Yazı kategorisi: çocuklu olmak

Bir sanat eseri yaratmanın sancıları

Heykeltraş bir arkadaşım Kuzgun doğduğunda ‘hayatının en güzel sanat eserini yarattın’ demişti. İnanılmaz etkilemişti beni bu tanım; öyleydi çünkü. Sonunda çok istediğim bir durumu yaşamıştım; bir çocuğum olmuştu. Ne müthiş!!!

Ne müthişti gerçekten de. 35 yaşındaydım. Hayatımda olmasını istemediğim her şeyi yavaş yavaş çıkarmıştım hamileliğimle birlikte. Kuzgun benim için yeni bir sayfaydı çünkü ve ben onu büyütürken bundan sonra yapmak istediğim şeye de karar verecektim. Hiç yaşamadım doğum sonrası depresyonu denen şeyi. O kadar, o kadar keyfim yerindeydi ki! 6 ay sürdü bu keyif; sadece 6 ay. İşte o zaman girdim depresyona. Sıkılmaya başlamıştım. Kuzgun dışında hiçbir şey yoktu hayatımda. Yazı bile yazmıyordum, yazamıyordum artık ve bu böyle süremezdi. 10. ayın sonunda Portakal Ağacı şekillendi. Ben gazeteciliğe dönmeyi düşünmüştüm oysa; çünkü yazmak, daha aktif yazmak istiyordum. Ama gazeteci arkadaşlarım bunun çok saçma bir düşünce olduğunu söylediler. “Niye bozacaktım ki huzurumu? Benim artık bir çocuğum vardı ve çocuklarla ilgili şeyler yapmalıydım.” Çok da düşünmedim bu meseleyi, bir şeyler yapmak istiyordum ve akışa bıraktım kendimi. Öyle olması gerekiyordu ve Portakal Ağacı yeşerdi. Evrile evrile de devam ediyor büyümeye. Açık Radyo’daki Yapboz: Sanat ve ardından Düşe Kalka geldi sonra. Ben çocuk meselesiyle harmanlanırken hem işte hem evde, hayat çocuklu ya da çocuksuz akıyordu dışarda. Konserlerden sergilere, sinemalardan festivallere yaşayan ben yoktum artık bu dünyada. Niye yoktum? Niye yok olmuştum?

Domestik bir yapım var benim. Seviyorum evde zaman geçirmeyi, evle uğraşmayı. Yıllardır evde çalışıyorum, ama hayat sadece ev hali olunca sevilecek bir şey değil domestik olmak. Başlarda normal geliyordu; Kuzgun küçüktü ve ev hali iyiydi. Bir tek, Kuzgun’la hem ev hem iş olmuyordu. İş yavaş yavaş hem dışarısı hem içerisi olmaya başladı o nedenle. Öte yandan dışardaki hayatı hiç aramıyordum, özlemiyordum da. Böyle böyle 5 yıl geçince, şimdi giremiyorum da o dünyaya. Hoş gireyim gibi bir derdim de yok. Hatta arada sırada denediğimde nasıl kaçacağımı şaşırıyorum. Aslında olay neyse onunla zerre kadar ilgisi olmayan kuru kalabalık, sigara dumanı, kakafoni ve o tuhaf entelijensiya! Özlenecek bir şey değil gerçekten de. Bir tek caz konserlerini özlüyorum…

Düşünmüyorum tabii bunları yaşarken ve zaman su gibi akıp giderken. Hayat öyle tuhaf ki, düşünecek bir dolu başka şey var; kafam kazan gibi zaten! Sadece sürekli takılı bir şey var aklıma: Kuzgun’dan önce, Kuzgun’dan sonra!!!

Hayatımın en güzel sanat eseri gerçekten Kuzgun ve sanıyorum hep öyle olacak her ne olursa olsun. Ancak bu kadar mı değişir insanın duruşu hayatta! Bu kadar mı yorar hayat birden insanı! Hep bu kadar sorumlu olmak zorunluluğu nasıl bir şeydir? Ve en en kabusu bu kadar mı alınır bir insanın özgürlüğü elinden?

Tamam, tamam. Biliyorum. Hiçbir şey böyle olmak zorunda değil! Kuzgun’dan sonrayı bu şekilde sarmallayan benim tabii ki ve benim gibi anneler. Bu kadar çok şey bilmek başa bela çocuk yetiştirirken. Yapılacak bir şey yok ama, sıfırlayamayacağımıza göre kendimizi yenileneceğiz mecburen.

O halde, kendi yarattığın sanat eserini, doğru düzgün nasıl katarsın hayata kendinle birlikte? Sanıyorum hayatın keyifli akması bu sorunun yanıtında gizli çocuklu insanlar için. Herkesin yanıtı kendine, ama çok hızlı akıyor zaman çocuklarla. Ve biz sürekli “hadi, hadi” diyoruz ya çocuklarımıza, bu yanıtı bir an önce bulabilmemiz için biraz da kendimize “hadi, hadi” demek gerek.

Öyleyse hadi bakalım! Kuzgun’dan sonraki hayatta başarılar bana (ve tüm çocuklulara!)

Reklamlar