Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Asi ruhlara öyküler

Bir çocuğun asi olması hoşunuza gider mi? Büyük çoğunluğun yanıtının “hayır” olduğunu duyar gibiyim. Ama bu sizin elinizde olan bir şey değil ki! İnsan doğasında olan bir şey asi olmak. Çocuk içindeki isyankâr ruhu ilk kez 2 yaşında ortaya çıkardığında anne baba hafiften şaşırsa da cidddiye almaz çocuğunu. 6-7 yaşlarına geldiğinde bir kez daha açığa çıkar o isyankâr ruh. Anne baba ne yapacağını şaşırır. Tam da okul çağı; yani kurallara/sisteme uyum zamanıdır. Nereden çıkmıştır bu asi haller, öyle değil mi? Dört koldan önlemler alınır ve yatıştırılır çocuk. Gerçekte uykuya yatar o asi ruh sadece. Ergenlik zamanı öyle bir uyanır ki uykusundan, artık kimse tutamaz o isyankârı. Peki nedir çocuğun/gencin isyan ettiği? Hepimiz biliyoruz aslında, çünkü yaşadık. Evet, özetle düzene isyan eder çocuk. Özellikle de onların dünyasının tamamını kaplayan eğitim sisteminin dayattığı düzene. Sadece ve sadece çalışılması gereken dersler ve başarılı olunması gereken sınavlar silsilesi ile örülmüş yaşamları bunaltır çünkü onları. Bu baskı yetmiyormuş gibi uzatılamayan saçlar, giyilemeyen rengârenk ayakkabılar, giysiler, koşulamayan, top oynanamayan okul bahçeleri, üzerinde yürünemeyen çimenler, yaratıcılıktan, eğlenceden uzak müfredat, arkadaşlar arasındaki sosyal adaletsizlik ve her türlü eşitsizlik. Sanki biz öğrenciyken bunlara isyan etmemişiz gibi dayattıkça dayatırız bunaltıcı kuralları çocuklarımıza. Daha çocukken ruhumuza ters düşen bu baskıcı düzen, büyüdükçe ağlarını daha sık örerken sanki bizi asiliğe yöneltmezmiş gibi bastırmaya çalışırız çocuklarımızın sesini.

Çocuklarımıza güçlü olmayı, hakkını savunmayı, başkalarına saygıyı, hoşgörüyü, adil bir düzeni öğretmeye çalışırken, her türlü adaletsizliğe karşı sesimizi yükseltmekte çekimser kalarak çelişiyoruz kendimizle. Hepimiz sorguluyoruz dünyadaki dengeleri, eğitim sistemini, sindiremiyoruz içimize ama bir taraftan da çocuklarımıza sisteme uyum sağlamaları gerektiğini söylüyoruz. Sorun çıkartmamalarını istiyoruz. Oysa onlar bizim gösteremediğimiz cesareti gösteriyorlar çoğu kez. Bazen sessiz bazen cayır cayır isyan ediyorlar. Bu isyan karşısında üç maymunu oynamak yerine yanında yer almak gerekiyor çocukların/gençlerin. Onlardan feyz alıp gerektiğinde çatışmak gerekiyor. Bir orta yol bulunacaksa terazinin kefesi hep sistemden yana yatmamalı. Bu ancak açık fikirlerle, yüreklerle olur, ama bu yolu bulmak için de çaba harcanmalı. Kendi başımıza bunu nasıl yapacağımızı bilemediğimiz zaman uzmanlara başvurduğumuz gibi kitaplara, sanata, edebiyata başvurmak da iyi bir çözüm. Sanat da tıpkı çocuklar gibi doğası gereği asi çünkü. Özgür ruhlu ve açık fikirli.

Çocuk edebiyatı konusunda hem akademik çalışmaları hem de kitapları olan Julia L. Mickenberg ve Philip Nel’in derlediği “Asi Çocuklara Öyküler – Radikal Çocuk Edebiyatından Seçme Parçalar” adlı kitap da bir başvuru kitabı. Özgür ruhlu ve açık fikirli. 20. yüzyılın başından 1980’lere uzanan bir zaman diliminde, farklı yazarların kaleme aldığı ve farklı ilüstratörlerin resimlediği gerçek yaşam öykülerini ve edebi hikâyeleri içeren bulunmaz bir ilham kaynağı.

New York Üniversitesi Yayınları’nca 2008 yılında yayımlanan ve 2010’da ikinci baskısını yapan kitap, Mickenberg ve Nel’in seçilen metinleri günümüze yakınlaştıran açıklayıcı ön yazılarıyla basılmış. Ancak Türkçe çevirisinde hem tüm seçkiye hem de bu açıklayıcı yazılara yer verilmemiş. Bu nedenle Türkçesi bazı soru işaretleri barındırıyor. Örneğin, her ne kadar asi çocuklara dense de her yaş okuyucuya hitap ettiğini düşündüğüm kitaptaki metinlerin bir kısmı ‘eski’ kokuyor açıkçası. Biz eskiyi bildiğimiz için tamamlayabiliyor, anlayabiliyoruz belki, ama tüketim çağına doğmuş çocukların/gençlerin bu bağı kurabilmesi biraz güç. Bu da gençlerin ilgisini azaltabilecek bir unsur. 1910’larda, 1930’larda, 40’larda yazılmış sosyalist metinleri, işçi sınıfının mücadelesini, fakir-zengin arasındaki derin uçurumu yaşadığımız zamanın koşullarıyla şimdiye evriltmek kolay değil ne de olsa! Orijinal dilinde editörlerin bu bağı kurmakta üstlendiği rolü Türkçede ebeveynlerin kurması gerekiyor bu durumda. Ya da çok kararlı ve meraklı genç okuyucular olmak ve biraz kitap, internet araştırması yapmak gerekiyor.

Öte yandan, bu yanıyla sorunlu görünse de varolan düzeni sorgulatması, okuyucuyu düşünmeye teşvik etmesi ve içinde harekete geçme isteği uyandırabilmesi açısından kesinlikle önemli bir kitap “Asi Çocuklara Öyküler”. Kimi hikâyeler kavramsal ve anlaşılması zor kimisi masalsı, duyarlı ve düşündürücü. Bu yanıyla birbirini bütünleyen, destekleyen, kışkırtıcı ve ufuk açıcı bir seçki. Kapitalizmin dayatmalarından ekolojik sorunlara, cinsel ayrımcılıktan ırkçılığa, kısacası insan haklarına, eşitsizliğe, adaletsizliğe karşı duyarlı ve güçlü insanların isyankâr seslerini haykırıyor. Elbetteki politik bir duruşu var kitabın. Yüzyıl başından günümüze dünya düzeninin, egemen güçlerin çok da değişmediğini gözler önüne seriyor. Küreselleşmenin gerçekleriyle uyumsuzluk gösteriyor. İnsana ve doğaya değer veriyor. “Neden? diye sorun ve sormaktan hiç vazgeçmeyin” diyor.

“Kirlenmeye ve kirletenlere karşı,
insan hayatını hiçe sayan
büyük şirketlere karşı
savaşma isteğini içinizde duyuyorsanız,
siz de bir kahramansınız demektir,” diyerek yüreklendiriyor.

Anlayacağınız sadece Türkiye için değil, dünya için de radikal ve aykırı bir kitap. Daha önce de belirttiğim gibi herkes için bulunmaz bir ilham kaynağı. Hiçbir şey için hiçbir zaman geç olmadığını anımsatıyor. Bu nedenle de her yaş grubundan okuyucunun ilgisini hak ediyor.

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=5&yil=2012&bolum=14

Reklamlar
Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Savaşı konuşmanın anlamsızlığı

İnsanlar birbirlerine soruyorlar; “III. Dünya Savaşı çıkacak mı?” Bana bu soru çok anlamsız geliyor, her seferinde “Dünyanın her yerinde savaş var zaten. Adı III. Dünya Savaşı olmak zorunda mı?” diye soruyorum. Evet, biz yaşadığımız kentte savaşı birebir yaşamıyoruz. Çocuklarımız savaş ortamında büyümüyor. Ama bu dünyanın hemen her bölgesinde savaş olduğu ve ne yazıkki olmaya devam edeceği gerçeğini değiştirmiyor. Üçüncü Dünya Savaşı’nın çıkıp çıkmayacağını sormak dünyada olan biten yıkıma gözlerimizi kapatmak gibi bence. Savaşı hissetmemek, olmadığı ve yarın birebir içinde olmayacağımız anlamına gelmiyor çünkü. O nedenle ülkelerinde, kentlerinde savaş olsun olmasın dünyanın her yerinde savaş karşıtları ve onların seslerini kısmaya çalışanlar; yani savaş çığırtkanları var. Barış içinde yaşamak dünyaya yasak sanki. Ama nasıl savaşlar her yerdeyse barış isteyenler, barışı getirmek için uğraşanlar da her yerde -neyseki…

David Almond da barış yanlısı güçlü bir kalem. Yaşam ve ölümü farklı açılardan düşünmemizi sağlayan kitaplarıyla çocuk edebiyatında kendine özel bir yer edinen İngiliz yazar, Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan “Alevler Arasında” adlı kitabında savaşın insanların yaşamını nasıl etkilediğini çarpıcı bir şekilde dillendiriyor. 2003 yılında kaleme aldığı ve kendisine bolca ödül getiren roman, 1962 yılında ABD ve Sovyetler Birliği arasındaki soğuk savaş yıllarında Kuzey İngiltere’nin küçük bir kasabasında geçiyor. Bu iki ülkenin nükleer silahlarını birbirlerine doğrultarak tüm dünyayı tehtid ettikleri zamanlarda, II. Dünya Savaşı’nın etkisini hâlâ taşıyan bir kuşağı da işin içine katarak, onların yoksul kasabasında bu durumun halkı nasıl etkilediğini o yılları yaşamış biri olarak samimiyetle yazıyor David Almond. Hikâye bundan 40 yıl önce geçse de, gücü elinde tutan ülkelerin politikalarında bir değişiklik olmadığından savaş tehtidi hâlâ geçerli. Dolayısıyla bu küçük kasaba halkının yaşadığı tedirginliği iliklerimize kadar hissettirmeyi gayet iyi başarıyor yazar.

Olaylara anne ve babasıyla birlikte yaşayan Bobby Burns’ün gözüyle bakıyoruz “Alevler Arasında”da. Bir Pazar günü annesiyle birlikte kasabanın yakınındaki büyük kentteki pazaryerine gidiyor Bobby. Orada izlediği/karşılaştığı yanaklarına şiş sokup ateş yutan McNulty adındaki adamdan çok etkileniyor. Tesadüfen babasının savaş yıllarında karşılaştığı biri çıkıyor McNulty. Balıkçılık ve deniz madenciliğiyle geçinen insanların yaşadığı kendi halindeki bu yoksul kasabada günler hep aynı. En yakın arkadaşları Joseph ve Ailsa, Ailsa’nın ailesi, tersanedeki gemiler, fener, sahil ve çocuklar için her seferinde başka bir savaş ortamına dönüşen çamlık ile çevreli mutlu bir yaşam. Ama değişimlere gebe. McNulty’nin varlığı değişimin ilk habercisi gibi aslında. Bobby’nin sadece Pazar yerinde bir kez karşılaştığı biri değil çünkü bu ateş yutucu, kasabaya kadar uzanıyor varlığı. Kültürel olarak kasabalılardan çok farklı Daniel ve onun ailesinin kentten kasabaya taşınması, Bobby’nin babasının ne olduğu bilinmeyen bir hastalığının ortaya çıkması ve Bobby’nin Daniel’ın da gideceğini öğrendiği yeni okul diğer değişimler. Değişim heyecan kadar belirsizlik hissini de beraberinde getirir. Bir uyum süreci vardır değişimlere ve her zaman kolay değildir. Bobby için de kolay olmuyor; hele de soğuk savaşın gölgesinde…

David Almond küçücük bir kasabada, 12 yaşındaki bir çocuğun yaşamındaki -aslında büyük- bu değişimleri sakin sakin anlatırken derinden bir gerilim hissetiriyor okuyucusuna. Savaşın gölgesinde okuyorsunuz sanki siz de kitabı. Bobby’nin yaşadığı kasabanın sahilindesiniz siz de. Gri bir yer burası. Bobby gibi kasvetli biraz. Bobby öyle bir çocuk, her zaman net değil. Kafası karışık. Akışa bırakıyor bazı şeyleri. Oysa Ailsa öyle değil. Bobby’nin kazandığı okulu o da kazanmış, ama gitmek istemiyor. Bobby Joseph gibi de değil. Daniel gibi ise hiç değil. Yine de güç birliği yapıyor onunla, okuldaki haksız zulme karşılık. Sıkı bir aktivist olabiliyor yani isterse, ya da inançlı biri. Mucizelere inanan, umut dolu biri. Ve Bobby’nin yaşadığı tüm bu değişimleri, duygusal çalkantıları, belirsizliği Bobby gibi yaşıyorsunuz okurken. Öyle kavrayıveriyor hikâyesiyle sizi yazar. Harika bir duygu bir hikâyeye böylesi dalabilmek, kendini orada hissedebilmek.

“Alevler Arasında” için genel olarak, savaşın insanlar üzerinde bıraktığı olumsuz etkiler, yeniden savaş çıkarsa kaygıları nedeniyle geleceğin belirsizliği, güvensizliği üzerine odaklanmış bir hikâye denebilir. Öte yandan kırsal bir kesimdeki kendi halindeki insanların gündelik yaşamından kısacık bir zaman dilimini aktarıyor bize, onların yaşamı üzerinden hepimizin yaşamına dokunuyor. Bu öyle bir dokunuş ki, sosyal dayanışmanın önemini, haksızlığa ve zulme sessiz kalınamayacağını, savaşın bir aptallık olduğunu ve her ne olursa olsun canlıların yaşamının her şeyden değerli olduğu üzerine düşündürüyor okuyucusunu. İnancı ‘yaşam’ın kutsallığında çözümlüyor. Bir laboratuvar ortamında, ölü bir kurbağanın cansız bedeninde yaşamın tılsımının izlerini sürdüğü an ise bence kitabın doruk noktası: “Kurbağa nesini yitirmiş?” diye soruyor öğretmen. Çocuklardan “yaşamını” yanıtı geliyor. “Nesi eksik? Yiten nedir? Yaşam nedir?” diye soruyor öğretmen çocuklara tekrar ve çocukların bunun üzerine düşünmelerini istiyor. David Almond da aslında tüm kitap boyunca bu soruyu soruyor bize. Yaşamın önemini, değerini, onu önemli yapan detayları düşünmemizi istiyor. Yaşam akıp giderken sorgulamadıklarımızı sorgulamamızı, aklımızı ve sağduyumuzu hep diri tutmamızı istiyor. Çünkü o zaman değil savaşı yaşamak ondan söz etmek bile anlamsızlaşıyor zaten.

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&kayitID=0&ay=10&yil=2011&bolum=14&sayfaNo=1