Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Eylemi okumak olan kahramanların kitabı

 

Amerikalı Andrew Clements çok sevdiğim yazarlardan. Her kitabına büyük bir merak duygusuyla başlıyorum şimdi neye çomak sokacak diye. İlk kitaplarından Bunun Adı Findel, Konuşmak Yok ve Karne Oyunu, ardından yazdıklarının hep önünde gerçi ama cazibesini hiç yitirmeyen bir yazar benim için.

Günışığı Kitaplığı’ndan son çıkan Kaybedenler Kulübü’ne başlarken de duygum buydu. Sayfaları çevirdikçe bu kez kahramanımız Alec’in bir ‘kitapkurdu’ ve olay ekseninin de kitaplar olduğunu anladığımda yüzümdeki gülümseme arttı itiraf edeyim -eh ne de olsa bizim alanlar. İlerledikçe Star Wars fanı anne-baba-kardeş girdi devreye ve keyif dozu arttı benim için.

Alec tüm zamanını kitap okuyarak geçiren bir 6. sınıf öğrencisi. Gerçek bir kitapkurdu bu tanımlamayı sevmese de. Derslerde, teneffüslerde, kısacası yemek yemediği, uyumadığı tüm zamanlarda kitap okuyor. Ailesi ve öğretmenleri onun okuma sevdasını çok takdir etseler de sosyal yaşamını ve derslerdeki başarısını etkilediği için kaygılılar. Bu nedenle yılın başında önlemlerini alarak derslere dahil olmazsa yaz okuluna devam etmesi gerekeceğini ve öğretmenlerinden haftalık rapor alacaklarını söyleyerek Alec’i kuşatıyorlar. Alec de derslerde kaybedeceği zamanı kazanmanın formülünü katılması gereken okul sonrası programında bir okuma kulübü kurarak geliştiriyor. Elbette bu durum büyüklerce şüpheyle karşılanıyor ve Clements kitaplarında alışık olduğumuz bir çekişme, bir kafa tutma durumu da burada başlıyor.

Alec bu kafa tutmaya kulübün adıyla başlıyor; Kaybedenler Kulübü. Kendisi gibi sadece kitap okumak isteyen bir kişiyi daha bulduğunda -Nina- kulüp resmen var oluyor ve Alec’in hiç tahmin etmediği bir süreç de başlıyor; kitapkurtları hızla çoğalıyor.

Nina’nın söylediği gibi küçümseyici bir anlamı var sanki Kaybedenler Kulübü’nün ya da kafa tutan, bir hırsız çetesi ya da motorsiklet kulübü gibi bir etki yaratan. Tahmin edebileceğiniz gibi Alec’in bu adı seçmesinin nedeni daha çok ikincisi. ‘Havalı’ değil diğerleri için kitap okumak çünkü, ‘ezik’ bir durum. Alec içinse S.E. Hinton’ın Dışarıdakiler’indeki Yağlılar çetesine dahil olmak gibi daha çok. Bir yaşam biçimi. Ama aslında tam olarak Alec’in hesapladığı gibi de değil her şey. Onun o ana dek çok da ihtiyaç duymadığı başkalarıyla ilişki kurmayı gerektiriyor kulüp başkanı olmak sonuçta. İşte Alec’in üstesinden gelmesi gereken çekişmeli durum da bu.

Clements kızışmayı arttırmak için dozunda bir zorbalık hikâyesi de sızdırmış kurgunun içine. Alec’in anaokulundan beri tanıdığı sportmen Kent’le rekabeti spor ve kitap okumayı karşı karşıya getiriyor. Böyle bir maçın galibi kim olur sizce? Neyse, boşverin tahmini, kaybedersiniz. Clements’in sırrı burada zaten, olabileceğine inandırması. Olabilir çünkü…

Ritmi, şimdi n’olacak duygusu biraz daha düşük bu kitabın. Sıkıştığı her an kitaplara sokulan Alec, ilişkilerde sorun yaşadığında, hele de karşı cinse anlayamadığı duygular beslemeye başladığında kitaplardan çok anne-babası, hatta kardeşinden destek alıyor ve bu bölümler Clements’de alışık olmadığımız bir akıl hocalığa evrilmiş azıcık. Yine akıcı, yine dozunda gerçi. Eylemi okumak olan bir kahramanla karşı karşıyayız sonuçta!

Yazar, Kaybedenler Kulübü’nde okuma sevgisini, kitapları yüceltirken genç okuyucuları hem eskilerden hem yenilerden kitaplarla çevrelemeyi de ihmal etmemiş. Alec’in elinden düşürmediği Gary Paulsen’in Balta serisinin ilk kitabı Ormanda Tek Başına’dan sıradışı sayılabilecek Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’ine Rick Riordan’ın Percy Jackson’ına dek pek çok kitaba da gönderme yapmış. Dolayısıyla kitabın arkasında meraklısı için azımsanmayacak bir okuma listesi de var.

Bu yazı ilk kez Birgün Kitap‘ta yayımlanmıştır.

Reklamlar
Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Gerçek bir İstanbul masalı

Her kentin bir masalı olsa… Yaşadığımız ya da merak ettiğimiz kentlerin masallarının içinde kaybolsak… Sonra yeniden keşfe çıksak bu kentleri… Anlatsak masalını herkese, dilden dile çoğaltsak…

Ben yazılı örneğine çok rastlamadım kent masallarının, ama bir tanesi var ki gerçekten çok özel benim için, çünkü doğduğum yaşadığım kenti anlatıyor: “İstanbul Masalı”. Ama sanıyorum benim için olduğu kadar, tarihi kentlere meraklı pek çok insan için de ilgi çekici bir masal İstanbul’unki.

Arkeolog ve yayıncı Mine Soysal, “her kentin bir masalı vardır… İstanbul’unki öyle bir masaldır ki, başlangıcından günümüze dek kentte ve çevresinde yaşayanlara, onlardan geriye kalan irili ufaklı pek çok ipucunun izini süren bilimsel çalışmalara, dilden dile aktarılan efsanelere, çok çok eski kitaplara, hatta şarkılara borçluyuz onu,” diyor ve “İstanbul Masalı”na başlıyor…

300 bin yıllık geçmişi olan bu büyüleyici kentin masalını anlatmaya da o zamanlardan başlıyor. Tabii en uzun zaman dilimini kapsasa da hakkında en az bilgiye sahip olduğumuz dönem olduğu için en kısa bölümünü oluşturuyor bu dönem masalın. Anladınız artık, bu “evvel zaman içinde kalbur zaman içinde” diye başlayan bir masal değil. İstanbul’un kültürel zenginliğini, tarihini, geçmişten günümüze değişen gündelik yaşamını anlatan ‘gerçekçi’ bir masal. Ama tüm masal kitaplarında olduğu gibi harika resimlerle anlatıyor İstanbul’u bize. Betül Sayın resimlemiş İstanbul’u, Mine Soysal da güzel güzel anlatmış. Tarihöncesinden başlamış, ilk liman kenti Byzantion’dan Bizans İmparatorluğu’nun dillere destan başkenti Konstantinopolis’e ve sonra Osmanlı başkenti İstanbul’a, sonunda da Cumhuriyet dönemi İstanbul’una, günümüze kadar taptaze ve yalın bir İstanbul’un tarihi öyküsü.

Bence hem yetişkinlerin hem de çocukların her daim elinin altında olması gereken bir kitap bu. Hele de İstanbul’da yaşıyorsanız. Tarih derslerinde de okuduk İmparatorluğun başkentini, önemini. Ama kimse bize Topkapı Sarayı’nda kimlerin yaşadığını, mahalle yaşamını, o zamanların ekonomisini, semtlerdeki yerleşmeleri anlatmadı. İstanbul’un tarihin her döneminde kültürel yaşamın başkenti olduğunu detaylandırmadı. Kentin kozmopolit bir yapısı olduğunu az çok biliyorduk, ama Bizans hükümdarlarının da Osmanlı padişahlarının da özellikle farklı kesimlerden insanların bir arada yaşayarak zenginleştirdiği çok kültürlü bir kent kurmayı seçtiklerini bilmiyorduk. Tarih, hep savaşlar ve fetihlerden ibaretti, hâlâ da öyle. O nedenle kimilerine çok sıkıcı gelebiliyor. Oysa okullardaki tarih kitaplarının dışına çıktığınızda tarih ince detaylarla örülü harika bir masal gibi gerçekten. “İstanbul Masalı”nda, Kâğıthane Deresi’nin Haliç’e kavuştuğu yerde kurulan Sadâbat Sarayı ve bahçelerinin tıpkı Avrupa’daki benzerleri gibi soylular için özel bir çevre yaratmayı amaçladığını öğreniyor ya da yeniden hatırlıyorsunuz. Kent meydanlarında yapılan çeşmelerin bezemelerinde kullanılan yemiş ve meyve kâselerinin doğaya ve dünyaya açılan yeni düşünce biçimini simgelediğini, 1700’lü yıllarda İstanbul’un Rum, Ermeni, Arap ve Bulgar basının da merkezi haline geldiğini, Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na geçişin öyküsünü ve İstanbul’un gündelik yaşamına dair, hiç de sıkıcı olmayan bilgiler ile zenginleşiyor, tazeleniyorsunuz. İstanbul nasıl bu kadar büyüleyici olabiliyor onu daha iyi anlıyorsunuz.

Sonra yavaş yavaş günümüz İstanbul’una geliyor masal. Cumhuriyet’in ilk yılları masalın en heyecan verici bölümlerinden. Ancak masal yavaş yavaş İstanbul’un silüetinin nasıl değiştiğini anlatmaya başladığında canınız da sıkılmaya başlıyor. Sonu mutlu biten bir masal olmadığını anlıyorsunuz okuduğunuzun. Bugün İstanbul tarihi dokusu neredeyse tamamen yok edilmiş, ormanlık alanları, su havzaları yerleşim alanı haline getirilmiş, düzensiz ve çarpık yapılaşmayla yıpranmış, on milyondan fazla insana ev sahipliği yapmaya çalışan yorgun bir megapol. Fazlasıyla yorulmuş ve yoran bir kent. Ama ne olursa olsun aşkla bağlı olduğumuz, vazgeçemediğimiz bir kent aynı zamanda. Bu nedenle “İstanbul Masalı” hem yetişkinlerin hem çocukların okuması gereken bir kitap işte. Hatırlamak, anlamak ve direnebilmek için…

“Dünyanın en büyük, en güzel, en eski kentlerinden birinde uyanmak, okumak, çalışıp ev geçindirmek, eğlenmek, onun sakini olmak; uzaktan bile olsa tarihsel varlığının bu ülkeye ve dünyaya armağan ettiği değerlerle yaşamak, herkese irili ufaklı sorumluluklar yüklüyor… İşe dolaşmakla başlamalı. İstanbul’da dolaşmalı ve her köşesine gizlenmiş bir başka masalı dinlemeli,” diyor yazar. Evet, “İstanbul’un yorgun ama bilge sesini dinlemeli”, ona kulak vermeli…

Bu yazı ilk kez ÇEKÜL Vakfı’nın Kilittaşı dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.