Mısır… Bir varmış bir yokmuş…

Bir süre önce kaleme aldığım alışveriş tedirginliği yazımdan sonra sadece kendim için değil etrafımdaki insanlar için de bir şeyler yapmak gerekliliğini daha net hisseder oldum. İnsanların yediklerine “neden bunu yiyiyorsun şöyle de böyle de” demek benim tarzım değil, doğru da bulmuyorum bu yöntemi ayrıca. Ama yazarak bildiklerimi, hissettiklerimi paylaşabiliyorum en azından.

Ben mi abartıyorum bilmiyorum ama yediklerimizin artık eskisi gibi saf olmaması bende ciddi bir tedirginlik yaratıyor gerçekten ve bu nedenle de mutfakta kullanacağım her malzemede iyiden iyiye seçici oldum. Çok zor olmasına karşın bazı sebze meyveleri de yaşamımdan çıkarttım; bakınız mısır. Koca bir yazı mısırsız geçirdik bu yıl. Ne kadar da severim. Kuzgun da öyle. Çocuk sokaktan mısır istedikçe “hayır” yanıtını aldı bu yaz benden. Tatilde yedik bir tek mısırı, gelirken eve de getirdik hatta. Öte yandan Kuzgun mısır almazken ve buna daha anlayışlı davranırken ‘eşsiz’ Max’dan bir türlü vazgeçemedi. Haftada birle sınırlandırmaya çalıştığım bu ‘yapay’ dondurmalar mı daha iyi gdo’lu mısırlar mı diye sormadan edemiyorum kendime zaman zaman. Bu arada neden hayır olduğunu ben gayet net bir şekilde ve doğruyu söyleyerek açıklıyorum Kuzgun’a. “İlaçlı” diyorum, “katkı maddeleri var” diyorum ve bunları olabildiğince az tüketmemizin iyi olacağını söylüyorum.

Buradaki anahtar sözcük az bence. Çünkü tüm bunları yaşamımızdan tamamen çıkartmamız mümkün değil ne yazık ki. Gerçekçi olalım. Hangi çocuktan bisküvileri, krakerleri, şekerlemeleri, gevrekleri, dondurma olmayan dondurmaları tamamen uzak tutabiliriz ki? Benim ‘zararlı’ diye yedirmediğim her şeyi arkadaşları çatır çatır gözünün önünde yediğinde benim katı olmam da anlamlı değil zaten. Çocuklar bu kadar nefis şeylerin zararlı olabileceğini düşünmüyorlar ayrıca. Ama bu bilgiyi aklının bir köşesinde tutması da kötü gelmiyor bana, sonuçta vicdan azabı duymuyor yerken zararlıları. Duymaması da gerekiyor zaten. Bunca kuşatılmışken bu ürünlerle vicdan azabı duyması gerekenler çocuklarımız değil biziz çünkü. Bizim ‘iyi’ye ulaşmak için kararlı olmamız gerekiyor. Bu durumda ben de eve bazı şeyleri hiç, bazı şeyleri de olabildiğince az alıyorum ve Kuzgun’a da uygun bir şekilde ‘yemesek iyi olur’lar hakkında bilgi vermeye çalışıyorum.

Her durumda, ne kadar titizlenirsem titizleneyim yararlı olmadığını bildiğim bir dolu şeyi de yiyiyoruz tabii ki. Artık aldığımız sebze meyvelerden, etlerden, sütlerden şüphelenir hale geldik. İstanbul dışına çıkınca yerel pazarlardan alışveriş etmek acayip iyi geliyor o nedenle bana. İstanbul’da da aynı ‘iyi’ hissi yakalayabileceğim birkaç adresle sınırlandım alışverişte böyle böyle. Olsun iç rahatlığı her şeyden önemli! Mutfakta daha da önemli!

“Mısır var mısır… Taze, süt mısır…” Ve bir de ıslık… Bizim sokağın mısırcısı ıslıklarla satıyor her zamanki gibi mısırını ben bunları yazarken… Ama biliyor musunuz n’oldu bu yıl? Balkonumdaki sakız sardunyalarının arasından bir ot çıktı. Genelde temizlerim otları, ama bu ilginç geldi ve neye benzeyecek merak ettiğimden bıraktım onu. Sonra büyüdü büyüdü ve kocaman bir mısır oldu. Yine de yetiştiği saksı verdiği dört meyveyi olgunlaştırmak için yeterli besini sağlayamadı ona. Açıkçası mısır olduğunu geç farkettiğimizden müdahale edemedik bu davetsiz ama bizi çok sevindiren konuğa, onu iyi ağırlayamadık bu yıl. Olsun iyi ki geldi balkonumuza, bize ilham verdi. “Seneye bu kovada domates yerine mısır yetişsin anne” diyerek kocaman bir kova ayırdı Kuzgun mısırlara. Ne güzel bir fikir. Ama ben domateslerinkini de ayırdım ayrıca…

Mısır diyince bütün bunlar üşüşüyor işte aklıma. Şöyle ağız tadıyla yiyemiyoruz mısır artık baksanıza. Ama bu değildi aslında yazmak istediğim, bütün bu hassasiyetimin arasında güzel bir şey olmuştu mısırla ilgili, ben de bunu yazacaktım size. Balkonuma gelen mısır gibi güzel. Neyse bir dahaki yazıya…

Bu yazı alternatifanne.com ‘da eş zamanlı olarak yayımlanmıştır.

Reklamlar

Neler oluyor?

Fi tarihinde, sanırım ortaokula falan giderken televizyonda tuhaf bir çizgi film vardı. Adını hatırlamıyorum, ama çizgi filmde bir kuş vardı. Sürekli “neler oluyor, neler oluyor” diye hiçbir şey anlamadan, telaşla uçuşup duruyordu etrafta. O kuşa bayılıyordum. Neler oluyor’a yani, adı da buydu. Ama şimdi etrafımdaki pek çok insanı o kuşa benzetiyorum ve bu durum hiç ama hiç hoşuma gitmiyor. Tıpkı neler oluyor gibi hiçbir şey anlamıyoruz çünkü biz de. Dünyada neler oluyor???

Sarsılan doğal denge, küresel ısınma, kirlenen, sürekli kirlenen bir dünyaya, yok edilen kültürel değerlerimize zaten hep canım sıkılırken, oynanan ‘pis’ oyunların sayısı her geçen gün çoğalıyor ve bu oyunların doğal bir süreci olarak insanların kafası da sürekli karıştırılıyor. Neye inanacağını, neyi savunacağını bilemeyen insanlarla donatıyorlar dünyayı. Ben kafamın karıştırılmasına izin vermemeye kararlıyım, doğru bildiğim, inandığım değerlerden vazgeçmeyeceğim. Bütün bu pisliklerden biraz daha arınabilmek için, bir iletişimci olan ben, uzuuundur gazete, dergi okumuyor, televizyon seyretmiyorum. Çevremdeki insanlar yetiyor, gündemden her zaman haberim oluyor yine de merak etmeyin. Hiçbir şey kaçırmıyorum, ama özel olarak okumadığım, ilgilenmediğim için daha az kirleniyorum. Özel olarak okuduğum, araştırdığım bir dolu mesele var zaten ve bu konularda kaynak çok, ama medyadaki akıl almaz yazılar, yorumlar sinirlerimi bozuyor artık.

Dünyayı yöneten büyük güçlerin nereden nasıl yaşamımıza darbe vuracakları belli değil. En azından bu ulu güçlerin darbe üzerine darbe hazırladıklarını öğrendik ama, hiçbir oyun şaşırtmıyor o nedenle artık, sinir katsayımızı yükseltiyor yalnız. Bu da iyi bir şey, insanı eyleme geçmeye zorluyor çünkü!

Gündemdeki son bomba GDO. Yediklerini epeydir araştıran, sorgulayan, tükettiği her şeye şüpheci yaklaşan, bu konuda araştıran, okuyan, haklarını arayan bir grup insanın epeydir gündeminden düşmeyen GDO, sanki yeni bir sorunmuş gibi yurdum insanının gündemine giriverdi ansızın. Şimdi bilen bilmeyen, bir dolu laf kalabalığı yaparken, medyadaki bazı isimler -Zülfü Livaneli, Vahap Munyar gibi- ve Tübitak’ın Bilim Teknik’i gibi yayınlar son derece rahat GDO savunuculuğuna soyunarak insanların aklını karıştıran ekipte yerlerini aldılar. (Hani gazete okumuyordun dediğinizi duyar gibiyim, ağlarım geniş ne yapayım!) Domuz gribi gündeminin ardından gelen GDO şokuyla, “neler oluyor, neler oluyor” şeklinde dolaşan insanlar da çoğaldı birden. Öyle ya da böyle GDO’nun konuşuluyor olması, insanların bu gerçekle yüz yüze gelmesi iyi oldu tabii. Kapalı kapılar ardında uzun zamandır süregelen GDO karşıtı savaştan habersiz, hiçbir şeyi sorgulamadan tüketmeye devam ediyordu çünkü insanlar. Saf saf insan sağlığına zarar verecek oyunlar oynanmayacağını düşünüyoruz ya hala çoğumuz. Eh, zararın neresinden dönersek kardır. Şimdi ayağa kalkma zamanı!

slow food
fikir sahibi damaklar
pembe domates
gıda mühendisim
gdo’ya hayır
gdo’ya hayır