Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Bir dev, rock yıldızı olursa…

DEVIN.SARKISI-1

 

Reklamlar
Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Güneşten sarı baldan tatlı bir iz

Simla Sunay bir mimar, aynı zamanda çocuk kitapları yazıyor. Daha da güzeli her iki uğraşı üzerinden de çocuklarla bir arada, onlarla alış veriş içerisinde olmaya çaba harcıyor. Geçenlerde, yine böylesi bir çabayı kaleme almış. Çocuklara kent bilinci kazandırmak amacıyla yürüttüğü Nasıl Bina?=Nasıl Biri? adlı bir projeden söz etmiş bir yazısında. Çocuklardan çeşitli bina resimlerini incelemelerini, sonra bu binaları çizerek bir canlıya dönüştürmelerini ve nasıl biri yarattıklarını yazmalarını istediği bu atölye, kent dokusunun çocukları nasıl etkilediğine fazlasıyla kafa yoran biri olarak beni çok etkiledi. Çocuklar üzerinden gözlemlemeye çalışarak az çok kafamda kurduğum bu etkinin somut bir yansımasıydı çünkü atölye. Açıkçası bir kez daha kentte yaşama, kenti planlama, kenti dönüştürme meselelerinde çocuğu yok saydığımızı hissettirdi aynı zamanda. Adam yerine koymadığımız çocuklarımızın bize verdiği mesajlar o kadar etkileyici ki oysa! Nasıl Bina?=Nasıl Biri? ve buna benzer atölyelerin çıktılarını kesinlikle kenti tasarlayanlara, kent yaşamı üzerine ahkam kesenlere referans olarak göndermek gerekiyor!

guneskapakİşte bu atölyenin sonuçlarını okumanın verdiği heyecanla epeydir kütüphanemde okunmayı bekleyen Simla Sunay’ın Güneşten Sarı Baldan Tatlı adlı kitabını da bitirdim bir çırpıda. Yeni bir kitap değil aslında bu, Hayykitap’tan 2006 yılında çıkmış. Ben de geçen yıl almıştım ama bir şekilde okuyamamıştım.

İnce-uzun olduğumdan zaman zaman bana da, zürafa dendiği için sempati duyarım zürafalara. Simla Sunay da nedendir bilmem bir zürafanın dilinden yazmış kitabını. Ne kadar uzun boylu olduğundan yakınan bir zürafa, sarılar giyinmiş sevimli bir kız; Naz ile karşılaşıyor bir gün. Bir adı bile olmayan zürafa, kendisine Uzunbal adını koyan Naz’la bir yolculuğa çıkıyor. Beyaz bir yolun izini sürmeye başlıyor… Sakarköy, komşusuz ev, kullan-at kasabası, yıldızcı, gamze toplayıcısı derken beyaz yola ulaşıyor ikili. Bu uzun bir yol, ama Uzunbal mutlu; çünkü hayatında ilk kez bir dostu oluyor ve insanların dünyasını keşfediyor…

Böylesi bir özetle Güneşten Sarı Baldan Tatlı’nın bir dostluk hikayesi olduğu sonucunu çıkarabilirsiniz, doğru da. Ancak tek derdi bu değil, Türkiye’deki çocuk yazınında pek de rastlamadığımız katmanlı bir yapısı var öykünün. Çünkü çocuk kitaplarının bir meselesi olması gerektiğine inanıyor Simla Sunay. Buradaki öyküde mimar kimliği de ağır basmış ve biraz da fantastik kent dokularıyla örmüş hikayesini. İkilimiz, bütün bu tuhaf isimli yerleşim yerlerinde tuhaf insanlarla ve olaylarla karşılaşıyor ve bu hikayeleri biriktiriyorlar. Her bir yerleşim yeri kendi içinde bir öykü ve hepsinin de söyleyecek çok önemli sözleri var. Uzunbal’ın karşılaştığı insanlar sürekli kafasını karıştırıyor. Naz da şaşırıyor ama biraz daha doğal karşılıyor olanları; çünkü kendisinde de bir sır saklı.

Güneşten Sarı Bladan tatlı, masalsı gibi görünse de, azıcık kafa yorduğunuzda yaşadığımız gerçek dünyanın dejenere olmaya başlamış halini seriyor gözler önüne. İlk okuduğunuzda bazı mesajları kaçırabilirsiniz, o nedenle birkaç kere okunması gerekenlerden kitap. Biraz da Küçük Prens etkisi yarattı bende. Öykünün kurgusu; Naz’ın gizemli hali ve bir hedefi olması, Uzunbal’ın onu anlamaya çalışması ve tıpkı Küçük Prens’in gezegenleri gezmesi gibi tuhaf kentleri gezmemiz yarattı bu etkiyi. Pek çok insan gibi benim için de çok özeldir Küçük Prens. O nedenle biraz da garip geldi bu etkiyi hissetmek. Hani biriciktir ya Küçük Prens, o nedenle pek de hoşlanmadım bunu hissetmekten. Yine de sevdim Uzunbal ile Naz’ın yolculuğunu. O nedenle onlara bırakıyorum son sözü ve Simla Sunay’ın çocuklarla buluşmalarını çoğaltmasını diliyorum:

– Teknoloji nedir? diye sordum Naz’a.

– Bizsiz bizi yaratan şeydir, dedi.

– Nasıl yani?

– Makineler insanların elleri olur. Bilgisayarlar beyinleri. Robotlarsa gövdeleri. İşte teknoloji budur.

– Peki insanlar sıkılmazlar mı o zaman?

– Yooo. Onlar da oturup televizyon seyreder.

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Gianni Rodari’den masallar

Çok seyahat eden bir baba, her gece yatmadan önce kızına masal anlatmak için söz verirse ne olur? Masalları telefonda anlatır. Telefonda anlatılan masallar nasıl olur peki? Kısa.

Evet, kısa kısa 70 masal var Gianni Rodari’nin Telefonda Masallar kitabında. Sadece eğlencelik olan da var, ciddi kafa yormanız gerekeni de. Kesin olan; bir çoğunun gerçekten çok güzel olduğu. Üstelik dönüp dönüp okuyacağınız, istediğiniz zaman, istediğiniz yerinden başlayacağınız hikayeler bunlar. Bazı kahramanlar, farklı masallarda yeniden çıkabiliyor karşınıza şaşırmayın: Büyük seyyah, meşhur kaşif Giovannino Perdigiorno gibi. Perdigiorno’nun gezdiği kentlerin çok şaşırtıcı olduğunu da eklemeliyim hemen. Aslına bakarsanız Rodari’nin tüm kahramanları, tüm masalları için ‘şaşırtıcı’ denebilir rahatlıkla. Neden mi?

Sınırsız bir hayal gücü var bir kere. Yok, yok. Öyle böyle değil. Bütün çocuklarla rahatlıkla yarışabilir hayal kurmak, uyduruk hikayeler anlatmak konusunda. Sonra çok komik. Hayvanları çok seviyor. Galiba iyi de anlıyor onları. Dünyayı da çok seviyor ama uzayı, başka gezegenleri de merak ediyor. Bir de Gagarin’i çok seviyor galiba. Hani şu 1961 yılında uzaya çıkan ve dünyanın çevresini turlayan ilk insan olan Rus kozmonotu.

Dondurmadan saraylar, tepesiz ülkeler, kaçan burunlar, uyduruk numaralar, eski atasözleri, ölmesi gereken krallar, hiçbir yere çıkmayan yollar, kristal Giacomo, yaşlı Ada teyze, her zaman düşen Alice Cascherina, masalları şaşıran dede, hepsi ama hepsi çok etkileyici/komik/şaşırtıcı.

rodariBir yetişkin olarak, okurken sürekli başka alt metinler okuyorum ben Rodari’nin masallarında. Hüznü sonuna kadar hissediyorum mesela kuşları tarlalardan uzak tutmak için korkuluk olmak zorunda kalan Gonario’nun hikayesinde. Oysa bu durum hayli ilginç geliyor oğluma. O da eğlenmiyor ama kesinlikle sıradışı olan o müthiş yaratıcılık merakını uyandırıyor. “Üzücü değil mi” diye sorduğumda, rahatlıkla “hayır” diyebiliyor o nedenle.

Çanlardan yapılan bombalar patlamayı bir yana bırakıp müzikal sesler çıkarınca savaşmaktan vazgeçip dans etmeye başlayan askerlerin hikayesi bana da oğluma da çok eğlenceli geliyor. Ama ben ‘savaş değil barış’ mesajını bu kadar incelikli, oyunlu verebildiği için şaşarken oğlum bombaların seslerinde eğlenmeyi sürdürüyor.

Telefonda Masallar’ı tekrar tekrar okudukça Rodari’ye olan ilgim de artıyor. Telefonda Masallar’ın yanına Alis Masallarda ekleniyor. Araştırıyorum ve kitaplarıyla yeni yeni tanışmaya başladığımız Gianni Rodari ’nin dünyada oldukça tanınan bir yazar olduğunu öğreniyorum. Kısa öğretmenlik serüveninin ardından, II. Dünya Savaşı’na katılıyor ve savaş sonrası Komünist Parti’ye üye olarak partinin dergisinde gazeteciliğe başlıyor. Bir yandan da çocuk kitapları yazıyor. İlk kitabı Çocuklar İçin Şiirler ve Soğan Oğlan 1951 yılında yayımlanıyor. (Bu arada Soğan Oğlan da Türkçe çevirisini bulabileceğiniz üçüncü kitap.) Yine partinin çocuklar için çıkardığı derginin editörlüğünü de yapmaya başlıyor. Evleniyor, bir kızı oluyor ve çocuklar için projelerde yer almaya ve yazmaya devam ediyor. 1970 yılında Hans Christian Andersen Ödülü’ne değer görülüyor. Kitapları farklı dillerdeki çocuklarla buluşuyor. 1980 yılında çocuklar için nefis masallar, hikayeler bırakarak göçüyor dünyadan.

Rodari’nin yarattığı dünyalar gerçekten sıradışı, ama o kadar olağan bir dille anlatıyor, o kadar sıcacık ki hikayeleri ‘bütün bunlar gayet olabilir’ hissiyatı yaratıyor. Müthiş eğlenceli ayrıca. Bir hikaye bu kadar rahat sarmalayabilir ve hemencecik o eğlenceli dünyasına çekebilir sizi ancak. Üstelik açtığı pencereler umutla dolduruyor insanın içini. “Bu dünyaya gelen her çocuk, dünyanın içindeki her şeyin sahibidir, tek kuruş bile ödememelidir, sadece kollarını sıvamalı, ellerini uzatmalı ve onu almalıdır,” diyen Gianni Rodari’nin yarattığı masalları sevmemek mümkün değil. O nedenle yayınevlerinden daha çok Rodari çevirileri bekliyoruz!

Son son: Telefonda Masallar’ın resimleri Frencesco Altan’a ait. Altan’ın çizimleri Rodari’nin yarattığı dünyalarla o kadar güzel örtüşmüş ki, keşke orijinalinde olduğu gibi renkli olabilseydi Türkçe baskıda da diye düşünmeden edemiyor insan. İtalya’da Rodari’nin diğer kitaplarında da Frencesco Altan’ın resimleri var ki nedeni belli. Öte yandan Alis Masallarda’nın genç çizeri Anna Laura Cantone’nin kitaba katkısının koskocaman olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim.

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Kumkurdu; en iyi arkadaş

Zackarina ve Kumkurdu. İki iyi dost. Her şeyi bilen Kumkurdu ile öğrenmeye meraklı, yaşamı kavramaya çalışan Zacharina.

Güzel bir çocuk Zacharina, doğayı, özellikle de denizi çok seviyor. Kent dışında, deniz kenarında bir evde, anne ve babasıyla sakin bir yaşamı var. Yine de zaman zaman anne ve babasına kızıyor; tüm çocuklar gibi. O büyüklerin dünyasını anlamaya, anne-babası ise onu anlamaya çalışıyor. Bunu her zaman başarabiliyorlar mı? Hayır.

Sonra bir gün sahilde yine babasına kızmış, kendi başına oyun oynarken -daha doğrusu babasına tuzak hazırlarken- Kumkurdu ile karşılaşıyor Zacharina. İlk önce temkinli yaklaşıyorlar birbirlerine, yavaş yavaş ısınıyorlar sonra ve her geçen gün daha iyi arkadaş oluyorlar. Zacharina kafasını karıştıran, anlamakta zorlandığı her şey için ya da sinirleri bozulduğu zamanlarda Kumkurdu’na sığınıyor. Kumkurdu da her zaman onun derdine deva olmayı başarıyor. Her zamanki soğukkanlı ve işbilir tavrıyla Zacharina’nın sorularına/sorunlarına çözüm bulabiliyor. İşte bu özelliğiyle çoğu zaman Zacharina’nın anne-babasını anlamasına da yardımcı oluyor ve dolaylı olarak onların da Zacharina’yı anlamalarına.

zacharinaDünya var olduğundan beri var sanki Kumkurdu. Bir ormanın içinde, bir de sahilde iki ayrı evi var. Güneş ışığında altın gibi parlayan tüyleri, uzun, sivri kulakları ve muhteşem güzel kuyruğuyla nev-i şahsına münhasır bir kurt. Enteresan arkadaşları var; Zacharina’nın anneannesinin anneannesi gibi, ya da fareyi anımsatan Kuyrukluyıldız gibi, melekler gibi. Hem çok bilge hem çok yaşlı hem de çok oyuncu, çok çocuk. Günışığını da geceyi/karanlığı da seven gizemli bir kişilik. Zacharina’nın anne-babasına hiç yanaşmıyor, onlara görünmüyor -gerçi ilk karşılaşmalarında hızla babasına doğru yanaşmış, baba da ‘bir kurt muydu o?’ diye sormuştu ama her şey o kadar hızlı gelişmişti ki, ne olduğunu anlayamamıştık. Öte yandan yanında olmasını istediği her an Zacharina’nın yanında. Zacharina için gerçekten çok iyi bir yol gösterici, güvenilir bir arkadaş. Hayali ve eğlenceli ve zeki ve şaşırtıcı. Gerçekten şaşırtıcı. Konuya öyle bir yerden girip sonra öyle akıllıca soruna bağlıyor ve çözüm üretiyor ki, hayranlıkla karışık bir şaşkınlık yaratıyor insanda.

İlk okumada naif bir hikaye gibi gelebilir Kumkurdu. Sonra her akşam okumaya başladığınızda, her seferinde yeni bir pencere açılıyor zihninizde ve kocaman bir gülümseme beliriyor zaman zaman yüzünüzde ve çocuğunuz kıkırdıyor ara ara ve sorularına yanıt bulmaya başlıyor ve tipik anne-baba profili bütün yalınlığıyla ‘paaat’ diye yüzünüze çarpıyor. Hikayeyle birlikte kendinizi de sorgulamaya başlıyorsunuz ve bu bütün çocukların sevebileceği bu yalın kurgunun gerçekliği karşısında büyüleniyorsunuz. Kumkurdu başucunuzda yerini alıyor kısacık zamanda.

Vazgeçilemeyen bir seri çünkü. Ufak fantastik dokunuşlarıyla, Kristina Digman’ın gülümseten resimleriyle, macera üstüne maceralarıyla, anlatımıyla… İnsan sahilin dinginliğini sonuna kadar hissediyor ve çoğu zaman Zacharina ile Kumkurdu’nun sohbetlerine dahil olmak istiyor mesela. Daha Fazla Kumkurdu‘na gereksinim duyuyor.

İsveçli yazar Asa Lind -ki bu seriden sonra takibe alacağınız bir yazar olacaktır kesinlikle- bu gereksinimi sezmiş olsa gerek Daha Fazla’sını ve hatta Daha da Fazla’sını yazmış (ya da muhtemelen yazarken o kadar keyif aldı ki, ona da yetmedi tek bir kitap!) Daha, daha daha fazlası yok yine de, ama seriyi döndüre döndüre, ortasından, başından, istediğiniz zaman istediğiniz yerinden okuma şansınız hep var. Bizim hep elimizin altında Kumkurdu ve biliyor musunuz defalarca okuduğunuzda iyiden iyiye ayrılamıyorsunuz Kumkurdu ve Zacharina’dan. Çok iyi arkadaşlar gibi…

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Hayalet köpeğin ‘şansı’

Şanssız kitap “Hayalet Köpek”. Tesadüfen ilk satırlarını okuyup, elimden bırakamadığım iyi oldu, çünkü o kapağı görüp de ilgi göstermem mümkün değildi normal koşullarda. Kime gösterdiysem de aynı tepkiyi aldım üstelik. Pete Johnson adı da bana ‘henüz’ bir şey ifade etmiyordu; heba olup gidecekti vallahi. Özellikle vurgulamak istiyorum; kapak tasarımı hiç çekici değil gerçekten ama içindeki çizimleri görünce buna bile şükrediyorsunuz. Hepi topu üç ana çizim yapılmış kitap için ve bu çizimler kitap boyunca tekrarlanıp duruyor, neden olduğunu anlamadığım bir şekilde. Bir de her bölüm başında bir köpek çizimi çıkıyor karşımıza; kitabın kurgusuna paralel şekil değiştiren. Ama sonuçta, ‘çocuk kitabı, resimsiz olmasa iyi olur’ düşüncesiyle, çizmiş olmak için çizilmiş izlenimi veren, fazlasıyla özensiz karikatürize çizimler bunlar. Pete Johnson’ın yayınevinden çıkmış diğer kitaplarının da akıbeti aynı üstelik. Çizimleri yapan Ünver Alibey’e ve tabii ki yayınevine duyurulur.

Palas pandıras girdim yazıya farkındayım ama okurken o kadar takıldım ki bu duruma böyle başladı işte yazım da… Neyse, gelelim kitabın kendisine. Dedim ya Pete Johnson ile ilk tanışıklığım bu. Zaten yine Büyülü Fener’den çıkmış iki kitabın dışında Türkçe’de rastlayamadım adına ama İngiltere’de ve dünyada tanınan, bol ödüllü, iyi bir çocuk ve ilk gençlik kitapları yazarı. Yazarlıktan önce film eleştirmenliği yapıyormuş, yazma dürtüsü ağır yani. Korku meselesine biraz takılmış. “Hayalet Köpek” de bu tarzda yazdığı ödüllü kitaplardan biri.

Kitabın konusuna gelince… Daniel, Laura ve Harry üç iyi arkadaş. Yaklaşan Cadılar Bayramı’nda korkunç bir parti düzenlemek istiyorlar ve Daniel annesini evlerinde bir parti yapmaya ikna ediyor. Ancak sürpriz bir gelişmeyle partiye sevimsiz, ukala Aaron da dahil oluyor. Daniel ve arkadaşları Aaron’ı korkutmak için hayalet köpek hikayesini uyduruyorlar. Ancak hikaye hiç tahmin etmedikleri şekilde uykusuz, korkulu geceler geçirmelerine neden oluyor.

Bir solukta okunuyor “Hayalet Köpek”. Çok akıcı, çok heyecanlı, çok eğlenceli. Aynı zamanda çok sıcak, çok yaşamın içinden bir hikaye. Çocukların birbirlerine karşı ne kadar acımasız, büyüklerin yaşamsal kaygılarının ise çocuklar için ne kadar yıpratıcı olabileceğini çarpıcı bir basitlikle ortaya koyuyor. Ve iyi arkadaşların koşullar ne olursa olsun birbirlerine destek olmalarının önemini vurguluyor. Yaşamın önemli detayları bunlar ama olaylar akıp giderken hem çocuklar hem de büyükler detayları göremeyebiliyorlar bazen. Pete Jonhson’ın kitabını bu kadar doğal, bu kadar başarılı kılan da bu küçük detaylara farkına varmadan dikkatimizi çekebilmesi sanırım. Gerçekte başarılı bir korku kitabı “Hayalet Köpek” ama fonda Daniel’a, Laura’ya, Aaron’a ve Billy’e (!) dair, gündelik yaşamlarımıza dair esaslı bir kurgu var. Bu da Pete Johnson’un yazdığı diğer kitaplara karşı dayanılmaz bir merak uyandırıyor. Umarım Büyülü Fener devamını -mümkünse biraz daha özenli- getirir.

Bu yazı ilk kez 9 Şubat 2007’de Radikal Kitap’ta yayımlandı.

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Ayşegül, Cemile, Atakan

Nedir bu Ayşegül’ün sırrı bilemiyorum. Ben çocukken deliler gibi okurdum, şimdi oğlumun favorisi. Hoş daha okumayı bilmiyor ama resimleri her şeyi gayet iyi anlatıyor zaten. Okumayı bilmese de hikayeyi çözebiliyor. Zaten Ayşegül’ü vazgeçilmez kılan da resimleri sanırım. Çok çok güzel. Çok gerçekçi. Bir yandan da gerçek olamayacak kadar kusursuz çizimler bunlar. Bir sürü sağlıklı, neşeli, mutlu çocuk. Sevimli hayvanlar. Sakin, huzurlu evler, mekanlar. Doğayla iç içe bir yaşam. Bizi de anında içine çeken masalsı bir dünya. Eh, bir çocuk ve aslında bir büyük daha ne ister öyle değil mi? Bu kadar güçlü bir çekim merkezi varken, neler anlattığının da bir önemi kalmıyor ki aslında. Ama resimlerin çekiciliği hikayeyi de okutuyor kaçınılmaz olarak. Ama ne yalan söyleyeyim, hikayeler resimler kadar çekici değil aslında. Zaten çocukluğumdan belleğimde kalan Ayşegül de hikayelerden çok resimlerle kalmış. Fazla didaktik hikayeler çünkü; ders verir gibi hatta. Hikayeyi okuyup, alacakları aldıktan sonra, resimler üzerinden yeni hikayeler kurgulamak daha eğlenceli bence. Biz bazen öyle yapıyoruz oğlumla.

marcelmarlierAyşegül, Belçikalı çizer Marcel Marlier’in kahramanı. Orijinal adı Martine. Marlier, Gilbert Delahaye’nin öykülerini resmetmiş Martine’de. İçlerinde Tenten’in de yer aldığı pek çok ünlü çizgi romanı dünyaya tanıtan Casterman Yayınevi tarafından ilk kez 1954 yılında yayımlanmış; Martine a la ferme / Ayşegül çiftlikte. Sonrasını biliyorsunuz zaten. 50’yi aşkın Ayşegül hikayesi, benim ablalarımın çocukluğundan şimdi bizim çocuklarımıza kadar ulaşmış durumda. Tüm dünyada sayısını bilmediğimiz kadar çok dile çevrilip, farklı isimlerle çocukların en azından bir dönem, vazgeçilmez karakteri olmaya devam etmiş. Muhtemelen çocuklarımızın çocukları bile Ayşegül’ün Ormanda, Okulda, Mutfakta, Kampta, hayvanlarla, köpeğiyle, kuzenleriyle, arkadaşlarıyla maceralarını okumaya devam edecek.

Son zamanlarda Ayşegül’e bir rakip çıktı ama; Cemile. Yine Belçikalı bir ekibin yarattığı küçük Cemile, kızılımsı, tepeden toplanmış iki küçük at kuyruğu saçları ve yanından ayırmadığı ayısı Tombiş’i ile pek sevimli. Ama ne yalan söyleyeyim bu çizimler Ayşegül’de olduğu kadar canlı ve insanı içine çeken etkiye sahip değil.

Hikayeler çocuk kitapları yazarı ve illüstratör Aline de Petigny, çizimler Nancy Delvaux’e ait. Kahramanımızın orijinal adı Camille. Cemile’den çok da farklı değil yani. Yayınevi Hemma, 3-6 yaşa öneriyor seriyi. Buradaki yayıncı Kaknüs, “Karakter Eğitimi” diye bir not düşmüş kitapların üzerine. Bana tuhaf geldi bu tanımlama. Kitapları okuyunca anladım nedenini ama tuhaflığını yitirmedi yine de.

Okul öncesi dönem için sevimli, eğlenceli bir seri Cemile. Yayınevinin vurgulamayı seçtiği gibi, doğru davranışa yönlendirme, öğretme kaygısı da var. Cemile’nin büyürken karşılaştığı sorunlar, anlayamadığı durumlar, sevinçleri, mutlulukları, korkuları, sevdikleri, sevmedikleri üzerine bir dolu hikaye. Cemile Çişini Altına Yapıyor, Oyuncaklarını Paylaşmak İstemiyor, Doktora Gidiyor, Kabus Görüyor, Banyo Yapmak İstemiyor şeklinde uzayıp gidiyor maceralar. Çocuğunuzun içinde bulunduğu ruh hali, yaşadığı, keşfettiği yeni durumlara denk düşen bir macera mutlaka çıkıyor karşınıza yani. İşte o zaman çocuğunuzla birlikte Cemile’nin yaşadıklarını okuduğunuzda, çocuğunuz da arkadaşı Cemile gibi davranmak isteyebilir. Bunun için var zaten Cemile. Size ve çocuğunuza arkadaşlık etmek, model olabilmek için. Karakter Eğitimi dedikleri de bu.

Ben oğlumla hem Ayşegül’ü hem Cemile’yi keyifle okuyorum. Hatta bir de Atakan var hayatımızda. Cemile’nin erkek versiyonu. Hani her zaman kız çocuklarına daha bol seçenek vardır ya; bu kez erkekleri unutmamışlar! Atakan erkeklere, Cemile kızlara modellik yapıyor aslında. Ayşegül abla, Cemile ve Atakan kardeş gibi. Gerçekte de Ayşegül biraz daha büyük, dolayısıyla uğraşları da daha büyük çocuklara göre aslında. Cemile ve Atakan ise anaokulunda henüz. O nedenle bu yaştaki çocuklar gerçekten arkadaş ya da kardeş gibi benimseyebiliyorlar bu karakterleri. Aynı dertleri, aynı heyecanları, aynı rutinleri var çünkü. Biz çok yararlandık onların tecrübelerinden. İyi ki varlar…

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Jeremy James’in gülümseten maceraları – 6

“E peki o zaman savaş kimin işine yarıyor?” diye sordu Jeremy James.
“Kimsenin aslında,” dedi Baba. “Askerlerle politikacılar dışında tabii.”
“Poli Tikacılar kim?” diye sordu Jeremy James.
Politikacılar, insanlara sözde kendi iyilikleri için ne yapmaları gerektiğini söyleyen kişilerdi.
“Annem de Poli Tikacı mı?” diye sordu Jeremy James.
“Hayır,” dedi Baba. “Annen sana ne söylüyorsa, gerçekten senin iyiliğin için söylüyor. Ben de sana ne söylüyorsam senin iyiliğin için söylüyorum. Ama politikacıların söyledikleri, genellikle bir tek kendi iyilikleri içindir.”

B1280Bir çocuğa politikacıların ne işe yaradığı bundan daha iyi açıklanabilir mi? Jeremy James son hızla devam ettiği maceralarında, büyüklerin kendi mantıklarıyla anlamlandırdıkları dünyayı kavramaya çalışırken karşısına bir başbakan, parlamentoda tartışan politikacılar, tıpkı bir polis gibi görünen ama aslında olmayan bir polis ve dev dinozorlar çıkıyor bu kez.

Ülkesi İngiltere’de çocuk kitapları kadar yazdığı oyunlarla da tanınan David Henry Wilson, serinin altıncı kitabı Lütfen Dinozorlara Binmeyiniz’de Jeremy James ve Babasının yolunu Londra’ya düşürüyor. Ben ilk beş kitabı okumadım ne yazık ki, o nedenle tereddütlü de başladım okumaya. Önceki maceralara ufak göndermeler var ama belli ki her biri birbirinden bağımsız da okunabiliyor rahatlıkla. Çok da keyifle okunuyor üstelik. Önceki maceraları sıraya koydum bile. Çünkü çok şaşırttı beni yazar. Jeremy James, her çocuk gibi fazlasıyla meraklı ve akıllı bir çocuk. Onda sıra dışı olan inanılmaz uyumlu olması belki. Ama Baba karakteri gerçekten şaşırtıcı. Çok çok ideal bir örnek. Doğru yerde doğru cevapları verebilen, fazlasıyla büyük ama çocukları anlamaya çalışan, sakin biri. Biz büyükler her zaman bu kadar sakin, rahat olamıyoruz oysaki. Bu yönüyle gerçek dışı gibi ama öte yandan o kadar büyüklere özgü davnanış modelleri var ki, bu da bir o kadar gerçek kılıyor Baba’yı. En takdir ettiğim özelliği Jeremy James’e kaçamak cevaplar vermemesi, durum/olay neyse onu söylemesi, açıklaması. Jeremy James için her olayın mantığını, nedenini, niçinini kavramak o kadar kolay olmuyor, çünkü büyüklerin mantığı her zaman o kadar da akılcı olamıyor, ama elinden geleni yapıyor Jeremy James. Bir büyük olarak zaman zaman çok üzüldüm onun için ve tabii aslında tüm çocuklar için. Çünkü biz büyükler bazen çok tuhaf olabiliyoruz gerçekten de!!! Bu kitapları bizim de okumamız bu nedenle gerekli bence. İnsan dönüp kendine daha objektif bakabiliyor o zaman.

Neyse, kitaba dönersek yeniden… Söylediğim gibi bir Londra macerası bu. Trafikten bezmiş, yol bilmeyen taksi şoförleri, metrosu, güvercinleri besleyen yaşlı teyzesi, mutsuz insanları, lokantaları gibi günlük yaşamdan izlerin yanı sıra bir kültür macerası Jeremy James’inki aynı zamanda. Bir buçuk günde, Kraliçe’nin evini, parlamento binasını, balmumu heykellerin olduğu ünlü Madame Tussaud’nun müzesini, tiyatroyu ve sonunda kitaba da ismini veren kocaman dinozorların bulunduğu Doğal Tarih Müzesi’ni ziyaret ediyor çünkü. Tabii bu arada Londra’ya gelmelerinin nedeni olan Baba’sının görüşeceği Bayan Robinson’la da bir yemek yiyorlar. Bayan Robinson’un hikayesi de çok çarpıcı açıkçası ve tabii Jeremy James’in onun derdine deva olma arayışı. Bütün bu maceranın gözümüzün önünde daha iyi canlanmasına Axel Scheffler’in çizimleri yardım ediyor. (Burada Mercan Yurdakuler Uluengin’in çevirisinin de gayet iyi olduğunu vurgulamak isterim.)

Günlük yaşamımızda sürekli karşılaştığımız küçük sürprizler, sorunlar, keyifler, hepsi bir arada kitapta. Şimdi yazarken fark ettim; karakterler tamam ama gündelik yaşama odaklı hikaye beni daha çok şaşırttı galiba. Kurgusal hikayeler de keyifli ama bu kadar yalın ve bir o kadar da eğlenceli bir kalem inanılmaz iyi geldi bana. En güzeli Jeremy James sürekli gülümsetmeyi başarıyor okuyanı. Ben bir büyük olarak çok farklı şeyler hissederek okudum muhtemelen bu kitabı. Çok fazla arka plan vardı benim okuma serüvenimde. Oysa çok heyecan verici bir macera ve gerçekten merak ettim; çocuklar ne düşünüyor Jeremy James’in maceraları konusunda?

Bu yazı ilk kez 23 Mart 2007’de Radikal Kitap’da yayımlanmıştı.