Okulun en gözdesi mi olmak istiyorsun?

Bir kitabı elinize aldığınızda ne yaparsınız? Kapağını incelersiniz büyük ihtimal. Eh, ben de öyle yaparım. Ön kapaktan sonra arka kapağını çevirir, kitap hakkında yazılanları okurum. Bazen yazar hakkında da bilgi olur arka kapakta. Tanımadığım bir yazarsa ona da bakarım tabii. Simon Rich de hiç tanımadığım, duymadığım bir yazardı. Editörümüz ilk romanı Elliot Allagash’i okumamı önerdiğinde kitabı elime alır almaz her zaman yaptıklarımı yaptım bende. Ama sıra arka kapağa gelip de yazarın fotoğrafını görünce “bir yanlışlık olmalı” diye düşündüm. Çünkü fotoğrafta görünen kişi en fazla 14-15’inde bir delikanlıydı. Beceriksiz bir gülümsemeyle bana bakıyordu pembe pembe. Evet kitabın kapağı çingene pembesi ve fotoğraf da bu nedenle pembeydi işte. Yazar hakkında yazılanların arasında Saturday Night Live’ın (Amerika’da 1975’ten beri yayınlanan, komedyenlerin sunduğu vazgeçilmez bir şov programı) metin yazarlığını yaptığını okuduğumda bunun bir şaka olduğuna neredeyse iknaydım artık. Bilgisayarım açıktı ve hemen google’a sordum Simon Rich’i. Youtube’dan iki görüntüsünü yakaladım. Elimde tuttuğum kitabıyla ilgili yorumlar yapıyordu bir tanesinde ve evet, oldukça genç bir yazardı karşımdaki. 14-15 değildi, ama 26’ydı. Dağınık ve tuhaf bir şekilde kabartılmış saçları, kumaş pantalon ve gömleğinin üzerinde duran gevşetilmiş kravatıyla okulu kırmış liseli bir genç görüntüsündeydi. Ama konuşurken, yazdıklarından söz ederken son derece rahat ve kendinden emin görünüyordu. Bir muzurluk yapmıştı ve bu muzurluktan oldukça hoşnuttu. Tahmin edersiniz ki, bu kadarcık bir bilgi bile iştahımı kabartmıştı yazdıklarına karşı ve elimde Elliot Allagash tüm çekiciliğiyle sayfalarını çevirmemi bekliyordu…

“Kızların hayran olduğu, erkeklerin saygı duyduğu, herkesin korktuğu biri olacaksın” yazıyordu kitabın kapağında. Kim böyle olacaktı? Seymour Herson. Neden böyle olması gerekiyordu? Çünkü orta halli bir özel okul olan Glendale’in en silik çocuklarından biriydi. Bir gün karşısına okula yeni gelen Elliot Allagash çıktı ve ona “seni okuldaki en popüler çocuk yapabilirim” dedi. Dünyanın en zengin ailesinin çocuğu olduğunu bildiğiniz, arkadaşlarınızın çekindiği biri gelip size böyle bir soru sorsa ne yaparsınız? Silik bir tipsiniz, kimsenin umurunda değilsiniz ve okulun en popüler kızından hoşlanıyor ve onun ilgisini çekmek istiyorsunuz. Seymour Herson bu soruya bir başka soruyla yanıt verip “Ne yapmam gerekecek?” diye soruyor Elliot Allagash’e. O da “söylediğim her şeyi” diyor ve oyun başlıyor…

14 yaşında iki lise öğrencisi arasında geçen bu enteresan diyalog zekice kurgulanmış bir oyuna nasıl dönüşür, bu oyunun kuralları nelerdir ve nasıl sonuçlanır buna sahne oluyoruz işte Elliot Allagash’te. Elliot sonsuz paranın verdiği bir güce sahip, uyumsuz, mutsuz ve egosu çok yüksek bir çocuk. Gücünün farkında ve bunu sonuna kadar kullanıyor. Asosyal biri, kimseyle muhatap olmuyor, zararsız gibi görünüyor bu haliyle ama yine de sahip olduğu gücü sonuna kadar herkese hissettirdiğinden kimse ona yanaşmıyor, hatta herkes ondan çekiniyor. Sahip olunabilecek her şeye sahip, istediği herhangi bir şeye ulaşabilmek onun için çok kolay. Her yere özel şoförlü bir limuzinle gidip geliyor; daha doğrusu bir çeşit emir eri şoför James. İstese kendisi okulun en popüleri olabilir, ama onun istediği popüler olmak değil, popülerlik -pek çok durumda olduğu gibi- tam tersi aşağılanacak bir insani duygu Elliot için. O elindeki gücü kullanmayı ve daha da güçlü ve ulaşılamaz olmayı seviyor. Tabii bu tercih, beraberinde hiçbir şeyden memnun olmamayı, daha da fenası mutsuzluğu getiriyor Elliot’a. Mutsuzluğunun temel sebeblerinden biri de ailesi. Annesi genç yaşta ölmüş, babası ve evin içindeki hizmetkarlarla yaşıyor. Babasının böbürlendiği, anlatmaktan pek haz ettiği üçkağıtçılıkla dolu pek çok hikayeyi burun kıvırarak dinlese de onun küçük bir kopyası Elliot. İkisi de paradan ve onun sağladığı güçten başka hiçbir şeye değer vermiyor. İnsanlar onlar için bir çeşit oyuncak, hiçbir değerleri yok! Tabii ki böyle bir hayatın içinde arkadaşlara da yer yok!

Seymour ise profesör bir baba ile danışmanlık yapan bir annenin tek çocuğu. Ailenin aralarındaki ilişkileri sağlamlaştırmak için geliştirdikleri ritüelleri var; haftanın belli bir günü monopoly oynamak, hepsinin en sevdiği yemek olan bir çeşit etin son parçasını hep birbirlerini düşündükleri için yemeyip, ertesi güne saklamak gibi… İddiasız bir aile olduklarından Seymour’u hiçbir şey için zorlamıyor, çok özeline girmiyor, belli bir seviyede tutuyorlar ondan beklentilerini. Dolayısıyla okulda parlak bir öğrenci olmamasına, sosyal olmamasına, kilosunun biraz fazla olmasına -hatta bu nedenle okuldaki lakabı tombalak- takılmıyorlar. Yalnız bir çocuk Seymour ve tek ilgi alanı bilgisayar oyunları. Elliot’ın kurnaz taktikleriyle 1 numara olana kadar suya sabuna dokunmayan, ama huzurlu ve kısmen mutlu bir yaşam. Ama popüler olmanın getirileri her zaman olumlu olmuyor ve ailesiyle ve hatta dünyayla ilişkileri zayıflıyor Seymour’un.

Yoğun geçen dört yıllık bir mesainin ardından Seymour ve Elliot’a ‘arkadaş’ diyebilmek ne kadar mümkün bilemesem de, birbirlerinin bir çeşit tek ‘arkadaşı’ oluyorlar bu süreçte. Seymour’un Elliot’un en büyük başarısı olduğunu söylememe gerek bile yok belki, ama bu başarının her ikisine de getirileri tartışmalı.

Simon Rich, paranın gücünün nerelere varabildiğini basit gibi görünen çarpıcı bir hikaye ile anlatıyor. Olay örgüsü çok zekice kurgulanmış ve mizahi yaklaşımı ile de okuyucuyu hep dinamik tutmayı başarıyor. Hem kendisi hem hikayesi oldukça çekici. Pek çok çıktısı var hikayenin, herkesin pek özendiği popülerlik ve zenginlik meselesine başka bir yerden bakıyor yazar. Kitabı bitirdiğinizde sıradan bir yaşamınız olduğu için şükredebilirsiniz, sıradan gibi görünen yaşamların da kendi dinamikleri, keyifleri, vazgeçilmezleri vardır çünkü. İlla da popülerlik diyorsanız, eh buyrun Seymour Herson anlatsın size…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=4&yil=2011&bolum=14

İç içe geçmiş kültürlerin güzelliğine…

Kimyon ve Sevgiyle. Sizi bilmem ama adı bu olan bir kitabı ben sırf adına tav olup meraktan alırım. Aldım da. Belli ki yemekle ilişkili bir kitaptı ve muhtemelen daha ötesi de vardı ve işte bu iki faktör beni fazlasıyla meraklandırdı. Sayfaları şöyle bir çevirip; Pazartesi Kıymalı Makarna, Salı Tatlısu Levreği Pilakisi, Çarşamba Lakerdayla Kuru Fasulye bölümlerini görünce daha fazla bekleyemedim ve başladım okumaya…

Theodora ve kalabalık ailesinin (anneannesi de onlarla birlikte yaşıyor ve ayrıca bir ablası ve abisi var) haftalık bir yemek programı var. Her güne bir yemek belirlenmiş ve bu bir kural gibi işliyor. Yemek yemeyi çok seven Theodora bu kuraldan pek memnun değil, ona biraz sıkıcı geliyor ve bir şey olsa da delinse diye bakıyor. Ve bir şey oluyor; Theodora’nın abisi paskalya tatili için İngiltere’den evine geliyor; üstelik bir kız arkadaşla!

Kitabın tüm meselesi de bu kız arkadaş işte. Çünkü hikaye Atina’da geçiyor ve abi Alki’nin kız arkadaşı bir Türk! Niket. (Herhalde Nükhet demek istemiş yazar.) Ve bu mesele ortaya çıkar çıkmaz hikayenin artık Yunan-Türk dostluğu/düşmanlığına odaklanacağını da sezinliyorsunuz. Hatta ezeli iki düşman yanyana gelince bunun altında bit yeniği arayanlar da olmuyor değil! Kendisini bir Sherlock Holmes gibi gören ve büyüyünce casusluk romanları yazmak isteyen Theodora ve meraklı arkadaşı Miltos hemen kendilerine iş çıkarıyorlar bu durumdan. Geriden geriden onların komik hallerine de şahit oluyoruz kitapta.

Yazar Lena Merika tam da bu noktada neden yemekler üzerinden hikayeyi ilerlettiğinin ipuçlarını veriyor okuyucularına. Kız arkadaşın Türk olduğu anlaşılınca anneanne posta koyuyor ve Niket’le aynı masaya oturmayı reddediyor. Anne ve baba şaşkın ama anlamaya çalışıyor. Durumdan rahatsız olmayanlar sadece Theodora ve ablası Depi. Miltos bile Niket’in casus olabileceğini düşünüyor ve sürekli Theodora’yı kışkırtıyor. İşte tüm bu karmaşada imdada yemekler yetişiyor. Çünkü, hepimiz biliyoruz ki, dolma ya da köfte ya da tulumba tatlısının Türk yemeği mi yoksa Yunan yemeği mi olduğu tartışmalıdır aslında. Hele bir de kahvemiz var ki… “Hem adının ne önemi var? Önemli olan Türk ya da Yunan kahvesinin belalı olduğudur! Çünkü kimisi orta şekerli, diğeri çok şekerli, bir başkası okkalı, ötekisi köpüklü ister ki, zor iş. Her zaman on tane cezve kaynatacağına, tümünü Nes’le (nescafe) idare edersin olur biter!” diye noktayı koyuyor yazar kahve meselesine. Ama tüm kitapta çok incelikli bir dille her iki ülkenin kültürünün benzerliğine dikkat çekiyor ve bu benzerliği, iç içeliği de en lezzetli şekliyle yemekler üzerinden gözler önüne seriyor. Kitap boyunca ne dolmalar sarılıyor, ne köfteler yapılıyor, ne kahveler içiliyor sormayın. Yemek yapmaktan azıcık anlıyorsanız minik detaylar var takılabileceğiniz, ama önemli olan bu detaylar değil. O nedenle takılmıyorsunuz. Lena Merika’nın tüm bu yemeklerin hazırlanışı kadar titiz, yemesi kadar leziz anlatımına bırakıyorsunuz kendinizi…

Ahmet Yorulmaz çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıkan Kimyon ve Sevgiyle, Mustafa Delioğlu tarafından resimlenmiş. Kitapta başka ülkeler başka kültürler de değiyor hikayeye ilerlerken ve bir arada olabilmenin güzelliğine vurgu yapılıyor. İşin didaktik kısmı bu belki, ama çok kıvamında verilmiş bir alt metin, bir öğreti. Olayların akışı ‘kimyon ve sevgiyle’ sona erdiğinde her şey yerli yerine oturuyor ve hoş bir duyguyla bir Türk (!) kahvesi yapmaya yollanıyorsunuz. (Yanında lokum da varsa başka ne istersiniz ki!…)

Vazgeçilmez bir arkadaş gibi…

Daniel Pennac Türkiyeli okurun –hem yetişkinlerin hem çocukların– aşina olduğu bir yazar. Polisiye romanlar, okuma üzerine denemeler ve çocuk kitapları yazıyor. Benjamin Malaussène ya da Kamo gibi tanınmış karakterlerin yaratıcısı. Fas doğumlu Fransız yazar, hem son derece eğlenceli, hem gerilimli, hem de felsefi hikâyelere imza atabilen güçlü bir kalem. Çocuklarla iletişimini hiç kesmeyen insanların, yaşamı daha farklı algıladığını düşünen biri olarak şunu söylemeliyim; aynı zamanda öğretmenlik yaptığı için yaşamı boyunca çocuklarla iç içe, onlarla iletişim halinde olan Daniel Pennac’ın bu deneyimi, kurguladığı hikâyelere de yansıttığını gözlemlemek zor değil. Tam da bu özelliğiyle, yazdığı polisiyelerde bile farklı karakterleriyle ayrı bir yerde duruyor yazar.

Pennac’ın Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan “Delidolu Arkadaşım”ı, Kamo’nun maceralarını anlatan dört uzun öyküyü içeriyor. Bu dört öykü daha önce aynı yayınevinden “Asrın Fikri”, “Kamo ve Ben”, “Babil Ajansı” ve “Kamo’nun Kaçışı” olarak tek tek de yayımlanmış. Peşpeşe soluksuz okunabildiği için bir arada yeniden basılmaları harika olmuş açıkçası. Kamo öyle delidolu, öyle sıradışı ve öyle güzel bir arkadaş ki, bir sonraki macerasını beklemeye tahammül edemeyebilirdim. Sevdiğiniz bir seriyi okurken bir sonrakini sabırsızlıkla beklemenin tadı da bir başkadır gerçi, ama Kamo’nun maceralarını bir solukta okumak çok iyi geldi bana.

Kamo, kitabın anlatıcısının; yani ana karakterinin en yakın arkadaşı. Dört öyküde de tüm olaylar bu ayrılmaz ikilinin etrafında geçiyor, ama biz anlatıcı ana karakterin adını bilmiyoruz. Öykülerin başrol oyuncuları ikisi, ama baba Pope ve anne Moune ile Kamo’nun annesi Tatiana da başroldeler denebilir. Diğer rollerde sınıf arkadaşları sırık Lanthier ve birtakım öğretmenler var.

Anlatıcımızın Kamo’yla kreşte başlayan arkadaşlığı hiç kesintisiz sürüyor. Pope, Moune ve sevgili arkadaşı, babası öldükten sonra annesiyle başbaşa kalan Kamo’nun ikinci ailesi gibi. Tatiana özgür ruhlu, sıradışı bir anne. Kamo’yla birbirlerini çok seviyorlar ve birbirlerine çok düşkünler ama aynı zamanda çok da korkuyor annesinden Kamo, o nedenle sözünden dışarı çıkmaya pek de cesaret edemiyor. Matematiğe ve tarihe meraklı, fazlasıyla zeki, özgüveni yüksek ve girişken bir çocuk Kamo. Sınıf içinde de bu özellikleriyle sıyrılıyor diğer çocuklardan. Paris’te, kent yaşamının sıkışmışlığında her şeylerini paylaşarak özgürleşiyor kahramanlarımız. Aileleri de çocuklarının birbirlerine olan bağının farkında ve bu bağ aynı zamanda destekledikleri, hoşlarına giden bir durum.

Öykülere gelince… İlk öyküde kahramanlarımız beşinci sınıftalar ve herkesin anlata anlata bitiremediği altıncı sınıfa hazırlanma stresi yaşıyorlar. Sonunda tüm sınıfın âşık olduğu ‘sevgili örtmenleri’ Margerelle’den altıncı sınıfta neden ürkmeleri gerektiğini öğreniyorlar; çünkü altıncı sınıfta birbirinden farklı karakterlere sahip bir sürü öğretmen var ve buna adapte olmaları da hayli zor olacak. İşte bunu öğrenince zeki Kamo “asrın fikri”ni yumurtluyor ve Margerelle’den değişik öğretmenleri kendileri için canlandırmasını istiyor. Margerelle bu isteği yerine getiriyor getirmesine, ama “asrın fikri” pek de Kamo’nun umduğu gibi işlemiyor!

İkinci öyküde kahramanlarımız altıncı sınıftalar artık. Birbirinden farklı karakterlere sahip öğretmenleriyle başbaşalar ve Fransızca öğretmeleri Crastaing’le ve verdiği kompozisyon ödevleriyle başları belada. Üstelik sadece öğrencilerin değil, anne babaların da belada. Özellikle de Pope’un…

Üçüncü öyküde Kamo’nun İngilizceyle arası iyi değil ve annesi İngilizcesinin mükemmel olması konusunda ısrarlı. Bu ısrarında o kadar ciddi ki, sonunda Kamo’yla iddiaya bile giriyor ve ona bir mektup arkadaşı buluyor. Başlarda hiç hoşuna gitmeyen bu mektup arkadaşı, kısa sürede Kamo’nun tutkusu haline geliyor…

Konularını bu şekilde özetleyince eğlencelik öyküler diye düşünebilirsiniz. Öyleler de, ama aynı zamanda tahmin edemeyeceğiniz kadar gizemliler, şaşırtıcılar. Ve hatta karanlık olduklarını söyleyebilirim. En gizemlisi de sonuncusu. Kamo’nun başına gelen tatsız bir kazanın ardından, ürkütücü, tuhaf bir kurgunun içinde buluveriyorsunuz kendinizi. Öte yandan “iyi arkadaş” durumunu da en iyi bu öyküde algılıyorsunuz. Birlikte büyüyen, aynı okula giden, bu nedenle aynı okul hikâyelerini paylaşan, aslında farklı zevkleri olan ama birlikte bir şeyler yapmayı önemseyen, zehir gibi iki çocuğun –ve sonradan delikanlının– arkadaşlıklarına hayran kalıyorsunuz. Arkadaşlığın aynı zamanda beklenti içinde olmamak ve gerektiği zaman fedakârlık yapabilmek olduğunu hepimiz biliyoruz, ama kitabımızın adsız kahramanı ve Lanthier’nin Kamo için yaptıkları gerçekten gıpta edilecek cinsten. İnsanın böyle arkadaşları olsun, daha ne ister…

Kahramanların birbirleriyle olan ilişkilerindeki samimiyet öykülere bağlanmanızın birincil nedenlerinden. Ne Kamo, ne de arkadaşı kolay çocuklar değil aslında, ama aileleriyle ve birbirleriyle ilişkileri çok dürüst. Neredeyse ideal denebilecek bir aile, arkadaşlık ve okul yaşamı var öykülerde. Tabii “ideal” biraz görece bir yaklaşım burada, çünkü aslında “ideal” olmayan bir dolu durum da var, ama işte ilişkilerdeki bu samimiyet ve dürüstlük her durumu doğallaştırıyor; neredeyse idealleştiriyor. Bu doğallaşma, öyküden aldığınız hazzı arttırıyor. Olayların gizemli, zaman zaman fantastik örgüsü de ayrı bir haz tabii. Her seferinde son derece sıradan başlayan olaylar öyle bir giriftleşiyor, karanlık sulara giriyor, müthiş bir fantazyayla sarmallanıyor ki çözüldüğü an şaşakalıyorsunuz. Daniel Pennac, okurunu, polisiye yazarı olmasının tadına vardırıyor. Sımsıcak hoş sürprizler hazırlıyor ve okurun kalbini çalıveriyor.

Kısacası, tadı damağınızda kalan bir okuma macerası “Delidolu Arkadaşım”. Unutamayacağız bir karakter Kamo. Bu nedenle dönüp dönüp yeniden okuyabilirsiniz. Çok seviyorum ben böyle kitapları; vazgeçilmez bir arkadaş gibiler çünkü…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=3&yil=2011&bolum=14

Gizeme açılan kapılar…

Büyüler, büyücülerle çevrili her yerimiz. İyisi var, kötüsü var, çok çok kötüsü var. Bütün bu sarmalın büyüsü var bir de, ki ben en çok bu büyüyü seviyorum. Fantastik olan her fikri, her kitabı, her filmi değil, ama büyü fikrini seviyorum yani. Gerçek yaşamlarımızın bir yerlerinde zaman zaman iyi tozlar, büyüler uçuşsa fena olmaz mıydı yani? Şahane olurdu bence; ama yok! Biz de iyi fantazyalarla avutuyoruz kendimizi. J.K. Rowling’in, Neil Gaiman’ın, Chris Riddell’ın, Diana Wynne Jones’un hayal dünyasında kayboluyoruz…

Diana Wynne Jones fantastik dünyanın en tanınmış isimlerinden olmasına karşın Türkiye’de kitapları taze basılmaya başlanan büyülü bir yazar. Daha önce tanıştığım Hayao Miyazaki’nin Yürüyen Şato filminin hikayesi de ona ait; yaşlı bir kadın, yürüyen bir şato ve etkileyici bir büyücü tam da Miyazaki’ye göre bir hikaye. Tabii ki izleyen herkesi hoşnut bırakmayı da başardı. Ancak bir Miyazaki fanı olarak hikayenin aslında bir roman uyarlaması olduğunu o zaman farketmemiştim açıkçası. Birkaç ay önce İthaki Yayınları’ndan çıkan Yürüyen Şato’yu görünceye kadar da farkında değildim ve bu sayfalardan sizlere sözünü edeceğim ilk kitabın Yürüyen Şato olması düşüncesi çok çekici geldi bu nedenle.

Diana Wynne Jones’u da böylece keşfettim aslında; itiraf ediyorum. Türkiye’de yayımlanmış sadece iki kitabı var. Yayınevleri de benim gibi geç keşfetmişler onu belli ki. Oysa annesi ve babası eğitmen olan 1934 doğumlu yazar, Oxford’da Narnia Günlükleri’nin yazarı C.S. Lewis ve Yüzüklerin Efendisi’nin yaratıcısı J.R.R. Tolkien’in öğrencisi olmuş. O yıllarda bu iki ustaya karşın fantastik edebiyat pek de değer gören bir tür değilmiş Oxford’da; ama öğretmenler böyle isimler olunca fantastik türe kayıtsız kalmak saçma olurdu herhalde. Diana Wynne Jones için de hep ilgi çekici olmuş bu tür haliyle. Okulu bitirince evlenmiş ve üç oğlu olmuş. Onları büyütürken Yüzüklerin Efendisi’ni okuyormuş çocuklarına, ama okurken okurken aslında bunun çok da çocuklara göre olmadığını, fantastik olayların biraz daha bizim yaşamlarımıza yakın durması, insancıl olması fikri aklını kurcalamaya başlamış. Böyle böyle yazmaya da başlamış. 1960’ların sonunda yetişkinler için yazdığı tek ve ilk kitabı çıkmış. Çocukları okula başladıktan sonra ise kendini tamamen çocuklar için yazmaya vermiş. 1972’de ilk hikayesi basılmış. 1977’de ilk ödül gelmiş. Yazarın kariyeri bu ödülle birlikte tırmanmış. 1980’lerde tüm dünyada tanınmasına neden olan Chrestomanci serisi gelmiş; ödüller birbirini kovalamış. Yine çok tanınan Derkholm serisi 1990’ların sonlarında yayımlanmış. Her iki seri de henüz Türkçe’ye çevrilmedi. Yapıtları diğer fantastik yazarlara ilham kaynağı olan böylesi bir yazarı, söz konusu yazarlardan sonra keşfedebiliyor olmamız da biraz tuhaf aslında.

Yürüyen Şato ya da orjinal adıyla Howl’s Moving Castle 1986 yılında yayımlanmış. Üç kızkardeşin en büyüğü Sophie’nin büyücülerle sarmallanmış yaşamının kısacık bir bölümünü anlatıyor bize roman. Sophie Çöl Cadısı tarafından yaşlı bir kadına çevriliyor. Kardeşleri evden uzaklaşmış, üvey annesinin şapka dükkanında çalışan iyi niyetli Sophie, yaşlı bir kadına dönüştüğünü görünce evden ayrılmaya karar veriyor. Yaşadığı Pazar Kasabası’nın tepelerinde dolaşan Yürüyen Şato’nun sahibi Howl ile ya da Çöl Cadısı ile yeniden karşılaşması olası, ama o yine de düşüyor yollara ve artık hareket edemeyecek kadar yorulduğunda gerçekten de Yürüyen Şato’nun kapısını çalmak zorunda kalıyor. Şatoda ilk karşılaştığı ateş cini Calcifer oluyor. Calcifer görür görmez anlıyor Sophie’nin bir büyünün etkisinde olduğunu ve ona bu büyüyü bozabileceğini ama karşılığında onun da Howl ile yaptıkları sözleşmeyi bozması gerektiğini söylüyor. Sophie bunu nasıl yapacağını bilmese de teklifi kabul ediyor. Muhabbetin sonunda Howl’un genç asistanı Michael ile tanışıyor ve bir şekilde geceyi orada geçiriyor. Ertesi gün Howl şatoya dönünce yaşlı Sophie ile tanışıyor. Sophie’nin Calcifer üzerindeki etkisini görünce çok şaşırıyor Howl. Sophie de şatonun çok pis olduğunu, temizlenmesi gerektiğini söylüyor ve böylece sessiz sedasız ailenin yeni ferdi oluveriyor Sophie.

Yürüyen Şato’ya olaysız bir giriş yapsa da, her geçen gün yepyeni bir macera başlıyor yaşamında Sophie’nin. Şatoyu yürütenin Calcifer olduğunu öğreniyor önce ve şatonun her biri farklı bir kasabaya açılan birden fazla kapısı olduğunu. Howl’un her kasabada farklı bir isimle anıldığını, dış görünüşüne gereğinden fazla önem verdiğini ve kızların kalbini çalmayı hobi haline getirdiğini öğreniyor. Kısa sürede şatonun tertemiz hali ve Sophie’nin aşırı merakı Howl’u çıldırtmaya başlıyor. Sophie de Howl’un çapkınlığından, gizemli hallerinden usanıyor.

İlk anda, Çöl Çadısı ile Howl arasında gitgide çetrefilleşen gerilimin hikayesi gibi görünse de, Sophie ile Howl’un, yani birbirine zıt iki karakterin yoğun çatışması ve yine de birbirlerinden vazgeçememeleri üzerine kurulu aslında Yürüyen Şato. Öyle büyük gerilimler, çatışmalar, müthiş bir aksiyon yok romanda. Sakin sakin, derinden derinden gelişiyor olaylar ve aynı şekilde de çözülüveriyor. Fantastik bir kurguya göre fazla naif olduğu bile söylenebilir, ama kesinlikle zekice tasarlanmış, şaşırtıcı ve oldukça da eğlenceli.

Bu arada Miyazaki’nin Yürüyen Şatosu ile roman arasında çok büyük bir fark olduğunu da söylemeliyim. Kitabı bitirince filmi bir kez daha izleme ihtiyacı hissettim, çünkü okurken hep “film hiç de böyle değildi” hissiyatındaydım. Yanılmamışım. Miyazaki’nin Yürüyen Şato’su çok açık bir aşk ve şiddet/savaş hikayesi. Romanda ise örtülü bir şiddet ve farkedilmemesi için gayret edilen gizemli ve güçlü bir aşk var. Miyazaki belli ki Yürüyen Şato esprisini beğenmiş. Eh, kim etkilenmezki yürüyen bir şato fikrinden! Küçücük ama aynı zamanda kocaman! Akıl almaz, merak uyandırıcı, gizemli, neredeyse canlı ve hatta komik. Her iki yapıtta da şato aynı zaten, ama hikayenin gerisi oldukça farklı gerçekten de.

Yürüyen Şato’nun kapısından giriş yaptık Diana Wynne Jones’un dünyasına, diğer kitapları dilimize çevrilir de keşif uzun sürer umarım…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=2&yil=2011&bolum=14

‘Adil’ bir eğitim için eyleme geçmeye hazır mısınız?

Uzuuun zamandır çocuk kitapları okuyorum. İçlerinde gerçekten çok haz aldıklarım var. Pek çokları gibi ilk okuduğum andan beri benim de başucu kitabım her zaman ve daima Küçük Prens. Çocuk kitapları okumanın yaşamıma çok şey kattığını, beni tazelediğini hissediyorum. Hem çocuk yetiştirirken hem de yaşamı algılamaya çalışırken gerçekten bambaşka pencereler açıyor çocuk kitapları bana, çünkü içimi sevinçle, umutla dolduruyor. Gülümsetiyor beni. Heyecanlandırıyor. Kafamda sürekli yeni fikirler uçuşturuyor. Ve bunca zamandır ilk kez bir yazarı kıskandım; şimdi ilk yazdığı kitabı elimden yeni bıraktığım anda bunu düşündüğümü farkettim. Andrew Clements’i kıskandığımı. Cesaretini kıskandım Clements’in; özgür, kışkırtıcı, eğlenceli kalemini kıskandım. Ve tabii ‘iyi ki böyle yazabilen biri var’ diye düşündüm.

Andrew Clements Amerikalı bir yazar. Edebiyat okumuş ve uzun yıllar Avrupa’dan çocuk kitapları yayınlayan bir yayınevinde resimli kitaplar için metinler yazmış. Şarkı sözü yazarlığı ve öğretmenlik deneyimi de var Clements’in. 1996 yılında “Bunun Adı Findel” adlı ilk romanı müthiş başarı kazanmış ve devamı gelmiş. Türkçe çevirileri Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan Clements’le ilk tanışıklığım “Konuşmak Yok!” ile oldu. Genelde yolda kitap okuyabiliyorum ben ve bu kitap nedeniyle Karaköy-Kadıköy arası vapur yolculuğunu iki kez yapmak durumunda kaldım. Öyle bir dalmışım ki, vapurun Kadıköy’e yanaştığını bile fark etmemişim! Ama biraz uzun süren bu vapur yolculuğu yaşamım boyunca yaptığım en güzel yolculuklardan biri oldu, çünkü Andrew Clements’in aklıyla tanıştım.

Kısa bir süre sonra “Karne Oyunu”nu ve araya giren aylardan sonra da ilk romanı “Bunun Adı Findel”i okudum. Her seferinde aynı hissi bıraktı kitaplar bende; bütün öğrenciler ve öğretmenler ve anne-babalar bu kitabı okumalı! Ama okumanın ötesinde yaşamlarına geçirmenin yollarını aramalı… Başlangıç noktası Clements’in kitapları zaten, çünkü sessiz kalmayan, sorgulayan, düşünen öğrenciler ve öğretmenler ve anne-babalar olabileceğimizi gayet etkili bir anlatımla yüzümüze vuruyor kendisi. Bu nedenle bir kez daha teşekkür ediyorum kendisine. Zaman zaman böyle aynalara gereksinim duyuyoruz çünkü.

Peki ne anlatıyor Clements benim yere göğe koyamadığım bu kitaplarda? Sıradan okullarda öğrenci, öğretmen, idareci olmayı ve veli olmayı anlatıyor çok basitçe. Sözünü ettiğim her üç kitabın kahramanı da 5. sınıf öğrencisi. Diğer öğrencilerden onları ayıran en belirgin özellikleri biraz daha fazla kendilerine güvenmeleri. Çünkü bu güven okuldaki ‘haksız’, ‘kalıplaşmış’, ‘sınırlayıcı’ sistemi sorgulayabilme cesareti veriyor onlara. Böylece biz de ayağı yere basan bir fikrin mantıklı ve örgütlü bir dirençle nasıl yaşama geçirilebileceğine ve bir değişim yaratabileceğine sahne oluyoruz. Hem de tadına doyulmaz, hınzır bir mutlulukla.

Valla benim acayip canım çekti her seferinde bu hikayelerin kahramanlarından biri olabilmeyi. Clements’in çocuk okurların favori yazarlarından olması çok da anlaşılır bir şey. Öğrenci haklarını sonuna kadar savunan, olması gereken ‘adil’ bir eğitim/disiplin sistemini savunuyor çünkü kitaplar. Öğrencileri haklarını aramaya, eğitmenleri ve velileri de biraz daha açık fikirli olmaya davet ediyor. Eğitim sistemimizin karmaşasında bunun hiç de kolay olmadığını hepimiz biliyoruz tabii, ama diyorum ya insana cesaret veriyor bu hikayeler. Bu nedenle nefisler zaten. Eyleme geçmekten korkmamamız gerektiğini söylüyor bize. (Bir de kızlar ve oğlanlar aslında gayet iyi arkadaş olabilirler, yanyana durabilirler diyor Clements açıkça. Bu bir sır değil tabii, ama niyeyse öyle olmaması gerekmiş gibi davranıyoruz ya çoğu zaman…)

Bu yazı alternatifanne.com ‘da eş zamanlı olarak yayımlanmıştır.

Bataklığın kıyısındaki tazelik

Bataklığın kıyısındaki eski bir evde yaşayan yaşlı ve gizemli bir büyükhala. 14 yaşında, insanları büyüleyecek kadar iyi keman çalabilen, ukala bir genç erkek. Küçük Vahşi diye çağrılan, kendini kamufle etmeyi son derece iyi beceren dokuz yaşlarında zeka küpü bir kız. Baykuş lakaplı, esrarengiz ve sevimsiz bir adam.

Bütün bu insanların yaşadığı; meydanında fıskiyeli bir süs havuzu, az sayıda ev ve tek bir marketin yer aldığı küçük bir kasaba. Merkezin dışında tek tük evler… Biraz daha uzaklaşınca, kenarında serinlenilebilen minik, sakin bir dere… Kahramanlarımızın ‘kükürt kokusu uzaklardan gelen bir mektup gibi önlerinde açıldığında’ kolaylıkla ürkmeye başlayabildikleri bir bataklık…

Güneşin doğmasına yakın gökyüzünde renkler kovalamaca oynamaya başlıyor bu kasabada. ‘Neşeli bir kırmızı laciverdin ardından koşarken, bebeksi bir mavi, parlak sarıyı yeryüzünden kovalıyor.’

Her şey sıradan! Herkes sakin! Kıyısında bir bataklığın yer aldığı bir kasabada hayat nasıl olabilirse öyle yani! Büyükhalanın davetiyle kasabaya gelen maceraperest yeğeni için öyle değil ama…

Hikaye yavaş yavaş, büyükhalanın mis kokulu çiçeklerinin, meyve ağaçlarınının, çeşitli güzel otlarının, rahat hamağının yer aldığı keyifli bahçeden sıyrılıp bataklığın gizemlerine daldıkça biz de anlıyoruz öyle olmadığını.

Kent kent gezen, süper eğlenceli sirkler. Havada uçan, yürekleri hoplatan trapezciler, aslan terbiyecileri, palyaçolar… Baykuş’un ürküten planları… Ser veren sır vermeyen halleriyle bir cadıyı hatırlatan büyükhala. Tıpkı onun gibi gizlerle örülü evi. Bir yandan da inadına hiçbir şey yokmuş gibi keyifli geçen günler.

Ben çok çok sevdim Bataklığın Kıyısındaki Ev’i. Yaşamın akışındaki tuhaflıklarını, gündelik yaşamın günümüze uymayan, biraz geçmişi anımsatan detaylarını sevdim. Mesela coca cola yerine, üzerine taze nane yaprağı konulmuş ev yapımı limonata içiyor bu kitabın gençleri -büyükhala etkisi. Ağaçların, çiçeklerin adlarını biliyor, teknolojiden uzak da eğlenebiliyorlar. Yaşamlarında televizyon, telefon (cep telefonu değil ama), sinema var. Ama tercihleri doğa yürüyüşleri, bisiklete binmek, kitap okumak, keman çalmak veya resim yapmak aslında. Derenin kıyısında veya ağaçların gölgesinde sohbet etmek. Tabii onları oyalayan, heyecanlandıran müthiş bir maceranın içindeler bir yandan. Ama artık bizim çocukluğumuzda kaldığını düşündüğüm, bütünüyle sokakta, doğada biçimlenen bir eğlenme biçimleri var. Kentte değil de taşrada olmalarının da sonucu bu tabii. Ama belli ki kentte de kitap okumayı, resim yapmayı, doğayı tercih eden çocuklar/gençler kahramanlarımız.

Özellikle etkileyici ve çok güçlü olduğunu düşündüğüm bir yanı da betimlemeleri kitabın. Tıpkı bu kitap gibi, “Mızıkacı” ve “Hayaletli Gölün Çocukları” adlı kitapları da Günışığı Kitaplığı’ndan çıkmış yazar Yeşim Armutak, daha önce hiçbir çocuk kitabında rastlamadığım bir edebi dil seçmiş kendine. Yalın, direkt, basit ama güçlü bir anlatım yerine şiirsel, zengin bir dil kullanımı var. Bu dil taşra kasabası ve büyükhalanın varlığıyla somutlaşan eski zaman duygusunu da belirginleştirmiş. Neredeyse zaman kavramı yok olmuş hikayede. Deminden beri anlatmaya çalıştığım geçmiş-şimdiki zaman durumları da aslında bu zamansızlık hissiyatında eriyip gidiyor. Anlamını yitiriyor. Bu da yazarın bilinçli tercihi aslında. Ayrıca, belli belirsiz bir flört ve eski, sıradışı bir aşk hikayesiyle kendini hissettiren hoş romantizmi de destekliyor bu dil kullanımını.

Öte yandan, cadı hikayelerini anımsatan gerilimli bir hikayenin, okuyanda bu kadar sakinleştirici bir tazelik duygusu yaratması çok şaşırtıcı. Şimdi tüm bu tazelik duygusu, romatizm ya da zaman kavramının belirsizleşmesi çocukları -ya da bu kitabın kahramanlarını düşünerek gençleri demek daha doğru sanırım- ne kadar ilgilendirir bilemiyorum. Ama Peren ve Kuzey’de kendinizden bir şeyler bulabileceğinize ve bu merak uyandıran sıcak hikayeyi seveceğinize eminim.

Bu yazı ilk kez 18 Mayıs 2007’de Radikal Kitap’ta yayımlanmıştı.

Uzak bir gelecek mi gerçekten?

Korkuyorum. Eskiden severdim bilim kurguları. Ulaşılmaz, müthiş bir hayal ürünüydü bilim kurgular benim için. Şimdiyse hepsi çok yakın, çok olabilirmiş gibi geliyor ve korkuyorum.

EVRENDEKI.SON_.KAYIT_Küresel ısınma gerçeğini alenen yaşamaya başlamışken, savaşlar, afetler bu kadar artmışken, yanı başımızdayken, masumiyetten, güzel, güvenli, huzurlu günlerden söz etmek çok büyük bir kandırmaca gibi geliyor bana. Büyüdük artık, yaşlanma sürecine girdik belki de ama ya çocuklarımız… Onları büyütürken dünyanın güzelliklerinden söz ediyoruz. Oysa dünyanın iyiye gitmeyen halinin hesabını nasıl verebileceğimizi hiç ama hiç bilmiyorum. Koskocaman yalanlar söylüyormuşuz gibi geliyor çocuklarımıza. Sonra biraz büyüdüklerinde, gerçeklerin bu kadar masalsı, güzel olmadığını anlamaya başladıklarında, “sorumluları biziz” demek yeterli olacak mı? Neden onlara bilim kurgu romanlarındaki, filmlerindeki gibi çorak, vahşi, sıkıntılı, güvensiz bir dünya bırakmak zorundayız? Neden bilim kurgular eskisi gibi heyecan verici hayal ürünleri değil sadece? Ne zaman ayacağız çocuklarımıza karşı, kendimize, dünyamıza karşı sorumluluklarımızı en ivedi şekilde yerine getirmek için fazla vaktimiz kalmadığına?

Mad Max gibi yaşamak istemiyorum ben. Bir gıdım su için insanların birbirini kırıp geçirdiği, pislik, hastalık içinde, yeşilsiz, mavisiz, havasız bir dünya istemiyorum.

Rodman Philbrick Evrendeki Son Kayıt’ta böyle bir dünya kurgulamış ama. Okurken, hiç de uzak şeylermiş gibi gelmiyor. Hatta çok mümkün, o kadar yakınmış parçalanmış, dağılmış bir dünya gibi geliyor.

Klişe bir hikayeden yola çıkmış aslında Rodman Philbrick. Çok çok büyük bir sarsıntı (deprem) oluyor ve dünyada artık hiçbir şey eskisi gibi olamıyor. Çünkü bütün uygarlık çöküyor. Hastalıklar, yoksunluklar, açlık, insanlar arasında kavgalar, çekişmeler başlıyor. Sonra genetik bilimciler kusursuz insanı yaratmaya uğraşıyorlar ve bunu başarınca da kendilerini sıradan insanlardan soyutlayıp sadece ‘gelişiklerin’ yaşayabildikleri, şimdiki mavi-yeşil dünyamızın aynısı Eden’de yaşamaya başlıyorlar. Sıradanlara ise dünyadan geriye kalan çöplük, Yerleş’te yaşamaya çalışmak düşüyor.

Kitabın kahramanı Spaz da Yerleş’te yaşamaya çalışanlardan. Beyinlerini sanal eğlence aracı ‘burgu’ ile harcayan kitlenin arasında, ama sara hastalığı olduğu için burgusuz, yani onlardan olamadan yaşıyor. Bölgenin racon kesenleri Zımbacıların lideri kolluyor onu, karşılığında da bazı işleri halletmesini istiyor. Zaten hiçbir şeyi olmayan insanları soymak da bu işlerden biri. Soygunlardan birinde ‘dişidökük’ Yhazan çıkıyor karşısına. Tuhaf, bilge bir yaşlı adam. Kafayı bir kitap yazmakla, geçmişten kalanları kayda almakla bozmuş bu adam bir şekilde Spaz’ın yaşamına giriyor. Bir de onu ararken karşısına çıkan konuşmayı bilmeyen Küçük Surat. Spaz, yanından ayrılmak zorunda bırakıldığı kız kardeşi Bean’in çok hasta olduğunu öğrenince onun yanına gitmeye karar veriyor ve üçünün yolları bu zorlu yolculukta birleşiyor. Sonra aralarına gelişik kız Lanaya da katılıyor ve macera iyiden iyiye çetrefilleşiyor.

Yazarın büyüklere yönelik yazdığı başarılı dedektiflik ve bilimkurgu kitaplarından sonra gençler için kaleme aldığı ilk kitabı Freak The Mighty o kadar tutulmuş ki, The Mighty (bizde İyilik Meleği olarak vizyona girmişti) adıyla, Sharon Stone’un başrolünde yer aldığı filmi bile çekilmiş. Evrendeki Son Kayıt 2000’de kaleme aldığı bol ödüllü bir gençlik romanı. Kitapta çok hoş ve zekice üretilmiş yeni tanımlamalar ve sözcüklerle yaratıcı ve eğlenceli bir dil yakalamış yazar. Hikayenin çıkış noktası her ne kadar klişe olsa da bu farklı, ilginç dil ile ve akılcı, gerçekçi olay örgüsüyle çok güçlü bir etki bırakıyor okuyanda. Belleğinizde müthiş bir görsel imgelem yarattığını da söylemeden edemeyeceğim. Kitabı okurken, hep bir film izliyormuş hissiyatındaydım aynı zamanda ve gerçekten de iyi kotarılırsa ses getirecek bir film çıkar bu kitaptan.

Ancak yazıya başlarken sözünü ettiğim tuhaf ruh halini de yaşıyordum bir yandan. Hem elimden bırakamıyor, ne olacağını merak ediyor hem de o dünyanın içinde olma hissiyatı beni çok yoruyordu. Romanın bıraktığı bu güçlü etki, şu an yaşadığımız dünya ile bu bilim kurgu dünyası arasındaki farkların gitgide kapandığı duygusunu yaratıyordu bende. Arayı açmanın elimizde olduğunu çaktırmadan kafamıza vurması umut olduğunu gösterse de hala ödüm patlıyor…