Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Bağlantı ya koparsa!

İnterneti ağırlıklı olarak iş ortamında kullanan, sosyal medyayla hâlâ mesafeli ilişki kuran biri olarak bir haftalık internet kesintisinin iletişimimi ciddi şekilde aksattığını söyleyebilirim. Kesintinin okumayı taze bitirdiğim “Bağlantı” adlı romanın hemen ardından olmasından mıdır nedir, kısacık bir kesintinin bile yaşamımı etkileyebilmesi epey düşündürdü beni. Hatta ürpertti. Tehlike çanları mıydı çalan, yoksa bağımlı yaşamlarımız gerçeğiyle keskin bir yüzleşme miydi? Galiba ikisi de!

“Tanrı’m! Bağlantı olmadan ben neyim?” diye sormadım kendime “Bağlantı”nın kahramanları gibi. Henüz öyle bir dünyada yaşamıyorum (neyse ki!) Oksijensiz, güneşsiz, bulutsuz, yeşilsiz, denizsiz, doğal hiçbir şeyin olmadığı, havayı bile oksijen üreten fabrikaların sağladığı bir dünyada yani. İnsanlar güneşlerini/ışıklarını açıp kapadıkları büyük fanusların içinde yaşıyorlar bu dünyada ve tahmin edebileceğiniz gibi, böylesi bir dünyada teknoloji de kopmuş gitmiş. Gezegenler arası seyahatler, uçan arabalar var elbette, ama robotlar yok bu dünyada, robotlaşmış insanlar var. Doğdukları andan itibaren içlerine yerleştirilen bilgisayarlar ve bu bilgisayarlar sayesinde beyinleri büyük şirketler tarafından yönlendirilen tek tip insanlar var. Tamamen bu şirketlerin güdümüne girmiş, hiçbir şey düşünmeyen, sadece ve sadece tüketen insanlar. İçlerindeki bu bilgisayarlar sayesinde birbirlerine ve tabii ki şirkete bağlılar. Bağlantıları sürekli açık ve sürekli reklamlarla kuşatılıyor, alışveriş etmeye teşvik ediliyorlar. Trendler çok hızlı değişiyor ve herkes hemen uyuyor modaya. Tüm insanlar bir anda aynı saçlara, aynı kıyafetlere bürünüyor. Dünyada neler oluyor, başka diyarlarda insanlar ne yiyip içiyor umurlarında değil. Hepsi mutlu mesut ve çılgınlar gibi tüketiyor, tüketiyorlar. Kimler tarafından, nasıl yönetildiklerini, yönlendirildiklerini önemsemiyorlar. Diledikleri an, istedikleri uzaklıktan sohbet açabiliyorlar birbirlerine ya da kesebiliyorlar, ama şirketle bağlantıları kesilmiyor hiç.

İşte böyle bir dünyada üç kız, üç erkek altı arkadaş aya seyahat ediyorlar tatilde. Kahramanımız yalnız hissediyor biraz kendini ve yeni bir aşk arıyor. Gerçekten de karşısına yeni bir kız çıkıyor ayda. Sıradışı, akıllı, çekici ve biraz gizemli, tuhaf bir kız; Violet. Ancak tanıştıkları akşam, bir diskoda eğlenirken korsan saldırıya uğruyorlar, yani hack’leniyorlar. Bağlantıları kısa bir süre kesiliyor. Hemen karantinaya alınıyor, sorguya çekiliyor ve bağlantılarının yeniden eskisi gibi kesintisiz hale gelmesi sağlanıyor. Korsan yakalanıyor ve her şey geride kalıyor, normale dönüyor. Violet içinse her şey hızla anormalleşiyor. Diğerlerinden farklı biri çünkü o. Bağlantıyı reddeden, muhalif bir anne-babanın kızı. Bu nedenle bağlantısı doğar doğmaz değil, yedi yaşındayken takılmış ve bu korsan saldırı sonrasında bağlantısında geri dönülmez sorunlar çıkıyor. Bir yandan yeni erkek arkadaşıyla mutluluğu ve ‘normal’ insanların yaşamını keşfederken bir yandan sağlık sorunlarıyla başetmeye çalışıyor Violet. Distopik bir dünyanın karanlığında, yaşamı boyunca sisteme direnmiş bir kız ile yaşamı sistem olmuş bir erkeğin, bu iki genç insanın birbirlerini, sevgiyi ve sonunda yaşamlarının anlamını keşfedişinin öyküsü “Bağlantı”.

Bundan on yıl önce, özellikle genç/yetişkinlere yönelik yazdığı kitaplarla başarıyı yakalamış Amerikalı yazar M. T. Anderson tarafından kaleme alınmış. Yani sanal medya ve i ile başlayan tüm o teknoloji ile kuşatılmadan önce. Sanki bundan on yıl sonra romandaki gibi olacak kadar gerçek anlattıkları. Şimdi elimizde taşıdığımız bağlantılarımız, belki on yıl sonra değil, ama on yıllar sonra içimizde olabilir gerçekten de. Dünyayı bu hızla tüketmeye devam edersek soluduğumuz hava, içtiğimiz su da kalmayacak zaten ve bu teknoloji hepsinin yapaylarını üretecek elbette bize. Teknolojinin varacağı çılgın noktayı hayal etmeye çalışırken, dünyanın tükenişine de ciddi göndermeler yapıyor yazar “Bağlantı”da. Violet’in muhalif duruşu gelinen noktanın artılarını ve eksilerini bir arada görmemizi, gidişatı sorgulamamızı öneriyor bize: “Galiba annemle ilgili ilk anım, alışveriş merkezinde beni omuzunda taşırkenki hali. Kulağıma sürekli komik şeyler fısıldardı, ikimizin arasındaki espriler olurdu bunlar. Özellikle de plastiklerle dalga geçerdi. “İnsanlar petrol giyiniyorlar,” derdi. “Tüm elbiseleri petrol. Petrolden başka bir şeyleri yok.” Sonra ben de onun kulağına fısıldar, “Dinozor giyiyorlar. Üzerlerinden ölü dinozorlar damlıyor,” derdim. O da fısıldayarak, “Trilobitler,” derdi. Ben de fısıldayarak, “Ölü bitkiler,” derdim. “Modanın zirve noktası,” diye fısıldardı.”

Bilimkurgu gibi görünse de ‘gerçeküstü’ değil sanki anlattıkları yazarın. Kurguladığı dünya ‘yarın’ gibi. Tükenmiş bir dünyanın tükendiğinin farkında bile olmayan insanları. Yapaylıktan sağlıksızlaşan, vücutlarındaki yaraları ‘moda’ haline getirebilen teknolojiye ve sisteme bağımlı, umarsız bir insanlık. Bugün yenidoğanların yüzde yetmişinin alerjik doğduğu, ciltlerinde egzamalarla dünyaya alışmaya çalıştıkları düşünülecek olursa, yaralarla bezeli olmayı normal, hatta ‘güzel’ sayan bir gelecek düşlemek zor değil gerçekten. M. T. Anderson kendi geleceğini, biraz da endişeyle hayal ederken gelmiş zaten bu noktaya. Biz düşünmeye cesaret edemiyoruz bu boyutunu, iyimser kalmak iyi geliyor bünyemize, ama iyimser olamayacak kadar hızlı değişiyor dünya. Ve değişim bazı artıları olduğu kadar bozulmayı, kirlenmeyi, düşünmeden tüketmeyi de beraberinde getiriyor.

Bütün bu gelecek dünyayı kurgularken seçtiği dile de ayrıca değinmek istiyorum yazarın. İtiraf ediyorum beni epey zorladı bu genç jargon başlangıçta. Ancak alıştım sonra yünitlere, arızaya geçmeye, Titus’lara. Aya seyahat etmek kadar doğal ve eğlenceli gelmeye başladı bu dil okudukça. Yazarın zaman zaman çift anlamlar yüklediği, bu oyuncaklı dilini Türkçeye çevirmedeki başarısından ötürü Ali Ünal’a da teşekkür etmek gerekir. Sonunda “inanmoyomya, bütün bunlar gerçekten olabilir. Bağlantı’ya direnmeyi öğrenmeliyiz,” derken buldum kendimi.

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=2&yil=2012&bolum=14

Reklamlar
Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Uzak bir gelecek mi gerçekten?

Korkuyorum. Eskiden severdim bilim kurguları. Ulaşılmaz, müthiş bir hayal ürünüydü bilim kurgular benim için. Şimdiyse hepsi çok yakın, çok olabilirmiş gibi geliyor ve korkuyorum.

EVRENDEKI.SON_.KAYIT_Küresel ısınma gerçeğini alenen yaşamaya başlamışken, savaşlar, afetler bu kadar artmışken, yanı başımızdayken, masumiyetten, güzel, güvenli, huzurlu günlerden söz etmek çok büyük bir kandırmaca gibi geliyor bana. Büyüdük artık, yaşlanma sürecine girdik belki de ama ya çocuklarımız… Onları büyütürken dünyanın güzelliklerinden söz ediyoruz. Oysa dünyanın iyiye gitmeyen halinin hesabını nasıl verebileceğimizi hiç ama hiç bilmiyorum. Koskocaman yalanlar söylüyormuşuz gibi geliyor çocuklarımıza. Sonra biraz büyüdüklerinde, gerçeklerin bu kadar masalsı, güzel olmadığını anlamaya başladıklarında, “sorumluları biziz” demek yeterli olacak mı? Neden onlara bilim kurgu romanlarındaki, filmlerindeki gibi çorak, vahşi, sıkıntılı, güvensiz bir dünya bırakmak zorundayız? Neden bilim kurgular eskisi gibi heyecan verici hayal ürünleri değil sadece? Ne zaman ayacağız çocuklarımıza karşı, kendimize, dünyamıza karşı sorumluluklarımızı en ivedi şekilde yerine getirmek için fazla vaktimiz kalmadığına?

Mad Max gibi yaşamak istemiyorum ben. Bir gıdım su için insanların birbirini kırıp geçirdiği, pislik, hastalık içinde, yeşilsiz, mavisiz, havasız bir dünya istemiyorum.

Rodman Philbrick Evrendeki Son Kayıt’ta böyle bir dünya kurgulamış ama. Okurken, hiç de uzak şeylermiş gibi gelmiyor. Hatta çok mümkün, o kadar yakınmış parçalanmış, dağılmış bir dünya gibi geliyor.

Klişe bir hikayeden yola çıkmış aslında Rodman Philbrick. Çok çok büyük bir sarsıntı (deprem) oluyor ve dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olamıyor. Çünkü bütün uygarlık çöküyor. Hastalıklar, yoksunluklar, açlık, insanlar arasında kavgalar, çekişmeler başlıyor. Sonra genetik bilimciler kusursuz insanı yaratmaya uğraşıyorlar ve bunu başarınca da kendilerini sıradan insanlardan soyutlayıp sadece ‘gelişiklerin’ yaşayabildikleri, şimdiki mavi-yeşil dünyamızın aynısı Eden’de yaşamaya başlıyorlar. Sıradanlara ise dünyadan geriye kalan çöplük, Yerleş’te yaşamaya çalışmak düşüyor.

Kitabın kahramanı Spaz da Yerleş’te yaşamaya çalışanlardan. Beyinlerini sanal eğlence aracı ‘burgu’ ile harcayan kitlenin arasında, ama sara hastalığı olduğu için burgusuz, yani onlardan olamadan yaşıyor. Bölgenin racon kesenleri Zımbacıların lideri kolluyor onu, karşılığında da bazı işleri halletmesini istiyor. Zaten hiçbir şeyi olmayan insanları soymak da bu işlerden biri. Soygunlardan birinde ‘dişidökük’ Yhazan çıkıyor karşısına. Tuhaf, bilge bir yaşlı adam. Kafayı bir kitap yazmakla, geçmişten kalanları kayda almakla bozmuş bu adam bir şekilde Spaz’ın yaşamına giriyor. Bir de onu ararken karşısına çıkan konuşmayı bilmeyen Küçük Surat. Spaz, yanından ayrılmak zorunda bırakıldığı kız kardeşi Bean’in çok hasta olduğunu öğrenince onun yanına gitmeye karar veriyor ve üçünün yolları bu zorlu yolculukta birleşiyor. Sonra aralarına gelişik kız Lanaya da katılıyor ve macera iyiden iyiye çetrefilleşiyor.

Yazarın büyüklere yönelik yazdığı başarılı dedektiflik ve bilimkurgu kitaplarından sonra gençler için kaleme aldığı ilk kitabı Freak The Mighty o kadar tutulmuş ki, The Mighty (bizde İyilik Meleği olarak vizyona girmişti) adıyla, Sharon Stone’un başrolünde yer aldığı filmi bile çekilmiş. Evrendeki Son Kayıt 2000’de kaleme aldığı bol ödüllü bir gençlik romanı. Kitapta çok hoş ve zekice üretilmiş yeni tanımlamalar ve sözcüklerle yaratıcı ve eğlenceli bir dil yakalamış yazar. Hikayenin çıkış noktası her ne kadar klişe olsa da bu farklı, ilginç dil ile ve akılcı, gerçekçi olay örgüsüyle çok güçlü bir etki bırakıyor okuyanda. Belleğinizde müthiş bir görsel imgelem yarattığını da söylemeden edemeyeceğim. Kitabı okurken, hep bir film izliyormuş hissiyatındaydım aynı zamanda ve gerçekten de iyi kotarılırsa ses getirecek bir film çıkar bu kitaptan.

Ancak yazıya başlarken sözünü ettiğim tuhaf ruh halini de yaşıyordum bir yandan. Hem elimden bırakamıyor, ne olacağını merak ediyor hem de o dünyanın içinde olma hissiyatı beni çok yoruyordu. Romanın bıraktığı bu güçlü etki, şu an yaşadığımız dünya ile bu bilim kurgu dünyası arasındaki farkların gitgide kapandığı duygusunu yaratıyordu bende. Arayı açmanın elimizde olduğunu çaktırmadan kafamıza vurması umut olduğunu gösterse de hala ödüm patlıyor…