Smash ile ‘cool’ vokali müziğini en derinime çaktırmadan sızdırırken heyecanla hazırladım soruları -hızlıca…

Green Mill ile başlamak istiyorum… Kulüplerde çalmayı tercih ettiğinizi, sevdiğinizi biliyorum, ama bu mekanın özel bir yeri var sizde. Hemen ardından da bu salon kulüp farkını sormak istiyorum…

Green Mill Chicago’da ve muhteşem bir Chicago havasına sahip. Bir piyanosu, sahnesi ve ihtiyacım olan ses sistemine sahip. Yeni parçalarım üzerinde çalışabileceğim bir yer. Çok özel ve nadide bir kulüp ama hatırladığım kadarıyla Babylon da öyle. İkisinin arasında fazla bir fark yok. İyi ekipman ve iyi bir dinleyici kitlesi bu konuda can alıcı unsurlar; gerisi değişebilir. İçki servisi yapmayan büyük salonlarda da konser veriyorum ve o da harika oluyor.

Sizin her albümünüz benim için ayrı bir yolculuk. Değişmeyen ‘modern cool’ tavır sadece. Cole Porter da yorumlasanız kendiniz de besteleseniz öyle. Bu müzikal tavrı, caz sahnesi içerisindeki duruşunuzu bir de sizden dinleyebilir miyiz?

İlk başladığımda kendi sesimi bulmaya çalışıyordum. Standart parçaları seslendirmek istememdeki asıl sebep buydu. Bir kayıt cihazına defalarca aynı parçayı okur, sevdiğim kısımları tutar, beğenmediklerimi silerdim. Daha sonra kendi parçalarımı yazmaya başladığımda kendi sesimi son derece net olarak tanıdım. Şimdi hangi parçayı seslendirirsem seslendireyim benim sesimi tanırsınız. O parçanın benim vokallerimi ve piyano çalış şeklimi yansıtmasının yanında kendine özgü belirgin, planlanarak yapılmış bir “Patricia Barber” aranjmanı olduğu anlaşılır. Çaldığım her parça mutlaka beni yansıtıyor. İster rock müziğe gönderme yapsın, ister oda müziğine gönderme yapsın…

Farklı topluluklarla çalışıyorsunuz. Sabit bir grubunuz yok, ama yollarınızın sık kesiştiği müzisyenler de var. İstanbul’daki konserinizde de gitarda Yavuz Akyazıcı’yı görüyoruz mesela. Konserler farklıdır mutlaka, ama albümlerde nasıl bir yol izliyorsunuz hangi müzisyenlerle çalışacağınız konusunda?

Kayıt yaparken daha önce çalışmış olduğum müzisyenlerle çalışıyorum ve düzenli olarak çalıştığım iki trio ve iki quartet var. Zaman zaman bir turneye ya da albüm çalışmasına işlerine saygı duyduğum bir sanatçıyı davet ettiğim oluyor. Benimle beraber bu trio’lardan bir tanesi İstanbul’a geliyor ve Yavuz da o gece bize eşlik edecek.

Kenny Werner ile yaptığınız düo mükemmel! Böyle düolar ya da farklı projeler devam edecek mi?

Çok teşekkürler. Piyano çaldığımda ikili olarak çalmayı seviyorum. Başka bir piyanistle çalmanın lojistik sıkıntıları oluyor. Devasa bir sahneye ve iki tane 9 ft uzunluğunda piyanoya ihtiyacınız oluyor.  Bu ayarlaması son derece zor bir iş. Bekleyip neler olduğunu görmemiz gerekiyor. Giderek farklı topluluklarla çalma konusunda daha da rahat bir tavır sergilemeye başladım ve evet, solo, düo ya da trio fark etmiyor. Yaz boyunca kendi triomla beraber aynı zamanda bir de saksofoncuyla beraber çalışacağım.

Lecture/Performance etkinliklerinizde çok esprili, kavrayıcı konular seçiyorsunuz. Sizce müzik dünyasında nasıl bir farklılık yaratıyor bu? Ya caz dünyasında? İstanbul’da da yapmayı düşünmez misiniz? Burada da geniş bir kitleniz var ne de olsa…

İstanbul’da böyle bir performans sergilemeyi çok isterim. Bu yetişkinlere müziği öğretmenin bir yolu -benim müziğimi ya da müziğin öğelerini. Konunun metnini yazmak uzun zamanımı alıyor ve daha sonra yazdığım notların müzikal taraflarını şekillendiriyorum. Bir soru cevap kısmı oluyor. Çok özel bir performans ve çok ucuz değil. Genelde çok özel etkinliklerde yapıyorum; örneğin müzik yazarlarının bulunduğu ve 30 dakikalık performans istedikleri performanslar… Sizi yüksek duygulara taşıyan ve eğlenceli bir şey. Daha önce Bruce Lundvall ile POETRY Foundation için özel bir etkinlikte New York’ta, Lincoln Center’da yaptık.

Bu yazı ilk kez sanatatak.com‘da yayımlandı.

Reklamlar
Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Sanatın ‘iyilik tanrıçası’

can

Geçtiğimiz günlerde Galeri Apel’de sona eren Sazlı Sözlü Sergi’siyle 49 yıllık sanat yaşamını geriden bırakan Can Göknil, gravürleri, resimleri, resim tadındaki öyküleri ve çocuk kitaplarıyla bizlere mutluluk vermeye devam ederken, kendisine sormak istediklerim olduğunu farkedip kapısını çaldım… 

Sergilerinizi gezenler mutlu çıkıyor galeriden. Resimleriniz oyunlu, naif, mutlu ve hatta sazlı sözlü… Öyküleriniz de öyle. Oysa Türkiye’deki sanatsal üretimlerde mutluluktan çok kaotik, karamsar ruh halleri ya da kaygılardan, toplumsal meselelerden beslenme görülüyor. Son yıllarda doğal olarak bir artış, bir yoğunluk da var bunda. Ancak bunca karamsarlıkta ‘mutluluk’ hissi iyi geliyor insana. Nasıl başarıyorsunuz bunu?

Bir söyleyeceğim şey; eğitimim Amerikan, Robert Kolej, arkası, yüksek şu bu. Ardından da New York’ta 8 yıl kadar çalışma hayatı. Orada her şey açıktır. Amerikalılar kendilerini dünyanın en iyi, en önemli, en şanslı ortamında kişiler sayarlar. Bunun bir etkisi var sanıyorum. İkincisi; Allah bana hiç kötülük göstermedi. Sevgilim, eşim hep aynı insan 50 senedir. Hala birbirimize aşkla bağlı bir çiftiz. Ciddi bir sağlık sorunumuz olmadı. Hep iyi ortamlarda büyüdüm. Ailem kültüre önem verdi, paraya değil. İyi yetişmemiz için ne lazımsa her şey temin edildi. Bütün bunların içinde ben karanlık birisi olsaydım ayıp ederdim. Sanatımın bu yönü, öykücülük, fantazya, bir de ‘humour/gülümseten’ tarafı benim içimde var. Dolayısıyla tüm işlerime yansıyor. Çocuk kitaplarında da belki o yüzden bir başarı sağladımsa sağladım.

Evet, çocuk kitapları sizin üretimlerinizde önemli bir yer tutuyor…

Ömrümde hiç illüstrasyon dersi almadım, tamamen resim üzerine güzel sanatlar atölyelerinde çalıştım. Ama New York’tan ayrılacağımız zaman, kitapçılarda çocuk kitaplarını keşfedince bunun da bana yatkın bir sanat olabileceğini düşündüm ve gücümün yarısını da bu kitap konusuna verdim. Çünkü çocuklara sanat değerini erken yaşta vermenin -ki benim ailem bana ve kardeşlerime onu verdi- sonraki hayatlarında onlara güzellik getireceğine inanıyorum.

New York’ta keşfettiğiniz o pırıltılı çocuk kitabı dünyası Türkiye’ye döndüğünüzde belki de hiç yoktu, değil mi?

Hiç yoktu. Redhouse Yayınevi ve bir de misyoner Amerikalılar vardı. Benim alışık olduğum sistemde çalışıyorlardı. Beni biraz da havada kaptılar. New York’tayken hep hazır sanatın patladığı bir diyardayım, bari hiç değilse resmin yanı sıra bir marifet kazanayım, bir şey öğreneyim istedim. Gelmeden çocuk kitaplarını biraz etüt ettim ve buraya biraz hazırlıklı döndüm. Ama gene hiçbir şey bilmiyordum. Okulları, yuvaları gezdim hep. Oralarda çocuklara resim göstererek, okuyarak, araştırarak kendimi geliştirmeye çalıştım. Redhouse dönemi 15 kitap falan çıktı. O zaman 5’er bin basılıyordu hiç olmadığı için. Sonra onlar bir şekilde yurt dışına, İsveç, Almanya gibi Türklerin yoğun olduğu bölgelere dağıtıldı. Resim öyle değil ki, bir tane yapıyorsunuz ve şanslıysa birinin evine gidiyor. Ama kitap çok olunca bir şekilde isim yayılıyor. Redhouse kapanınca yurt dışı işlerine başladım, Almanya, Hollanda falan. Sonra Remzi Kitabevi’ne 6-7 kitap yaptım. Onların birisi Renkli Öcüler’di, hiç unutmam. Fuar zamanıydı. Yayınevinden dediler ki, “Can Hanım fuarda bütün kitaplar satılıyor, Öcüler kalıyor!” Bizim halkımız çok önyargılıydı.

Ben hala o önyargının olduğunu düşünüyorum.

Var. Ben resim yapar gibi illüstrasyon yapsam, ki yapabiliyorum, Bologna Kitap Fuarı’nda, şurada buradaki illüstratör sergilerine girmeyi başarırım. Zaman zaman da bu oldu. Ama o kitabı hiçbir gün, hiçbir yayıncı burada basmaz. Can Yayınları’yla çalışıyorum, onlar dahil. Çünkü soyuta kaçar, satmaz. Okullarla çalışıyoruz biz. Okul da müdürün elinde. Onlar onaylamadan öğretmenin listesine, okul kütüphanelerine o kitaplar girmez. Kitaplar 1000 basılıyor. Bizim gibi çocuğu çok olan bir memlekette ne kadar az bir sayı. Ona rağmen bazıları iki senede falan anca tükeniyor. Resimli kitaplardan bahsediyorum. Anne babalar, “canım çocuk büyüdü artık, bu resimler de ne oluyor,” diye düşünüyor. Aslında o resimler dünyayı, çevreyi, evini tanımanın ilk yolları. Ben hep yoruma açık tutmaya çalışıyorum resimlerimi ki çocuk kendi yorumunu yapsın, fikir üretebilsin, içinden bir şey seçebilsin, beğenmediğini söylesin…

Aslında çocuğa da yazı zul geliyor artık. Onlar da tam tersi daha görsel ağırlıklı yayınları tercih ediyorlar. Hatta erken yaşlarda çizgi romana falan kayıyorlar…

O da fena değil. Ama onun asıl nedeni kitap ya da kağıt üzerine basılı bir şeyin ekranla yarışması. Ekran çocukların artık anadili gibi bir şey. E-kitaba karşı değilim, ama kağıdın büyük tadı var tabii, kenara itilecek bir şey değil.

cangoknil
Peki mutluluk meselesinden girdik, ama hep paralel gitmek durumundayız. Çünkü sizin için hiç ayrılmıyor galiba söz, yazı ve resim, renkler, boyalar.

Söz ve göz…

Evet ben de o söz ve göz meselesine gelmek istiyorum. Güven Turan söylemiş galiba, “sözü ve gözü kardeş eyledi,” diye. Sizin sanatınıza baktığımız zaman çok doğru bir tespit olduğunu hissediyor, görüyoruz. Biraz bu kardeşliği anlatabilirsiniz belki.

90’larda Yapı Kredi’de bir sergi açtım. O zaman bir katalog hazırlandı. Güven Turan ve Metin And giriş yazılarını yazdılar. Kitap sanatı diye. İngilizcede ‘book as art’ veya ‘book art’ dedikleri çağdaş sanatın bir bölümü. Bu bana çok cazip geldi. O sıralarda bir gravür atölyem var. Süleyman Saim Tekcan’la da komşuyum. Çok iyi bir konumdayım gene. O dönemde Osmanlı yazmalarını öğreniyorum, çünkü Metin And’la tanıştım. O da çok bilgili, çok tonton, bilirsiniz şeker gibi bir adam. Mitolojiyi iyi biliyor. Bazı görselleşmeyen şeylerin hemen bir minyatürünü buluyor. Bütün inançların görselleştirilmesine Metin And’da rastladım. Hep inançların sanata dönüşmesi ilgimi çekiyor. Bizimkilerin de -bizimkiler diyorum artık, geçmişte kaldı Osmanlı ama- büyük bir fal inancı var. Ben de o dönem tüm o fal çeşitlerini öğrendim. Mesela çok önemli minyatürcülerin kitaplarında falan, sayfayı açıyorsun ne çıkarsa o senin falın oluyor. Ben bunu sergide kullanırım dedim. Osmanlı tarihinde Davetname diye bir kitap var. II. Beyazıt için yazılmış. Ruhları davet ediyor bazı işleri kolaylaştırmak için. Ben de onun üzerine bir davetname yapmaya karar verdim. Astrologlar, müneccimler, ciddi meslek sayılıyor bunlar. Bir de 2 ciltlik Yıldızname yaptım. Etti üç büyük kitap. Bir de falnameler var. O sergide büyük masalar üzerinde ortaya koydum bu gravür kitapları. Gelen karıştırabildi, elleyebildi, o deri ciltleri, kağıtları hissedebildi. Duvarlarda da çerçeve içinde sergilendi gravürler. İşte Güven Turan bu sergi üzerine ‘Söz ve Göz Kardeşliği’ diye bir yazı yazdı. Hakikaten beni çok iyi anlatan bir tanımlama olduğu için ben sonraki konuşmalarımda veya sergilerimde bunu ilke edindim. Bir de o dönem “ben resimden hiç anlamam,” diyerek uzak duruyordu insanlar. Ama yanında sözü de olunca izleyiciyle tablonun veya gravürün yakınlaşması kolaylaşıyordu.

O zaman Apel’deki son serginizde bu yakınlaşmayı iyice arttırdığınızı söyleyebiliriz. Türküler, sazlar ile…

Evet bir de sazı kattım. Müzik girdi. Bu sergi için de türküleri araştırdım, her resim içim bir türkü seçtim. Tavşanlı bir tablo yapmıştım; bir kadın kaval çalıyor. Onu kendim olarak düşünmüştüm. Ona türkü bulamadım. Onu da ben uydurdum. Madem sözlü edebiyat, herkes bir katkıda bulunuyor, bu da benden olsun diye… Galerinin yöneticisi de müthiş sazlı sözlüdür. O da müziğini yaptı. Bir söylemeye başladı, zannedersin ki en iyi türkücü biziz!

Sergideki işlerinizde bir çocuksuluk, neşe, uçuculuk hali vardı. Ben bunu çocuk edebiyatıyla ilginize bağlamıştım, ama galiba Can Göknil böyle.

Diyorum ya içimde var. Bence aile yaşamıyla ilgili bu. Çünkü insan ne yapsa muhakkak bir şekilde kendini yansıtıyor. Yapmayayım diyorsun, kendimden bahsetmeyeyim, ama bir gizli yerinden için yansıyor.

flute-player

Anadolu mitleri, kendi kökenlerimiz, tarihimiz, söylencelerimizin peşine düştünüz. Bilerek, isteyerek girdiğiniz bir yol bu ve kitaplarınızla bunu çocuklara da anlattınız…

Üstünde durdum, çünkü beni ilk başta sanatçı olarak ilgilendiren şey –Gölgem Renkli mi? adlı kitabımda da yazmıştım- benim sanatçı kimliğim. Kimliksiz sanatçı olmaz. 10 sene Amerika’da oturup, green card’ın da olup dönmek isteyişimizin sebebi de bu. Her tavuk kendi çiftliğinde daha iyidir düşüncesi. Ama baktım ki benim de pek kimliğim falan yok. Amerika’da grafiker olarak çalıştığım binanın alt katında Dial Press vardı. Çocuk editörüyle kahve içerdik bazen. Yaptıklarımı görmek istedi. Baktı “aaa bu bir hayvan masalı ama. Sen İstanbul’dan geliyorsun. Dünyanın en gizemli, bizi büyüleyecek şehrinden. Niye kendine ait bir şey yapmıyorsun?” dedi. Bir düşündüm, çünkü bilmiyorum. Bildiklerimin üzerine yeni bir şey üretecek kadar bir birikimim yok. Onun üzerine o birikimi elde etmeye çalıştım. Sanatçılığımda bir yol haritası oldu açıkçası. Beni en çok ilgilendiren inançların sanata dönüşmesiydi. Onun üzerine inançları araştırmaya başladım veya inançlarla ilgili davranışlar. Ne bileyim ağaçların çaputu Yakut Türklerinde geyik boynuzlarında görülüyor. Muskalar desen gene objeye dönüşmüş bir inanç. Ama öyle bir inanç ki British Museum’da bir bakıyorsun silindir mühürler meğer ilk muskalarmış! Kim yazmış insanların kaderini o zaman? İşte kuş adam Anzu niye kader tabletlerini çalmış? Niye insanlar büyüye başvurmuş da tılsımlar yapmış? Şimdi bunların hepsi birer sanat objesi. Müzelerde sergileniyor. Gidip görebiliyor, araştırabiliyorsun. Tarih şeridi gibi önüme açıldı bu. Onun içinden kendime yakın gelen konuları seçtim seçtim öğrendim bir kimlik kazanayım diye. Bir sürü kitap okudum. Bütün bunlar içime biriktikçe çizmeye başladım gayrı ihtiyari. Böyle böyle okudukça yaradılış efsaneleri çıktı. İslam’da inanç nasıl sanata dönüşür? Çok çetin bir soru gibi geldi bana. Üüüü ne biçim dönüşürmüş! Bir Metin And’ı tanıyınca ortaya çıktı. Yani bunların hepsi, benim kimlik arayışımın karşılığı olarak araştırdığım, bulduğum, kendime katmaya çalıştığım, insanımıza da bazen öğretmek bazen paylaşarak onun bilgilerini almak şeklinde kurduğum sergiler oldu. Çocuklara gelince… Onlara da bunları yansıtmak istedim anlayacakları bir dilde. Çünkü benim gibi büyümesinler, bazı şeyleri baştan bilsinler istedim.

Biraz da güncel sanattan söz edelim mi… Nasıl tanımlıyorsunuz, görüyorsunuz? Yapılan işlerle ilgili fikriniz nedir?

Benim gibi klasik teknikle resim yapmayı öğrenen insanlar için günü takip etmek, çok açık söyleyeyim bazılarını anlayamıyorum. Diyelim yerleştirmeler. Yerleştirmeyle çok güzel anlatılır neyse anlatmak istediğin. Ben de ne bileyim Sazlı Sözlü’de penguenleri bir yerleştirme olarak sundum. Ve bu aslında gezinin bir göndermesiydi. Devam etsin dileğiydi. Ama tabii benim ifadem hep pozitif anlamda oluyor.

Ve naif…

Evet. O içimde, sesim bile öyle. New York’ta okurken bana Donald Duck olmayasınız falan derlerdi… Halbuki tiyatrolarda da oynadım ama neyse… Her insanın bir yaradılışı var. İyi anlatırsa yerleştirme meseleyi -ki bu sanatçıların meseleleri çok ciddi- hiçbir diyeceğim yok. Önemli olan, bir fikirle ortaya çıkıyorsun, ama o fikri nasıl ifade ediyorsun? Sanatçılar ön görüşlü olduklarına inandıkları için bu yaşadığımız ortamları kritik ederek bizi daha iyi bir platforma taşımaya çaba gösteriyorlar. Söylediğin şeyi sert söylemen lazım, o da benim mizacıma hiç uymuyor. Bazen de işçilikleri iyi olmuyor yapılanların. Fikirlerin çok iyi işlenmesi, ifade edilmesi lazım. Birazcık gazetecilik gibi geliyor bana güncel sanat. Estetiği boş veriyorlar genelde, fikre önem veriyorlar. Bu fikri ifade etmek için de -multi disiplin diyoruz- bütün tekniklerden yararlanıyorlar. Halil Altındere’nin çocuklar için hazırladığı Çocuklar için Türkiye Güncel Sanatı kitabı var. Orada diyor ki, “sanatın geleneksel teknikleriyle üretilen eserleri sanat dışı saymıyoruz. Onlar evet sanat, ama başka her şey de sanat olabilir.” Mesela bir kamyonu toplarla doldurmuş kapağında, o şimdi sanat olmuş. Şimdi ben o kadar, modern diyeyim, düşünemiyorum. Çünkü sanatçının bir bileği vardır. Nasıl yazarın kalemi vardır. İşte o bileğin de kuvveti biraz yaptığı işte gözükmelidir. Bence estetiği reddetmek sanatta olmaz. O zaman başka bir ad altında bütün bunlar birleşebilir. Bir kavram kargaşası olduğunu düşünüyorum ben.

Siz biraz daha belge niteliği olduğunu düşünüyorsunuz yani bu işlerin…

Ve negatif belge. Çoğunlukla öyle. Pozitifine şimdiye kadar daha rastlamadım. Bunun da bir pazar işi olduğunu düşünüyorum. Her şeyin altında para var. 70 yaşıma geldim ve bunu maalesef öğrendim. Bir ara 90’lara, belki 95’e kadar, benim dönemimden bir önceki sanatçılara büyük istek vardı. Nedim Günsürler, Bedri Rahmiler… Bütün galeriler onları satar, bütün evler onlarla dolar. Sonra o tükendi, öldüler. Bu sefer benim gibi, modern diyelim, figüratif modern, ona ilgi oldu. Sonra soyut oldu. Şimdi bu çağdaş veya güncel dedikleri -çağdaş yanlış bir defa, ben de çağdaşım, bu çağda yaşıyorum. Güncel demek, güncel konular üzerine ifade özgürlüğü sağlamak. Şimdi o geldi. Onu da anlamak güç. Çok entelektüel kaldı. Sanat herkes için değil mi?

Bu da çok tartışmalı bir konu biliyorsunuz… Sanat sanat için mi? Herkes için mi? Kim için?

Kim için? Bir de bu şimdiki sanatçıların ekrandaki ustalığı var. Elbette ki dijital işler sanata girecek, çünkü gün öyle. Gün neyse sanat onu yansıtıyor zaten. Ama benim tek karşı durduğum estetik unutulmamalı eğer adı sanatsa. Estetik içinde de bütün bunlar yapılabilir. Biraz üreteni zorlar belki ama öyle olmalı. Bir de tabii özgün olmalı işler.

Bu yazı ilk kez sanatatak.com‘da yayımlandı.

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Hayatta şikayet edilecek bir iş değil!

alin

Mesleğini severek yapan ve hep kendini geliştiren biriyle sohbet etmek kadar güzeli yok. Ama tabii böyle sohbetlerde saatler geçer söz bitmez. Gel bunları sayfalara sığdır desen sığmaz. Yine sığmadı, ama sığdırabildiklerimizi merakla okuyacağınızı düşünüyoruz. Evet, Alin Taşçıyan’la sinema eleştirmenliği, dünya sineması ve daha fazlası üzerine konuştuk…

Raife: Okuyucularımız için, geçmişten, sinema yazarlığına giriş hikayesinden başlayalım. Eleştirmen dediğimiz kişi bunun eğitimini almıyor. Ama o kişi kendi kendini eğiterek bu yola baş koyuyor. Senin için o süreci merak ediyorum.

Ben eleştirmen olayım diye değil kültür sanat alanında gazeteci olayım diye yola çıktım. Sinemayı ne kadar çok seviyorsam, takip ediyorsam diğer sanatları da öyle takip ediyordum. Zaten ‘80’li, ’90’lı yıllarda bunları takip etmek de çok kolaydı. İmkanlar o kadar kısıtlıydı ki ne varsa hemen tüketiyorduk. Çocukluğumuzdan beri gelen açlık aslında. Bizim ön ergenlik zamanımız darbe. Ondan sonra da hiçbir şey yok, her yer kapalı. Sinemada birkaç yıl sonra gösterime giren filmler. Videocular bizi kurtarmıştı. Bir de İstanbul Film Festivali. Biz müzikleri kaset doldurtarak öğreniyorduk. Filmleri de TRT’de Atilla Dorsay gibi isimlerin programlarıyla, 7. Sanat, Videotek gibi mekanlardan el yordamıyla bulduğumuz filmlerle… Bizim şansımız dil bilmekti. Dil bilince yabancı yayınları ağzımızın suyu akarak, “neler de oluyor bu dünyada” diye takip ediyorduk. Eleştirmenlik kısmı ise biraz tesadüf oldu. Atilla Dorsay’ın Yeni Yüzyıl açılınca Millllyet’ten oraya geçmesi üzerine, yerine “bizim sinema bilen çocuk geçsin, başkasıyla uğraşmayalım,” demesiyle oldu. (gülüyor)

Raife: Kendini geliştirme sürecin nasıldı? Eleştirmenler kulvarında o kuşakta önemli bir ivme vardı.

Her şey bir arada oldu aslında. Sinema da o dönem bir atılım yaptı. İşte Nuri Bilge Ceylan’ın, Zeki Demirkubuz’un, Yeşim Ustaoğlu’nun, Derviş Zaim’in ilk filmleri hepsi aynı dönemdi: ’94, ’95, ’96. Onlar öncü kuşaktı ve filmlerini yapmaya başladılar. Onların yaşıtı eleştirmen kuşağında da Uğur Vardan, Mehmet Açar, Murat Özer gibi isimler vardı. İnsanlardaki bir şeyler yaratma, kendini ifade etme arzusu o dönem ortaya çıktı. Türkiye çok içeri dönüktü, bunun kırılmaya başladığı zamanlardı. Yeni yayınevlerinin açılması, Eurimages’a katılma, onların katkısıyla Alkazar, Beyoğlu sinemalarının açılması, Onat Kutlar’ın İFA’yı kurması, arthouse filmlerin gelmeye başlaması, yeni dağıtımcı furyası… Bu endüstriyi de besleyen bir kalabalık oluşmaya başladı. Film eleştirmenliği de bunlardan bağımsız değil tabii. Bunun yanında ben de kendimi test etmek istedim. O yüzden işin uluslararası sahnesine çıkmak zorunda hissettim kendimi. Filmleri dünya prömiyerlerinde değerlendirip, bu işi yapabiliyor muyum’u görmek için. Çünkü, Türkiye’de biraz çeviri mantığıyla eleştirmenlik yapılabiliyor. 2. elden bilgilerle, o film üzerine çok fazla söz söylendikten sonra değerlendirilebiliyor. Kötü niyetle olmasa bile etki altında kalınabiliyor. Film eleştirmenliği sinemanın değil gazeteciliğin bir parçası. Sinemacılara bir şeyler öğretme havasıyla davrananlar olabilir ama bizim asıl işimiz izleyiciye kılavuzluk etmek.

Raife: İnanılmaz da bir üretim var. Sanat eleştirmeni bu kadar ürünün arasında yolunu nasıl bulabiliyor?

Ben kendimi piyasadan çektim diyeyim. Artık vizyon filmlerini izlemiyorum. Çünkü anlamı yok. Sinemaseverle geniş kitle izleyiciyi ayırmak isterim. Bir karar vermek zorundayız. Artık ben 4. Recep İvedik’i izleyemem. Hiçbir anlamı yok. Orada bir önyargı var artık: İlle de göreceğim, asla görmeyeceğim algısı. Her ne kadar sevsem de bir Hobbit daha da yazamam. Tarz, hikaye, karakterler değişik değil. Dönüp dönüp duruyoruz. Eleştirmenin alanından çıktı bunlar. Kuşağım olduğu için hala bir Yıldız Savaşları gelsin diye heyecanla bekliyorum ama… (gülüyor) İtiraf etmeliyim festivallerde gördüğümüz arthouse sinema da otomatiğe bağladı. Orada, aynı filmin devamı bir ülkeden diğerine geçmiş gibi duruyor. Bunun da nedeni aslında bu filmlerin ortak yapım olarak üretiliyor olması. Böylece bir filmin, projenin üzerinde 4-5 kişinin söz hakkı, müdahalesi oluyor. Sen belki çok daha heyecan verici bir projeyle ortaya çıkıyorsun ama terbiye ediliyorsun. Ehlileştiriliyorsun. Fikir olmaktan çıkıyor proje oluyor. Bu hikaye anlatımı da binlerce yıl önceki mitlerden beri aynı. Onu kıramıyoruz. Farklı bir üslup çıkamıyor. Auteur sinemasından bir şeyler bekliyorsun ama onu da ekonomik koşullar fazlaca ehlileştiriyor.

alin2Raife: Ben şu an başkanı olduğun FIPRESCI sürecine gelmek istiyorum. Uluslararası festivalleri hep takip ettiğini, jürilerine katıldığını biliyoruz. Bizim için gurur verici bir durum. Bu nasıl bir sistem, neler yapıyorsunuz?

Ortada bir uluslararası eleştirmeler grubu var. Biz ona “global köyümüz”, bir aşiretimiz var diyelim, bir festivalden bir festivale göç ediyoruz. İnsanlar birbirlerini çoğunlukla tanıyor. Federasyonu asıl temsil eden genel sekreter; Klaus Eder. Orası tamamen onun alanı. Birilerini gözüne kestiren, onunla çalışan falan o. Bu uluslararası bir federasyon olduğu için de sürekli ülkelerden insanların değişmesi gerekiyor. Üst üste aynı ülkeden kimse seçilmiyor, yönetim kurulunda aynı anda dört ülke birden temsil edilmeli gibi kuralları var. İnsanlar da birbirleriyle konuşuyor, paylaşıyor. Ama bu iş zaman ve sorumluluk isteyen, biraz diplomatik bir şey. Büyükler var ve işte o büyükler biliyor, tanıyor insanları. Nasıl diyelim, biraz kişisel bir süreç yani. Sen düşünür müsün, yapabilir misin falan diye soruyorlar. Bana da tam Milliyet’ten istifa ettiğim, “mutlu oldum” dediğim bir dönemde sordular. Biraz daha zamanım olabilecekti. Klaus Eder, “Ben İstanbul’a geliyorum, görüşelim,” dedi. “Olur,” dedim. Her zaman görüşürüz zaten, ama hiç öyle kişisel bir ilişkimiz olmamıştır. Geldiğinde bana başkan yardımcılığını teklif etti. Şöyle bir durdum tabii, yapabilir miyim diye. “Tabii ki yaparsın,” dedi. Sonra genel kurula gittik ve seçildim. Yardımcılık sürsi dolunca “Başkan ol,” dediler. “Daha sonra olurum,” dedim. Ama Klaus böyle çalışan, zaman ayıran birini bulunca bırakmak istemedi.

Raife: Sonuç almak istiyor…

Haklı, herkes de istiyor. Başkanlığı da becerdim galiba. Kötü bir iş çıkartmadım. Biraz çağdışı kaldığımız noktalar var tabii, 50 küsur ülkenin üyesi olduğu bir federasyon, 70 küsur jürisi var ve bu işlere ağırlık verildiği için başka şeyler aksıyor. Ama ben web sitemizin yenilenmesi gerektiğini düşünüyordum, Türkiye’den bir arkadaşımın şirketi, Mingus Design çok güzel bir site tasarladı bize. Yakında onun lansman’ını yapacağız. Bu sene 90. yılımız. Onun için de çok güzel bir program hazırlıyoruz. Bari Film Festivali’nde yapılacak. Bari bizim bütün genel kurullarımızı yaptığımız festival. Avrupa’nın dördüncü büyük tiyatrosu Teatro Petruzzelli’de uluslararası alanda çok önemli yönetmenlerin filmlerinin gösterilip, masterclass’larının yapılacağı bir programımız var. Sanıyorum FIPRESCI’de bir yenilenmeye önayak oldum, onun için mutluyum diyebilirim.

Utkan: Okuyuculara bir tüyo olması açısından, hangi ülkenin sinemasında bir hareketlilik var ya da ilginç bir şeyler geliyor hissiyatı var söyleyebilir misiniz?

Son yıllarda Şili sineması çok iyi gidiyor. Az az ama iyi geliyor Şili’den güzel filmler. Romanya ve Türkiye hız kesmedi. Yunanistan’da 3-4 yıl önce yeni bir ekip çıktı. Çok sert toplumsal eleştiri ve farklı bir tarz yaratarak geldiler. Onların filmleri de hız kesmedi. Tam da ekonomik krize denk gelen, yurt dışında yetişmiş, finansmanını dışarıdan sağlayan, biraz sert filmler yaptılar. Şili’deki filmler o kadar sert değil, ama alttan alta oradaki ırk gerilimini, darbe sonrasında çok da hesaplaşılmadan bastırılan meseleleri ortaya çıkaran ilginç filmler olmaya başladı. Ukrayna’da şimdi bu savaş falan olmasa iyi bir şeyler geliyordu. Mesela Sergei Loznitsa her zaman çok iyi bir yönetmen, ama belgesel olunca biraz spotların arkasında kalıyor, kırmızı halıya çıkamıyorsun. O biraz kırmızı halıya çıkmaya başladı uzun metrajlarıyla, birden Cannes’ın gediklisi oluverdi. Ukrayna’dan genç isimler çok uğraşıyor, biliyorum. Mesela The Tribe tamamen işaret diliyle, işitme engelliler arasında çekilen bayağı önemli bir film. Avrupa Film Akademisi FIPRESCI Keşif Ödülü’nü kazandı. Polonyalılar bana sorarsan her daim çok iyi gidiyorlar. Hiç şaşmıyor, çünkü onların sistemi de çok iyi. Bir Polonya filmini izlediğinde her daim karşında bir teknik yetkinlik görüyorsun. Hani bir güzel, mükemmel film var ya o. Beğenirsin beğenmezsin, ama işçiliği görmek çok güzel bir şey. Mesela Pawel Pawlikowski senelerce İngiltere’de yaşadı, orada film yaptı, gitti Fransa’da film yaptı. Ama en büyük çıkışı yeni filmi Ida’yla yakaladı. Ama dediğim gibi şu an kayda değer olan Şili, Yunanistan genç kuşağı ve bundan sonraki beklentim de Ukrayna’dan.

Utkan: Türkiye’yle ilgili genel anlamda ne diyebiliriz acaba?

Ya biz iyiyiz. Eklektiğiz ya oradan kazanıyoruz. Türkiye’de hikaye bitmiyor, artıyor. Bir şeyin üzerine şrak diye atlayıp film yapılmasından hoşlanan biri değilim ben, bekleyeceğiz, oturacak. Bizde bundan sonra bekleyip oturan olaylardan başyapıtlar çıkabilir. Dolayısıyla nasıl baktığına, nasıl anlattığına bağlı olarak bizden sürekli çok şaşırtıcı işler çıkıyor. Çok genç yönetmenlerden acayip iyi şeyler izliyoruz.

Utkan: Ben televizyon dizilerini de sormak istiyorum. Bir patlama yaşıyoruz, özellikle kalite anlamında. Son yıllarda birkaç başat diziyle beraber daha sinematografik işler çıktı. Bu konudaki görüşleriniz nedir? Sevdiğiniz şeyler var mı? Sinemaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz? Anlatım olarak daha uzun zamanda, daha geniş bir şekilde karakter analizi yapılabildiği için sinemaya göre avantajları da olduğu söylenebilir mi?

Bence Amerikan dizileri çok yaratıcı. BBC de eskiden beri çok temiz iş yapar, ama onların bir standardı vardır. Sapma yapan bir dizi varsa ben izlemedim. Ellerinin altında o kadar iyi oyuncular, o kadar iyi setler var ki…

Utkan: Tüm oyuncular İngiliz zaten.

Aynen öyle. Dizide oyunculuk çok önemli. Karakter odaklı çünkü. Olay ne kadar öne çıksa da diziyi takip ettiren şey hep karakter. Onun üzerine kuruluyor. Oyuncuların hepsi de çok iyi. Hikayeyi kısa sürede, çok ekonomik bir dille, çok iyi anlatıyorlar. Yazar kadroları olağanüstü. Mesela sinemada yaptığı işleri hiç beğenmediğin yapımcı televizyona olağanüstü işler yapıyor. Galiba mecranın kendisinden kaynaklanan bir şey var. Bu kadar iyi iş çıkartamazlarsa tutunamazlar. Çok büyük bir rekabet var. Sinemadan daha büyük. Sinemada biletini alıp kapıdan içeri girdikten sonra kaçacak yerin yok! Ama televizyonda her an zaplayabilirsin. Hani mini dizi gibi olup, başlayıp bitenleri, daha sinematografik olanları da bayağı film gibi çekiyorlar zaten. Şu şey sevimsiz ama; post-apokaliptik dünyadaki iyi beyaz Amerikalıların yeniden uygarlık kurmaları. Bu kadar fazla milliyetçilik beni aşıyor.

Utkan: Son bir şey daha sormalıyım. Kargart’ta Yüzleşme diye bir tema belirledik bu yıl. Bunun da nedeni 1915’in 100. Yılı olması. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Yüzleşecek aslında çok şeyimiz var. Ermeni meselesi bir tarafa daha 3 gün öncesiyle yüzleşemediğimiz için… Her şeyi gömdüğümüz, unuttuğumuz ve bastırdığımız için, yoksa yaşayamayacağız o belli bir şey… Çok önemli bir kavram seçmişsiniz. 1915 üzerinden baktığımda, gene bakıyorum esas sorun mücadele etmemiz gereken taraf değil kendimiziz. Bunun için bile bölündük, kavga ediyoruz, yan yana duramıyoruz. O ona itiraz ediyor öbürü diğerini beğenmiyor. Acaba gitgide bu kadar sekterleşen bir entelijensiyada ya da ortanın solu olan tarafta herhangi bir şeyle ya da herhangi biriyle yüzleşebilir miyiz? O bağlamda çok umutsuzum ben. Eskiden daha umutluydum, ama sürekli hayata aynı cepheden bakmamız gerektiğini düşündüğüm insanlar arasında hiçbir dayanışma -iletişim var ama gerçek bir dayanışma- gerçek bir insani temas kalmadı. O gün, daha Hrant’ın vurulduğu akşam Agos’un önünde toplanıp “hepimiz Ermeniyiz” diye bağıran insanların dışında, zannediyorum sonraki “aa, bu bir mesele, orada olmam gerekir” diyen cenaze kalabalığı dağıldı. Bu her açıdan da böyle oldu. Sadece Ermeni meselesinde değil Kürt meselesinde de böyle oldu. Yumurta gelip kapıya dayandığı anda çok ciddi çatlaklar meydana geldi, çok ciddi kamplaşmalar başladı. Ben hala hayretle bakıyorum hiç mi ders alınmamış tarihten diye, alınmamış! Aynı 70 eşiği ya da 80 eşiğine gelmiş dayanmış insanlar. Politik olarak son derece regresif buluyorum progresif olması gereken kampı. Kaba bir şekilde sağ sol demek istemem, ama sonuçta sağ sağdır. Bir beklentimiz yok. Bütün sorun bu tarafta. Bu taraf gitgide çöküyor, gitgide bireyselleşiyor, gitgide daha çok kavga ediyor, gitgide daha hırçın oluyor. Herhalde herkesin içinde biz bunu yapamayacağız umutsuzluğu var o yüzden. Bu sene vesile olursa, yazılarla, konuşmalarla, eylemlerle, “biz n’apıyoruz yan yana durmamız gerekirken”i sormayı becerebilirsek o zaman umudumuzu geri kazanabileceğiz. Ama son bir senede kamu kesimini özel kesimden daha ileri kafada falan görünce gerçekten üzülüyorum. Olmamız gereken yerde duramıyoruz biz.

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua Şubat 2015 sayısında yayımlanmıştır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, mutfakta

Kim Geliyor Pırasa Prensin Peşinden?

Çocuk edebiyatında yemek kültürü meselesinin peşine düşmek fikri epey eğlenceli ve merak uyandırıcı. Tabii çocuk ve yemek sözcükleri yanyana gelince yaşamsal pratikler geliyor hemen aklıma ve çocuk edebiyatında yemek kültürünün izlerini sürerken bu yaşamsal/gerçekçi pratikler meseleye daha derinlemesine bakma ihtiyacını doğuruyor. Çünkü; anneler için çocukların iştahlı olması, yemek seçmemesi en birincil meselelerden biri. Mızmızlanmadan, seçmeden, severek yiyen çocuk bulunmaz hint kumaşı gibi bir şey. Ama biliyoruz ki tüm çocuklar böyle değil, ayrıca en sorunsuzu bile dönem dönem daha ‘seçici’, muzur veya iştahsız olabiliyor.

pirinclapasiOğlum yemek yemeyi, yapmayı, farklı tadları keşfetmeyi seven bir çocuk olduğu halde zaman zaman ben de sıkıntı yaşadım. Farklı tadlara hem açık hem de “yemeyeceğim” dediği zaman ne yapsanız kararından vazgeçiremediğiniz bir çocuk olduğu için küçük hilelere başvurdum hep. Herkesin hilesi -yaratıcılığı ya da hayalgücü demeliyim aslında- kendine, benimki hep masallar oldu. Hiçbir yeşil sebzeyi –ıspanak, semizotu, ısırgan otu vs.- yemeyince sihirli bir orman çorbası yapmak durumunda kaldım mesela. Çorbanın içine koyduğum yeşil iksir bazen makarnalarımıza da sos oldu. Pirincin içine bir şeyler karıştırmayı seven biri olarak, sadece şehriyeli pilav yiyen oğlumu kırmızı, turuncu, sarı masal pilavları ile buluşturdum. Tabaklarımız masalın gerçeğe bürünmüş halleri oldu. Doğrusu mutfaktaki becerimden daha çok işime yaradı uydurduğum masallar…

Zaten sadece mutfakta değil, yaşamın her anında masallar ya da okuduğumuz kitaplar bana yardımcı oldu. Oğlumun kafasına takılan ve aşmakta zorlandığım bazı zor anlarda çocuk kitaplarındaki kahramanların meseleye yaklaşımlarına başvurdum açıkçası. O nedenle yemekle ilgili sorunu olan çocuklar için de bunun bir çözüm olabileceğini –kendi deneyimlerimden de yola çıkarak- düşünmüşümdür hep. Çünkü çocuk, özellikle de sevdiği, arkadaşı bellediği kahramanların davranış biçimlerini önemser, onu örnek alır ve filmlerdeki, kitaplardaki kahramanlar bu konularda hayat kurtarıcı olabilirler gerçekten. Temel Reis sayesinde kaç çocuk ıspanak yemeye başlamıştır bir düşünsenize?… Çocuklar için yemek tarifleri içeren kitaplardan çok daha hayati olduğunu düşünüyorum bu konunun. O nedenle elimdeki yemekle ilintili çocuk kitaplarını okurken böyle bir ihtiyacı karşılıyor mu sorusu aklımın bir köşesindeydi. Ancak sorunun yanıtını hemen vermeyeceğim. Çok azında yemeğin başrolde bazılarında ise fonda olduğu seçtiğim kitaplara değinirken yanıtı siz de bulacaksınız zaten.

Kitaplara başrolde yemek olanlarla başlayalım. Önce en küçükler… Feridun Oral’ın hem yazıp hem resimlediği “Pirinç Lapası ve Küçük Ejderha”, her gün aynı yemeği yemekten bıkan ve kendi yemeğini seçmek için ormanda yürüyüşe çıkan küçük ejderhanın türlü nedenlerle ulaşamadığı leziz keşiflerini anlatıyor. Bu tad arayışı bir yana, kitap aslında küçük bir dokunuşun her zaman yediğimiz bir yemeği bile nasıl tatlandırabileceğinin ipucunu veriyor.

devsalgamAleksei Tolstoy’un tekerleme tadındaki “Dev Şalgam”ı, Niamh Sharkey’in davetkâr resimleriyle çocukları hooop topraktan çıkmak istemeyen koca şalgamın peşine takıyor. Şalgam bizim pek de meraklısı olduğumuz, mutfağımızda sıkça kullandığımız bir sebze değil, ama kitaptaki şalgam çorbasının kokusunu hissetmemek de mümkün değil. Ben annelerin yerinde olsam hemen bu fırsatı değerlendirirdim.

Christine Nöstlinger’in Küçük Korsan serisinden “Küçük Korsan İşbaşında”sı yemek yapabilmenin önemine değiniyor. “Ratatouille/Ratatuy”un meşhur aşçısı “Herkes yemek yapabilir,” diyordu, ama bu gemideki herkes yemek yapamıyor. Babadan oğula geçen korsanlık mesleğini öğrenmek için babasıyla denizlere açılan, ancak gönlünde yatan meslek aşçılık olan Leo, geminin aşçısı denize düşünce bir fırsat yakalıyor. Tabii bunu babaya söylemek kolay değil. Neyse ki açlıktan ölmek kederden ölmekten daha iyi olabilir ve lezzetli bir yemeğin yerini hiçbir şey tutamaz!

Şimdi biraz büyütelim yaşları, çok değil ama. Çocukların çok sevdiği, aslında biz büyüklerin de hiçbir zaman hayır diyemediği abur cuburlarla devam edeceğiz bundan sonra. Çünkü her ne kadar konumuz ‘yemek’ olsa da, “Dev Şalgam” ve “Pirinç Lapası ve Küçük Ejderha” dışında elimizdeki kitaplar daha çok çikolata, dondurma, bisküvi, şekerleme gibi abur cuburlara odaklanmış. Bu vazgeçilmez çocuk lezzetlerine kim kayıtsız kalabilir ki? Alexander McCall Smith kendini alamayıp bir seri bile yazmış bu konuda. Dört kitaplık bir Abur Cubur Serisi; “Patlamış Mısır Korsanları”, “Halka Çörek Zinciri”, “Balonlu Sakız Ağacı” ve “Çubuk Makarna Düğümü”. Oğlumun bu seriye bayıldığını söylememe gerek var mı bilmiyorum. Bir anne olarak beni soruyorsanız, ben de çok sevdim bu kitapları. Çünkü her biri abur cuburlarla çocuklara dayanışmayı, arkadaşlığı, cesareti ve konumuz gereği bizim için daha önemlisi, üretim ve sağlıklı beslenmeyi anlatıyor çaktırmadan. Bir makarna tutkunu olarak serideki favorim “Çubuk Makarna Düğümü”. Çünkü bu kitap makarnanın dayanılmaz bir lezzet olduğunun altını kalın kalın çizmekle kalmıyor, ‘takıntılı’ derecede sağlıklı yiyeceklerle beslenmenin yaratacağı dengesizliğe de dikkatimizi çekiyor. “Ağız sulandıran yemeğin yalnızca kokusu bile çocuklara yetmişti, ama tadı, verdiği duygu, hele o uzun uzun biçimi… işte, bunu tanımlayabilecek yeterli uzunlukta bir sözcük yoktu,” diyor yazar çocukların makarnayı ilk yedikleri anı tanımlarken. Gerçekten domates ya da kıyma soslu nefis bir çubuk makarnaya hangi çocuk hayır diyebilir ki? Siz diyebilir misiniz? Yok, illaki sebze diyorsanız ıspanaklı sosu da deneyebilirsiniz pekâla…

CUBUK.MAKARNA.DUGUMUEvet, tatlı abur cuburlarla devam ediyoruz. Benim en bayıldığım Gianni Rodari’nin dondurmadan sarayı, çikolata yolu ve badem şekeri yağmuru mesela. Hepsi de Rodari’nin “Telefonda Masallar”ındaki ağız sulandıran, kısacık masalları. Aynı kitapta Apollonia’nın reçellerinin tadına bakıyor, yiyecek krallığının çöküşüne sahne oluyor, kız kardeşinin düğün yemeği için tavşan avlamaya çıkan talihsiz avcının başına gelenleri de gülümseyerek okuyoruz. “Sarayın çatısı kaymaktı, bacaların dumanı pamuk helvaydı. Geri kalan her şey dondurmaydı: Dondurmadan kapılar, dondurmadan duvarlar, dondurmadan mobilyalar. (…) Belediyeden bir bekçi, bir an bir pencerenin eridiğini fark etti. Camlar çilekli dondurmadandı ve pempe pervazlarda eriyorlardı. ‘Çabuk’ diye bağırdı bekçi, ‘Daha çabuk!’ Ve herkes bu şahaserin bir damlasını bile ziyan etmemek için daha hızlı yalamaya başladı.” Yatmadan önce bir çocuğa bundan daha leziz bir masal okunabilir mi? Bir çocuk için dondurmalı rüyalarla dalınan bir uykudan daha güzel ne olabilir?

Açıkçası Rodari’nin çikolatalı, dondurmalı dünyaları Roald Dahl’ın “Çarli’nin Çikolata Fabrikası”ndan daha çekici geliyor bana. Ne olsa Willy Wonka tuhaf bir adam ve o mis kokulu, dayanılmaz çikolata fabrikasında çocukların başlarına gelenleri okuyunca –evet biraz da hak ediyorlar bu arsız çocuklar başlarına gelenleri ama- çaktırmadan uzaklaşmak istiyorum ben o diyardan. Hoş sevgili Çarli’nin hatırına –her seferinde- sonuna kadar kalıyoruz o acayip fabrikada: “Aşağıda uzanan şirin bir vadi görünüyordu. Vadinin iki yanı yemyeşil çimenlikti ve ortasından kahverengi bir nehir akıyordu. (…) Nehrin kıyısında ağaçlar ve çalılar uzanıyordu –yerlere kadar yatmış söğüt ağaçları ve kızılağaçlar ve pembe, kırmızı ve mor renkli çiçekleriyle açelyaya benzer bitki kümeleri, çimenlerin arasında ise binlerce düğün çiçeği vardı. Bay Wonka dans ederek ve altın toplu bastonuyla büyük kahverengi nehri göstererek, ‘Nehrin her damlası en iyi kalitede eritilmiş sıcak çikolatadır. Tüm ülkedeki banyo küvetlerini dolduracak kadar çikolata var nehirde! Ve bütün yüzme havuzlarını! Fevkalade bir şey değil mi? Ya şu borularıma bakın! Çikolatayı emerler ve fabrikanın hangi odasında çikolataya gereksinim varsa oraya taşırlar. Saatte binlerce galon sevgili çocuklarım!”

Elimdeki yemekle ilintili çocuk kitapları bu kadar. Zaten engin bir deniz de değil bu alan, hepi topu bir çanta kitap işte ve anladığınız gibi sözünü ettiğim kitapların hiçbiri benim sorumun yanıtı olamıyor. Çocuklara baharatların büyüleyici dünyasını açacak ya da sebzelerin gizemli güçlerini fısıldayacak kitaplar değil hiçbiri. Hayalgücü zengin, okuması keyifli, leziz kitaplar. Ama benim hayalini kurduğum, büyükler için yazılmış hikâye tadında yemek kitapları gibi; efsanelerle, yaşanmışlıklarla bezeli, yemeği tariflerinden özgürleştirilip yaşamımızın bir parçası haline getiren ve bizi yeni tadlar keşfetmeye teşvik eden kitaplar galiba ya da kahramanı pırasa olan, yani pırasa yemeye özendiren kitaplar. Olamaz mı?

Bu yazı ilk kez Yemek ve Kültür Dergisi’nin Kış 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Engelliliği anlatmak…

Önce sakattı, sonra özürlü oldu, şimdi de engelli. Tanımlaması ne olursa olsun yaşamımızın içinde sağlıklı bir şekilde konumlandıramadığımız, yaşamın kendisi kadar doğal canlılar, insanlar. Varlar, yaşamımızdalar, ama yok saymayı, görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Onlarla temas kurmaya çekiniyoruz. Çünkü bunu nasıl yapacağımızı bilmiyoruz, korkuyoruz. Ben tanımsal değişimi bile sorunlu görüyorum. En dolaysız, doğru tanımın sakat olduğunu düşünüyorum. Peki neden sakat demek bu kadar zor? Onları incitmemek için mi acaba? Bence meseleyi inceltme ihtiyacımızdan bu değişim. İnceltip normalleştirmeye çalışma gayretinden. Ancak, normalleşme kabullenmekle başlar ve biz tanımlamayı kendimizce incelterek meseleyi kabullenmiş olmuyoruz ne yazık ki! Sakatlar bize ‘normal’ dediğinde inciniyor muyuz? Ben inciniyorum açıkçası. Çünkü normal çok görece bir tanım. Ama sakatın hiçbir görece yanı yok!

Bodoslama girdim konuya. Ama size tanıtmak için okuduğum kitap, geçenlerde okuduğum sakat biriyle yapılmış söyleşinin üstüne gelince süratle aklıma takılanları döktüm ortaya. Çünkü aslında yapmamız gerekenin bu olduğunu düşünüyorum. Bu konuda daha fazla konuşmak, tartışmak, yazmak…

dogum-gunu-armagani-kapakOysa ülkemizde bu konu üzerine -hadi çocuklar için diye sınırlayayım- yazılmış kitaplar bile bir elin parmaklarını geçmiyor. O nedenle Erol Büyükmeriç’in yazdığı, Serap Deliorman’ın resimlediği kitabı çok önemli buluyorum. Okumaya yeni başlayan çocuklar için kaleme alınmış “Doğum Günü Armağanı” adlı kitap, gözleri görmeyen Arda’nın annesiyle birlikte doğum gününe hazırlandığı kısa bir zaman dilimini ele alıyor. Anne oğluna aldığı hediyeyi onun erişemeyeceği bir yere kaldırarak pastayı almak için evden çıkıyor. Arda kedisi Sarman ile birlikte annesini beklerken kendini kitap okuyarak oyalamaya çalışıyor, ancak aklı hediyesinde olduğu için kendi çapında minik bir maceraya atılmaya karar veriyor.

Erol Büyükmeriç sıradan bir anne oğul ilişkisi kurgulamış hikâyesinde. Arda’nın kör olmasının onu bizden çok da farklı yapmadığını, bunun olağan bir durum olduğunu anlatmaya çalışmış. Yazarın bu olağanlaştırma gayretinden dolayı hiçbir şekilde Arda’nın kör olduğu belirtilmemiş. Körlerin dokunma ve ses duyularının gelişkinliğine vurgu yaparak Arda’nın durumunu aktarmaya çalışmış. En büyük ipucu Arda’nın Barille alfabesi (Körler alfabesi) ile yazılmış kitaplar okuması. Ancak kitabın hedef kitlesi düşünülecek olursa, biraz ‘soyut’ kalmış bu yaklaşım. Serap Deliorman kör bir insanın bakışlarını gayet iyi resmetmiş, ancak yine hedef kitlenin Arda’nın herhangi bir çocuktan farkını anlaması çok güç. Tüm bu olağanlaştıma çabası meselenin üstünü örtmüş ve anlaşılması zor bir hale getirmiş neredeyse.

Bu kaygılarla kitabı 9 yaşındaki oğluma okuttum. İlk önce Arda’nın okuduğu kitaplar bir soru işareti yarattı, ancak kitabın sonunda Arda’nın “Anneciğim ben görürüm!” sözüne dek tam da anlayamadı meseleyi. “Çocuk kör mü?” diye sordu yüzünde “niye bunu en baştan söylemiyor ki” ifadesiyle…

“Doğum Günü Armağanı” belli ki üzerinde epey düşünülerek, emek verilerek yazılmış, resmedilmiş iyi niyetli bir kitap. Yazar da çizer de en başta anlatmaya çalıştığım gibi, bu meselenin yaşamımızın doğal bir parçası olması gerekliliğinden, “ağaç yaşken eğilir” diyerek yola çıkmışlar. Ama o ağacın sakat ağaçlarla karşılaşma olasılığı bu kadar düşükken, o sakat ağaçların davranışlarına, yaşamlarına bu kadar uzakken, sezgileri ne kadar güçlü olursa olsun bu anlatım ‘soyut’ kalmış. Yine de bu yolda oldukça değerli bir çaba…

Bu yazı ilk kez İyi Kitap‘ın Şubat 2014 sayısında yayımlanmıştır.

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Bizi güzelliğiyle tavlayan sevgili ağacımıza…

10 yıldır Kalamış’ta oturuyorum. Kalamış deyince, deniz, sandal sefaları, bir tatlı huzur falan geliyor nostaljik olarak akla, şimdilerde ise Marina. Ama ben on yıldır yüzümde gülümseme ağaç manzaralı evimden söz ediyorum. Biz o ağacın güzelliğine, evin ışığına tav olduk da ‘tamam’ dedik çünkü Kalamışlı olmaya. Mayıs ayıydı ve sere serpe yaydığı tüm dallarını tazecik yaprakları ve pembe-beyaz kozalağı andıran çiçekleriyle doldurmuş, güzelliğiyle göz alıyordu ağacımız. Bizim ağacımız değildi o zaman, ama olacaktı, bunu biliyordu(k). Eve yerleşmeden önce her şeyi, ama her şeyi yenilemek zorunda kaldık. En önce de her yanı sıkı sıkı kapatılmış balkonumuzu açtık ki, ağacımıza bakarak kahvaltı edelim, keyif yapalım. Dışı eski içi yeni sımsıcak evimizde her bahar ağacımızın nasıl serpildiğini seyrettik. Her sonbahar yapraklarının nasıl bakır kızılından altın sarısına döndüğünü, tüm yaprakları döküldüğünde kış ışığında kıvrımlı siyahımsı dallarının arasından bizi nasıl denize kavuşturduğunu hayranlıkla izledik. Her yıl büyüyordu koca ağacımız, her yıl binaları iyice arkasına arkasına saklıyor, sadece onu izleyelim istiyordu. Hiç şikayetçi değildik bu huyundan.

OLYMPUS DIGITAL CAMERABir ara evi satmayı konuştuk ekonomik darlıktan. Sahibinden’e ‘ağaç manzaralı ev’ diye yazmış, ağacın fotoğrafını da koymuştum. Birkaç arkadaşım, “kızım, kim bakar ağaç manzarasına, romantik olma,” demişti bana. “Onlara ama bizi bu ağaç tavlamıştı,” diyemedim. Söyledikleri gibi yapıp bilgileri değiştirene dek evin satışından vazgeçtik. Kim bilir ağaç yerine evin daha fazla fotoğrafını koysam, satılmıştı belki de ev! (Şimdi yazarken fark ediyorum, demek ki o da bizden ayrılmak istememiş! Romantiğim evet.)

Ama ayırdılar bizi güzel ağacımızdan. Kentsel dönüşüm denen illet Kadıköy’ümüze bulaştığından beri pek çok mahallede olduğu gibi biz de yıkım üstüne yıkım yaşıyoruz. Her yanımız inşaatlarla çevrildi. Karşımızdaki apartmanın yıkılacağını öğrendiğimizde ilk iş ağaca ne olacağını sormak oldu. Sevgili ağacımız yanında kardeşi at kestaneleri ve apartmanın geniş bahçesindeki zeytin, ladin, fıstık çamı ağaçlarıyla bir arada yaşıyordu. Bize de ağaçlara, özellikle de at kestanesine ve apartmanın giriş duvarının dibindeki ladinlere dokunmayacaklarını söylediler. İnandık. Hoş inanmasak ne yapacaktık ki? Özel mülk içerisindeki ağaçlar, bitkiler mülk sahiplerinin malı sayılıyor. Diktikleri gibi sökmek, kesmek, zamanlı zamansız canları istediği gibi budamak da onların inisiyatifinde. Hakkını yemeyeyim, apartman sakinleri şu zamana kadar hiç dokunmadılar ağaçlara. Ama işte terk ederken evlerini ağaçlarını da terkettiler ve ben bunu asla kabullenemiyorum. 20 küsur yıllık çürük binalarını yenilemek haklarıydı elbet, ama 50’lerinde ulu bir at kestanesi ağacını ve onun daha genç arkadaşlarını katletmeye hiç hakları yoktu!

OLYMPUS DIGITAL CAMERABen kendim gibi iyi niyetli olduklarına inandım o apartmanda oturanların ve onlara kuş cıvıltısı, rüzgar, serinlik ve dinginlik veren ağaçlarından vazgeçmediklerine inandım. Ne safmışım! Belediyeye şikayet edemezdim belki, inşaat firmasını arasam “Sanane,” diyip yüzüme kapatırlardı telefonu belki, ama mahallemde benim gibi ağacı önemseyen insanlarımla onu yaşatmak için direnebilirdim. Şu an üzüntüden döktüğüm göz yaşlarım zaferin göz yaşları olurdu belki.

Ama biliyor musunuz, sevgili biricik ağacımın yasını sonsuza kadar içimde saklanıp hayıflanmak yerine, “Ama ben o ağacın arkasına saklanıyor, kestanelerinden kardan adamıma göz yapıyordum,” diyerek göz yaşı döken oğlumun, yaşamının bir parçası haline gelmiş bir ağacını daha yitirmesine izin vermeyeceğim. En biricik ağaç arkadaşımızı kaybettik, ama diğerlerini yaşatmak için elimden ne geliyorsa yapacağım.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA