Dave Brubeck’i düşünürken canlanan anılar…

Dave Brubeck 92 yıldır seyahat ettiği caz treniyle bu kez bilmediğimiz bir diyara gitti. Dostları bir gün sonraki doğum gününe hazırlanırken beklenmedik bir şekilde sonsuz yolculuğuna çıktı Brubeck. Öldüğü haberini okuyunca yıllar önce İstanbul’da verdiği konser öncesindeki sımsıcak basın toplantısı geldi aklıma; gülümsedim. Konserden çok bu toplantı kalmış niyeyse aklımda. Eski yazılarımı karıştırdım hemen hatırlamak için.  80. yaşı için çıktığı turne kapsamında yolunu düşürmüş İstanbul’a. 12 yıl önce yine doğum günü vesilesiyle… Geçmiş zaman olur ki diyebilirsiniz, ama ben yine de bu yazıyı buradan sizlerle paylaşmak istedim. Çünkü tıpkı ölene dek piyanosunun başından ayrılmayan Dave Brubeck gibi eskimemiş geldi bu yazı bana. Konseri birkaç gün önce de dinlemiş olsam aynı tat kalırdı geriye muhtemelen. Ama önce http://www.davebrubeck.com/live/ ‘u tıklayın. Fonda yaklaşan yeni yıla uygun şekilde “Jingle Bells” dolsun odaya ustanın yorumuyla. Sonra hala ilginizi çekiyorsa geçmiş bir doğum gününe, anılara göz atın yazımla…

Dave-Brubeckİstanbul Cuma akşamı bir caz efsanesini konuk etti. 80. yaşı nedeniyle Avrupa turnesine çıkan ve çok sevdiği Türkiye’yi de es geçmeyen Dave Brubeck’i…

Conrad Otel’in küçük bir salonunda genç ve çoğu da kadın olan gazeteci grubu heyecanla az sonra karşılarına çıkacak cazın efsanevi adı Dave Brubeck’i bekliyor. Derken yüzünde bir gülümsemeyle hepimizi selamlayarak giriyor içeriye Dave Brubeck. Küçük bir suskunluktan sonra sorular başlıyor. O da anlatmaya… Turnenin keyifli ve yorucu taraflarından başlıyor. Berlin’de Londra Senfoni Orkestrası ile çaldığını, oğullarının da konserde kendisine eşlik ettiğini, bunun onun için çok iyi bir hediye olduğunu söylüyor. Sonra nereden geldik bilinmez, 1958’de Ankara ve İzmir’de verdiği konserleri hatırlıyor/hatırlatıyor ve Cüneyt Sermet’i soruyor: “Cüneyt ne yapıyor? Onu çok görmek isterim.”  Heyecanı ve özlemi yüzünden belli. Organizasyondan biri kendisine ulaşmaya çalışacaklarını söylüyor. Biz de günümüz cazını nasıl bulduğunu öğrenmeye çalışıyoruz. Eskilere dönüyor önce. Louis Armstrong’u her zaman çok sevdiğini söylüyor. Jelly Roll Morton’u, Coltrane’i, Gillespie’yi, Duke Ellington’ı nasıl büyük bir heyecanla takip ettiğini anlatıyor. Aslında çok başarılı genç isimler olduğunu ama çok tanınmadıklarını, bu genç yetenekleri dinlemekten keyif aldığını söylüyor. Enerjisini neye borçlu olduğunu merak etmemek mümkün değil. Yanıtı ise herkese çok yorucu gelen yolculuklarda, turnelerde, her sabah farklı bir yerde uyanmakta, değişik yerlere uçmakta, çalmakta gizli. Ve sanırım cazın verdiği sonsuz özgürlük hissinde. Çünkü Brubeck, cazın gerçekten özgürlük olduğunu düşünüyor ve bunu ısrarla vurgulayıp, cazın insanları birleştirdiğini söylüyor.

Yaşadığımız sıradan bir basın toplantısı değildi, en azından benim için. Dave Brubeck, zaman zaman karşı sorularla tam bir söyleşi ortamı yarattı çünkü. Ve özellikle de gözleri ışıldayarak anlattığı cazın altın çağına dair anıları sabaha kadar anlatsa dinlerdim. Düşünsenize karşınızda her şeyi yaşamış, görmüş gerçek bir efsane var ve birkaç saat sonra da sahnede karşımıza çıkacak ve belki de bize “Blue Rondo a la Turk”u ve “Take Five”ı çalacak…

Çaldı da. Konserin sonuna saklamıştı bu iki klasiği. Hiç sesimiz çıkmadan inanılmaz bir keyifle dinledik onu. Harika bir şeydi. Sahnede üç beyaz saçlı adam (davulda Randy Jones, alto saksofon ve flütte Bobby Militello ve tabii piyanoda Dave Brubeck) ve çaldığı ana kadar ‘genç’liğiyle dikkat çeken basda Alec Dankworth, salonu dolduran çoğu orta yaşlı dinleyiciye gerçekten unutamayacakları bir akşam armağan etti. Eskilerle başlayan konser en yeni parçalarla devam etti. En yenileri küçük hikayeleriyle sundu bize Brubeck. 58 yıldır evli olduğu eşi için yazdığı “All My Love”ı, her yıl New Port Caz Festivali’nde limana yanaşmış Queen Elisabeth II gemisinde çalışlarını ve geçen yıl 100 cazcıyı ağarlayan aynı gemiyle, sürekli çalarak Atlantik’i geçişlerinin anısına yazdığı “Crossing”i ilk kez dinledik böylece. Küçük bir aradan sonra da yine eskilere döndük. Ve “Blue Rondo”… Ve “Take Five”… Ve organizasyonun efsaneye sürprizi; küçük bir pasta… Hep bir ağızdan söylenen “Happy Birth Day To You…” Herkesin yüzünde gülümseme, efsaneye hoşçakal dedik…

Kaldığımız yerden…

oguz1Uzun zamandır merakla takip ettiğim bir müzisyen Oğuz Büyükberber. Araya 7 yıl Amsterdam girdi, ama bağlantıyı koparmadık ve her seferinde hayranlıkla yaptığı yeni işleri yazma/duyurma heyacanına kapıldım. Konuşmalarımız da hep ‘nerede kalmıştık’ şeklinde devam etti. Anlatır Oğuz, çok da güzel anlatır. Keyiftir onunla konuşmak. Bir anda bir sürü ‘yeni’den söz eder. Boşlukları doldurur devam ederiz böylece. Yıllar geçtikçe, bir kısmı ham kayıtları da içeren raflarımdaki albümler de çoğalır bu arada: Velvele, Canlı, Clarinets, Koan, arada konuk olduğu albümleri geçiyorum, şimdi Spinifix ve Ara. Ayşe Tütüncü ile yaptığı kayıtlar yok bir tek bende. (Sahi niye yok? Ayıp bana!) Neyse biz kaldığımız yerden devam ediyoruz, siz bu kadarı yetmez derseniz –ki yetmeyecektir- oguzbuyukberber.net’e bakın…

Raife Polat: Sondan başlayalım: Akbank Caz Festivali, Tobias Klein ile duo…
Oğuz Büyükberber:
Kısa adı Büyükberber Klein Elektro Akustik Duo gibi bir şey olan bir proje bu. Aslında proje demeyi de çok sevmiyorum. Son zamanlarda çok kullanılan prodüktör projeleri; işte bilmemne bilmemne meat. bilmemne feat. bilmemne bilmemne ensemble 4/3 gibi proje isimleri çok fazla olmaya başladı. Onun için yalın, eski tek kelimelik grup isimleri gibi; mesela Queen, ne bileyim Police -Queen’le Police de birlikte ilgniç oldu gerçi de… Yani böyle bir isim güzel olur diye düşünülse de, benim içinde bulunduğum müzisyenler grubunun projelerinde nedense projenin ismiyle de müzik hakkında bir enformasyon verme eğilimi oluyor. Bu klasik batı müziğiyle de bağlantılı bir şey. İşte yaylılar beşlisi, nefesliler altılısı yerine, atıyorum ‘beyaz’ dersen bir şey ifade etmemiş oluyorsun insana. Her neyse, o nedenle ismi öyle olan bir proje bu da. Kabaca 3-3,5 yıldır devam ediyor.

RP: Çok da yeni değil yani…
OB:
Evet. Türkiye’de ilk defa görücüye çıkıyor, ya da duyucuya çıkıyor diyorum ben. Amsterdam’da yaşayan bir müzisyen arkadaşım Tobias Klein. Tobias Klein’i ilgili dinleyiciler Gevende ile olan çalışmasından hatırlayabilirler. Bu sene içinde Babylon’da ortak bir projeleri oldu. Gevende featuring gibi oldu Tobias… Kendisi aslında Alman bir müzisyen, ama 90’ların başından beri Amsterdam’da yaşıyor. Ben de orada tanıştım. En önemli ortak noktamız Amsterdam’daki Konservatuvarda aynı bas klarinet hocasıyla ama ayrı dönemlerde çalışmış olmamız. Orada yaşadığım yıllarda birçok ortak projede yer aldık Tobias’la. Bu duo dışında ikimizin birlikte yürüttüğü başka projeler de oldu. Aynı enstrümanı çaldığımız ve üç aşağı beş yukarı benzer eğilimlerde olduğumuz için birbirimizin yedeği olma durumları da söz konusu oldu zaman zaman. Dediğim gibi 3,5 senedir de gide gele bu duo proje üzerinde çalışıyoruz. Projenin aslı, bas klarinetin canlı elekroniklerle gerçek zamanlı olarak işlenerek etkileşimli bir performans biçimi oluşturmak. Benim son yıllarda çok yoğunlaştığım ve epey performe ettiğim bir formasyon bu; elekro akustik solo resital kabaca. Bunu hem solo hem de işte burda olduğu gibi başka müzisyenlerle de yapabiliyorsun. Bu duo’nun çıkışı da ikimizin bu yönünü birleştirmek zaten. Elektronik düzenek de çok daha esnek ve modüler bir yapı. Dolayısıyla her müzisyen kendisi için en iyi gidebilecek düzeneği biraz deneme yanılma biraz araştıma sonucu oluşturuyor. Hatta benim Amsterdam’da konservatuvardaki master bitirme tezimin konusu da buydu. Bas klarinet özelinde bile değil, akustik bir solo icracının hazır, var olan elektronik düzenekler, bilgisayar kombinasyonlarını seçerek, biraz bu aletlerin pazarlanırken kastedildiği amaçlar dışında yapabilecekleri, belki biraz ekstrem özelliklerini bulup, ilginç bileşenler yakalayabilmek nasıl olur üzerine bir tezdi.

Performanslar sırasında, bir play back, daha önce kaydedilmiş bazı sesleri kullanmak söz konusu değil. Tamamen o anda, canlı olarak oluşturuluyor her şey. Zaten ilgimizi çeken de bu. Emprovizasyona çok yer veren bir proje olmakla birlikte Tobias’la üzerinde çalıştığımız; yapılandırılmış doğaçlama/‘structered improvisetion’. Cazda var olduğu gibi tema varyasyon ilişkisi değil, çok net tanımlanmış yapılara sadık kalınarak yapılmış doğaçlamalar. Biz parçalar çalışıyoruz; hadi bakalım o an bize ne getirecek gibi bir durum yok tamamıyla…

RP: Türkiye’de Akbank Caz dışında duyucuya çıkması söz konusu mu bu çalışmanın?
OB:
Amacımız bu. Hem benim oraya gitmem hem Tobias’ın buraya gelmesi. Yazdan önce Kuzey Avrupa’da bir konserler dizisi planlıyoruz. Uygun zinciri oluşturabilirsek her şey olası.

RP: Klasik soru şimdi de; bir albüme varacak mı sonunda bu çalışmalar?
OB:
Benim A.K. Müzik etiketiyle yakın zamanda piyasaya çıkacak bir albümüm var. İsmini de ilk kez sana açıklıyor olacağım…

RP: Aman efendim…
OB:
Ara isimli bir albüm. Ara sözcüğünün Türkçe’de olan değişik anlamlarını kastediyorum. Albüm özünde solo özelinde duo bir albüm.

RP: Hımm… Nasıl oluyor o?
OB:
Şöyle oluyor. Albümde bulunan parçaların çok büyük bölümü solo, üç tanesi de duo. Bunlardan iki tanesi Tobias’la Amsterdam’da yaptığımız kayıtlar. Diğeri de Robert van Heumen adlı Hollandalı bir müzisyen arkadaşımla yine Hollanda’da yaptığım bir kayıt. Robert’la 2005 İstanbul Bienali’nde ctrl_alt delete çalışması bünyesinde yer alarak, Türkiye’ye de taşımıştık bu çalışmayı. Şimdi bu albümde yeniden yer alacak. Tamamen elektro akustik bir albüm Ara.

(Bu parantezi açmadan edemedim; çünkü Ara sözcüğü ile ilgili tanımlama Oğuz’un daha önce Velvele albümündeki bazı parçaların adlarına yüklediği çok anlamları çağrıştırdı bana. Kendi kendime eğlendim birden. Dinlerken bu anlamlar arasında gidip gelmek çok oyunlu bir iş çünkü.)

RP: Peki, şimdi biraz geriye dönelim. Sende projeler bitmez. Amsterdam-İstanbul hattında kimbilir neler olmuştur?
OB:
İstanbul’a döneli neredeyse bir yıl oldu. Koan’dan sonra solo resitallerle birlikte yazmaya da ağırlık vermeye başladım. Hollanda’daki çevrede bir şekilde ilgi de çekti ki, birkaç sipariş de aldım. Bunlar aynı zamanda Hollanda Kültür Bakanlığı destekli siparişler. Bu şekilde gerçekleştirdiğim iki önemli çalışmadan söz etmek istiyorum. Bir tanesi Spinifex adlı çağdaş bir caz big band’i için yazdığım eser. Koan’la aynı plak şirketinden; Karnatic Lab’den çıktı albümleri. Türkiye’de bulmak çok kolay değil. Ben getiriyorum ve Lale Plak’a bırakacağım. Çok yeni çıktı zaten. Albümde ben çalmıyorum. Sadece orkestra için yazdığım eser var burada.

Diğer çalışmayı Medcezir projesi için yaptım. Ölçek olarak çok daha büyük bir proje. Türk Halk Müziği, Osmanlı müziği, Türk bestecilerinin günümüzde yaptığı çağdaş bestelerin bir yelpazesi olarak görmek mümkün bu projeyi. Selim Doğru adlı Hollanda’da yaşayan müzisyen arkadaşımızın sanat yönetmenliğini yaptığı bir iş. Proje, Amsterdam’da oluşturulmuş çok uluslu bir oda orkestrası; AXYZ Ensemble ve bu ensemble’a konuk solistlerin katılımı ile gerçekleşti. AXYZ Ensemble, klasik formasyonda bir oda orkestrası olmakla birlikte, oldukça sıradışı bir enstrümasyonu var. Yaylılar, klasik perküsyon seti ve piyano var, ama bunlarla birlikte kontrbas klarinet, kontrbas flüt gibi çağdaş enstrümanlar ve blok flüt, viyola de gamba, klavsen gibi Avrupa erken dönem enstrümanları da yer alıyor. Hedeflenen kendi özgün repertuarlarını arzu ettikleri müzisyenlere siparişler vererek oluşturmak. Şanslı müzisyenlerden biri de ben oldum. Selim’in kendi seçip bu ensemble için aranje ettiği geleneksel Türk eserlerinin yanı sıra Selim Doğru, Çağlayan Yıldız, çağdaş kadın bestecimiz Gökçe Altay ve benim eserlerimiz var repertuarda. Erkan Oğur, Fahrettin Yarkın, Murat Tokaç, Avrupa’da yaşayan müzisyenler Kemal Dinç ve Alper Kekeç de icracı olarak dahil oldu. Ben de hem besteci hem icracıyım.

Med Cezir gerçekten bir proje. Besteciler bu proje için eserler yazdı. Orkestra bu eserleri prova etti. Ondan sonra bütün besteciler ve solistler Amsterdam’da buluştu. Bir hafta boyunca her gün, günde 12-13 saat gibi yoğun bir prova dönemi geçirdikten sonra Hollanda ve Belçika’da konserler dizisi yapıldı. Konserlerde iş piştikten sonra da kayıtlara geçildi. Bu kadar insanı bir araya getirip, sonra da bu bir gruptur, yıllara yayılacak bir çalışmadır demek gerçekçi değil. Ama bütün bu insanları bir araya getirmeyi başarınca da mümkün olduğu kadar verimli ve kalıcı bir çalışma elde etmeye çalışılıyor. Albüm miksaj aşamasında. Double CD’den oluşacak ve sanıyorum 2009 yılı içinde çıkmış olur. O da Karnatic Lab’den çıkacak. Yine biz getiriz buraya; Lale Plak’a. Hollanda’da çok ilgi gördü proje. Umarım burada da ilgi görür.

Bu yazı Karga Mecmua’nın Kasım 2008 sayısında yayımlanmıştı.