Yazı kategorisi: çocuklu olmak, ortaya karışık

‘Hayat bir oyun’ diyorlar. Öyle mi gerçekten?

Öyle tabii. Niye çocuk olmak istiyoruz ki yeniden, ya da en azından içimizdeki çocuğu yitirmemek? Çocuklar için hayat bir oyun çünkü. İşleri bu; oyun oynamak. İşkolikler gibi; bokunu çıkarıyorlar hep tabii. Sabah gözlerini açtıkları andan yatağa girene kadar oyun oynuyorlar ve hala süreci uzatmaya çalışıyorlar. Ben o zaman “oyun çok güzel, ama daha keyifli oynayabilmen için dinlenmeye, enerji toplamaya ihtiyacın var” diyorum oğluma. O da isteksizce uykuya yenik düşüyor zaten.

Çocuklar işlerini ciddiye alıyorlar bizler gibi; ama onların işi olabildiğince saf ve eğlenceli. Oynayarak öğreniyorlar hayatı. Oyunla öğreniyorlar paylaşmayı, güvenmeyi, yaratmayı, kendini kaptırmayı, eğlenmeyi, öncelikle ve hep eğlenmeyi. Sonra büyümeye başlıyorlar ve biraz içgüdüsel biraz da büyüklerinden öğrendikleri şekilde şiddet karışıyor oyunlarına/hayatlarına. Haksızlığı, bencilliği, hırsı, savaşmayı öğreniyorlar oyunla. Didişiyorlar sürekli. Üzülüyorlar, kırılıyorlar, anlamaya çalışıyorlar bu yeni durumları. Yine de içlerinde kötülük yok ya, arkalarını dönüp devam ediyorlar kaldıkları yerden eğlenmeye/oyuna. Bir bakıyorsunuz küsüyorlar bir bakıyorsunuz yanyanalar yine. Aslolan da bu değil mi zaten; çatışmaya rağmen birlikte olabilmek. Bir çözüm üretebilmek. Çözüm üretmeyi çatışarak öğreniyorlar; beceriksiz, mantıksız, bazen umarsız, bazen akılsız ama büyüklerden farklı olarak hep sevgi dolu.

P1010063Anlamadıklarını büyüklere soruyor çocuklar. Büyükler de mantıklı mantıklı açıklıyorlar kendi doğrularını. Çocuğa kendini savunmayı öğretiyorlar, acımasız dünyada hayatta kalmanın altın kurallarını; yani savaşmayı, güçlü, başarılı olmayı öğretiyorlar. Mutlu olmayı öğretmeyi unutuyorlar çoğunlukla, hayatın oyunları arasında kendileri de unutuyorlar çoğu zaman mutluluğu çünkü. Çok çok deneyimliler ya yinede, hayat bir dolu şey öğretti ya onlara, bu birikimle yüklüyorlar çocukları; gerçek oyunlara hazırlıyorlar. Çocuklar her şeye kadir büyükleri gördükçe büyümek istiyorlar böylece. Bilseler büyüklerin oyunları hiç eğlenceli ve saf değil isterler mi oysa büyümeyi?

Büyükler farkına varmadan çocukların kıvraklıklarını, yaratıcılıklarını, sonsuz hayal güçlerini, bitmeyen enerjilerini yontarak, onların en usta oldukları işi, oyun oynamayı unutmalarını sağlıyorlar. Büyüyünce de birbirlerine ‘hayat bir oyun’ diyorlar. ‘Oyunu iyi oynarsan hayatta başarılı olursun’. Oysa baştan tuzağa düşürüldüler eskinin çocukları; büyürken yitirdiler oyun oynama becerilerini.

Hayat oyununun girift kurallarında tökezlememek, oyunu ciddiye almak kadar eğlenceli yanlarını görmekten de geçiyor sanırım. Oyunun daha eğlenceli, dinamik, saf olması, haz vermesi için de büyüklerin çocukların bilgeliğinden yararlanması gerekiyor galiba. O halde, işte size bir oyun; sadece bir gününüzü bir çocukla geçirin, hem sokaklarda hem evde takılın ve kendinizi kayıtsız şartsız onun kafasının işleyişine bırakın. Hatta mümkünse bir 7 yaş altı, bir de üstü çocukla oynayın bu oyunu. Günün sonunda, döngüyü kırmanın ipuçlarını bulabilirsiniz, şaşırmayın!

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua’nın Ekim 2009 sayısında yayımlandı.

Reklamlar
Yazı kategorisi: ortaya karışık

Pina Bausch’un ardından beceriksiz bir saygı duruşu

İlk önce Michael Jackson’ın ölüm haberini aldım telefonla. Arayan arkadaşım acayip şaşırmış ve üzülmüştü bu haber karşısında. Ben de şaşırdım önce, ama sonra normal geldi bu ölüm haberi bana malum nedenlerden dolayı. O kadar etkilenmediğimi görünce, “sen Esbjörn Svensson’un ölümüne daha çok üzüldün” dedi. Evet, tabii ki daha çok üzülmüştüm. Çünkü, Michael Jackson, kuşağımın nasıl doğduğuna, parladığına ve çöktüğüne tanık olduğu, müzik sahnesi için çok önemli bir figür sadece benim için. Oysa Esbjörn Svensson’un yapıtları heyecan vericiydi, merak uyandırıcıydı. Konserleri uçurucuydu benim için. O nedenle bu dünyada olmadığı fikri hala inandırıcılıktan uzak geliyor bana. O güzel müziğini her dinlediğimde derinden bir hüzün kaplıyor içimi ve özlüyorum konserlerini. Gerçek bir kayıp hayatımda.

Tıpkı Pina Bausch gibi. İşin garibi Pina Bausch’un ölüm haberini de aynı arkadaşımdan aldım. ‘Felaket habercisi’ gibi oldu benim için, “bu kez sen de çok üzüleceksin ama” dedi haberi verirken…

pina_bauschŞimdi bu yazıyı yazmaya çalışırken zorlanıyorum, çünkü zor bir şey insanın çok değer verdiği, hayatına anlam kattığını düşündüğü birini kaybetmesi. Sonra da bu kaybın ardından O’nu yazmaya çalışması. Ben talip oldum bu yazıyı yazmaya, sızlanmamam gerekiyor, ama şimdi neredeyse anlamsız geliyor yazmak. Klişe birkaç sözün ötesinde ne yazabilirim ki! Şurda doğdu, burda dans etti, ilk koreografisi şuydu bilgisine istediğiniz yerden ulaşabilirsiniz zaten. Bir görev yazısı oldu bu sanki. Benim ve Karga Mecmua’nın bir saygı duruşu. Ve ben saygıda kusur etmek istemiyorum, size karşı da etmek istemiyorum. Birkaç küçük söz söyleyip çekileceğim huzurlarınızdan o nedenle.

İlk olarak, adını bile duymamış olanlarınız varsa aranızda, yazın bir kenara ve mutlaka tanık olmaya çalışın Pina Bausch’un yaratıcılığına bir şekilde. Sahne en süperi ama en azından bir kaydını yakalayın!

Ne rahat söylüyorum bunu değil mi? Çok şanslıyım çünkü. İstanbul’a uğrayan üç eşsiz yapıtı da izleyebildim: Cam Temizleyicisi, Masurca Fogo ve Nefes. Masurca Fogo’yu iki kez izledim hatta ve Nefes de hayran olduğu İstanbul içindi. Böyle bir yaratıcılık, yoğunluk ve sıcak, doğrudan etki -başka türlü tanımlayamayacağım, yaşamsallık diyebilirim belki- daha önce hiç görmemiştim. Nutkum tutuldu. Çarpıldım resmen. ‘Çarpıldık’ demeliyim daha doğrusu. Üç-beş istisna dışında salondaki herkes için geçerliydi çünkü bu. Hatta O’nun yapıtlarını izleyen büyük sanatçılar için bile. Pedro Almodovar, Wim Wenders gibi…

Tanztheater Wuppertal, Pina Bausch’un bize bıraktığı 40 küsur yapıtı yıllar yıllar boyunca sahnelemeye devam edecek ve eminim ki, yıllar sonra bile tazeliğini yitirmeyecek bu yapıtlar. Gelecek kuşaklar da tıpkı bizim gibi heyecanla, hayretle izleyecek ve etkisinden kurtulamayacaklar. Çünkü, bambaşka bir pencereden bakacaklar kadın-erkek ilişkilerine, insanlık hallerine, dünya hallerine… Oturdukları yerden hiç kalkmak istemeyecekler, bu uzuuun hikayeler anlık bir seyir gibi gelecek onlara. Bu anlatılan diyar nasıl bir diyarsa onlar da parçası olmak isteyecekler. Acayip şanslı ve mutlu hissedecekler kendilerini orada oldukları için. İzledikleri bu olağanüstü koreografiler bağımlılık yapacak. Ve Pina Bausch’un eşsiz yaratıcılığının izlerini sürecekler ömür boyu. Minnettar kalacaklar O’na, yaşamlarına dokunduğu için…

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua’nın Ağuslül 2009 sayısında yayımlanmıştır.

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Radyosuz olmaz!

Neredeyse sürekli radyo dinlemek alışkanlığının hayatıma nasıl girdiğini hatırlamıyorum. Açık Radyo’nun bolca katkısı olsa gerek. Ama yok yok, Kent FM zamanları da sürekli O açık olurdu. Hatta bir yılbaşı akşamını arkadaşlarımızla Kent FM başında, akışa ara ara telefonla dahil olarak geçirmiş, çok da eğlenmiştik. Daha önceleri de TRT FM vardı; yani şimdiki adıyla TRT 3. Biz o zamanlar TRT FM derdik niyeyse, öyle yerleşmişti. Tabii TRT FM maceramız çoğunlukla Yavuz Aydar-Şebnem Savaşçı ikilisinin Stüdyo FM’ini kaçırmamak üzerine yoğunlaşmıştı; ne çok şey öğrendik o programdan Tanrım. Müzik zevkimizin şekillenmesinde yüzde yüzdür katkısı; o kadar çok yeni ses keşfettik, o kadar ufkumuzu açtı ki bu ikili. O zamanlar MP3 indirme çılgınlığı yok, kaliteli müziğe, yeniliklere ulaşmak o kadar zor ki. Hatırlıyorum, babam zamanı için epey ileri teknoloji çift kaset çalarlı, hem radyodan hem de kasetten kasete kayıt yapabilen taşınabilir müzik setini getirdiğinde Tayfun’la benim için yepyeni bir devir açılmıştı. Aydar-Savaşçı ikilisi genellikle bir sonraki programda neler çalacaklarını anons ederlerdi. Biz de ilgimizi çeken bir şeyse boş kasetlerimizi hazırlar radyonun başına geçerdik. Kırmızı rec tuşuna basmanın hazzı büyük ve bazen de gayet stresliydi; ya kayıt etmezse???

radyo01Daha gerilerde, çocukluğumda da baş rolde aslında radyo. Doğduğum evden hayal meyal bir görüntü var mesela; ailece yemek yiyiyoruz ve radyo açık. Galiba haberler var. Eski olduğu için midir bilmem, bu görüntü tamamıyla sepya bende ve ben gerçekten çok miniğim. Sonra ilkokula giderken Caddebostan’daki evden anılarım var radyo ile ilgili. Kocaman bir mutfağı vardı o evin ve Tayfun’la benim odam mutfağa açılıyordu. Kapının hemen yanındaki dolabın üstünde dururdu radyo ve biz çoğu çocuk gibi radyonun arkasındaki iri yuvarlak deliklerden içerideki minik insanları görmeye çalışırdık. Bu da tuhaf bir şey, bizim kuşağımızın çocuklarının ortak hikayesi neredeyse. Hayal meyal Milliyet Çocuk’ta bile bununla ilgili bir yazı okuduğumu hatırlıyorum. Özellikle de Erol Evgin şarkı söylemeye başladığında heyecanla gözümü o deliklerden içeriye sokmaya çalışırdım ve her seferinde kaçırırdım Erol Evgin’i görme şansımı. Anlamadığım, annemle babamın niye bize bunun boşa bir çaba olduğunu söylemedikleri? Yoksa biz mi sormadık hiç nerede bu radyonun içindeki insanlar diye?

İlkokul yıllarımdan unutamadığım bir diğer radyo hikayesi de tabii ki arkası yarınlarla ilgili. Bu arkası yarınlar hem biz çocuklar için hem de büyükler, galiba özellikle de annelerimiz için olurdu. Çünkü hatırlıyorum, hep annem dinlerdi arkası yarınları. Hoş hafta sonları kahvaltı ederken hep birlikte dinlediklerimiz de vardı, ya da o başka bir programdı, ama bizim için ilginç olanı tabii ki okula gitmeye hazırlanırken kulaklarımızı ödünç alan, çocuklar için hazırlanmış olanlarıydı. Öğlenci olduğumuz zamanlarda bazen sonunu dinleyemeden çıkmamız gerekirdi evden. Milliyet Çocuk’un yeni sayısını beklemek kadar heyecan vericiydi bu programları dinlemek.

Sonra ben Radyo-Televizyon okudum. Özel radyolara bir dolu program önerisi kaptırdım. Hayal kırıklığına uğradım, bu maceraya ara verdim. Açık Radyo kurulurken yeniden radyoculuk gündeme geldi, heyecanla daldım bu serüvene. Kısa sürdü ilk program, araya yine zaman girdi. Hoş, bu aralarda bile radyo programları uçuşurdu kafamda. Yeniden dönüşüm daha kalıcı oldu ve tatmin edici. Öyle tuhaf DSC_0046bir çekiciliği var ki radyoda olmanın, bazen olmayan zamanı oldurmak zorunda kalıyorum, çok çok özeniyorum radyo programlarıma. İçime sinmeyen bir şey olduğunda günlerce takılıyorum. Şimdilerde moladayım, moladayız. Kuzgun, her Cumartesi sabahın köründe yollara düşerken arkamdan “gitmeee” diye ağlayan Kuzgun, ara vereceğimizi öğrendiğinde, “hayır, bitmesin program” diye ilk itiraz eden oldu. Biraz ara iyi geldi ama fıkfıklanmaya da başladık.

Radyolu hayatım, hem içerde hem dışarda bir radyo fanı olarak sürüyor yani. Hatırlıyorum da, kendi evimi, hayatımı düşlerken televizyon hiç yoktu içinde, ama müzik setim, radyom hep baş köşedeydi. Akşamları kahvemi, bazen şarabımı yudumlarken radyo dinlemek ne hoştu. Bu aralar yapamıyorum niyeyse bunu. Yapmalıyım oysa, gerçek bir haz çünkü. Kitabın sayfalarından ya da kahvenin, çikolatanın hoş rayihasından bile uzaklaştırabiliyordu bazen beni. Öylesine güçlü bir frekans…

Biliyorum, radyo zamanlarında değiliz artık. Bunca radyo varken, bunca frekans kirliliği yaşanırken üstelik. Benim için, zaman nasıl akarsa aksın radyo olmalı bir yerlerinde oysa. Dolayısıyla çaktırmadan Kuzgun’un hayatının da parçası oldu radyo. Bazen CD koyduğumuzda bile “radyoyu mu açtın?” diye soruyor. Nasıl bir radyo sorusu önemli tabii. Ben ipuçlarımı verdim, ama son bir ipucu da çocuklarımız için. Hayal gücümüzü tetikleyen, kafamızı dağıtabilen, eğlendiren, bilgilendiren, oyalayan, gündelik hayatımızı sürdürürken fonda rahatlıkla bize eşlik edebilen bu vazgeçilmez arkadaşla bir an önce tanışabilmeleri için: Cumartesi ve Pazar sabahları TRT 3‘te yayımlanan Arkadaşım Müzik programı. TRT 3 pek gündemimizde olmadığından sanırım, hayli geç bir keşif oldu bu program. Klasik müziği sevdirebilecek, bol hikayeli, bol müzikli, eğlenceli…

Çocukluğumuzun biricik arkadaşını çocuklarımızın ve belki yeniden bizim biriciğimiz yapabilmek kolay değil. Zaten biriciği olsun gibi bir derdim de yok. Ama radyosuz da olmasın işte hayatlarımız!

Yazı kategorisi: çocuklu olmak

Hayatın en tatsız sürprizi

Sekiz ay önce çok yakın bir arkadaşımızı kaybettik. Hepimiz için fazlasıyla sarsıcı bir kayıptı, kendi varlığımızı unutmak isteyeceğimiz, zamanın durmasını isteyeceğimiz kadar derin bir acıydı. Hala da öyle. Ama şimdilerde daha çok kocaman bir özlem var, boşluk hissi var içimizde. Yazmak her zaman rahatlatır beni, ama bunu yazmak zor ve pek de işe yaramıyor…

Hayatın en tatsız sürprizi ölümü Kuzgun’a ilk kez anlatmamız gerekiyordu ve gerçekten bilmiyorduk nasıl olacağını. Sonunda, nispeten sakin bir anımızda Kuzgun’a direk söyledik öldüğünü. Tepki göstermedi önce. Sonra nasıl olduğunu sordu tabii. Hastalığından falan söz ettik ve onu bir daha hiç göremeyeceğimizden. Gittiği yerde mutlu olduğunu ama onu göremeyecek olmanın bizi çok üzdüğünü söyledik. Hiç ağlamadık konuşurken. Yine de ses tonumuzdan çok üzgün olduğumuzu anladı ve o da çok üzgün olduğunu söyledi, hatta ağlamak istediğini. Ağlamadı ama. Biz de salya sümüklü halimizi göstermedik ona hiç, arada süzülen birkaç damlayı yakaladı ama, anladı sadece ve sormadı.

O zamandan beri ölüm konuştuğumuz konular arasında. Çoğunlukla bu deneyimle birleşiyor zihninde ve hem ölümü hem de O’nu konuşuyoruz böylece. Durduk yerde aklına geliyor Kuzgun’un. Bazen bana ağır geliyor bu konuşmalar, ama olağan bir durummuş gibi konuşuyor, yaşıyoruz bu durumu Kuzgun’la. Onun için soyut bir kavram olduğunu bildiğim için, ben de biraz sürreal bir durumu yaşıyorum zaman zaman. Bazen rahatlatıyor, bazen hüzünlendiriyor, bazen de neşelendiriyor garip bir şekilde bu muhabbetler. Garip bir doğallığı var. Benim için şimdiye kadar hiç olmadığı kadar doğal hale getirdi ölümü bu durum. Kabul edilebilir değil, ama doğal işte bir şekilde.

pitirDerken, Kuzgun ikinci ölüm deneyimini yaşadı dün. Yaklaşık dört ay önce kendi isteğiyle aldığı minik su kaplumbağamız Pıtır kış uykusundan bir türlü uyanamadı ve bir şekilde öldü ne yazık ki. Ben Kuzgun farketmeden yenisini almayı önerdim hemen, çok içime sinmedi bu düşünce ama daha kolay olabileceğini hissettim Kuzgun için. Babamızsa yeni bir kaplumbağa daha istemiyordu, çünkü yaşama koşullarını bile tam bilemediğimiz, derdini anlayamadığımız bir hayvanın bir kez daha sorumluluğunu almak istemiyordu haklı olarak. Bir ölü kaplumbağa yeterdi gerçekten de. Sonunda Kuzgun’a Pıtır’ın öldüğünü söylemeye karar verdik. Dün. Akşam. Kuzgun mahvoldu. O kadar, o kadar çok ağladı ki. “Gitmesin, gitmesin” diyebiliyordu sadece. Kabul edilebilir bir şey değildi işte ölüm; bir kez daha. Ve Kuzgun bu kez kendi minik arkadaşını kaybetmenin acısını sonuna kadar yaşıyordu işte. Hani ölüm soyut bir kavram ya çocuklar için, bu kadar, bu kadar üzüleceğini düşünmemiştik o nedenle. Pişman olmadım söylediğimize ama çok, çok çaresiz hissettim bir kez daha kendimi ve bu duygu dayanılır gibi değil. Kuzgun durdu, durdu ağladı. Pıtır’ı gömmek durumunda olduğumuzu söyledik. İstemedi. Denize bırakalım dedik. İstemedi. “Görmek istiyorum onu” diyip duruyordu haklı olarak. İkna edemedik onu göndermek zorunda olduğumuza.

Sonra aklıma Zacharina ve Kumkurdu geldi. Zacharina da bulduğu ölü bir kuşu ne yapacağı konusunda ciddi kararsız kalmıştı. Hemen Zacharina’nın bu durumda nasıl davrandığını okuduk birlikte. Kuş için hazırladığı mezarın resmine baktık. Ben de çocukken iki kaplumbağa kaybetmiştim. Onlara yaptığımız cenaze törenini anlattım Kuzgun’a. Biraz biraz sakinledi. Ama yeni bir kaplumbağa istediğini ve ona da Pıtır adını koyacağını belirtti. Tamam, dedik. Sonra da cenaze töreninin detaylarını konuştuk. Zacharina’nın kuş için hazırladığı mezar çok hoşuna gitti Kuzgun’un, aynısını Pıtır için de yapalım dedi ve en yakın arkadaşını ve ciciannesini de istedi törende.

Konu kapanmıştı. Azıcık sonra biraz daha içlendi ve ağladı Kuzgun. Sonra en sevdiği işe verdi kendini; yapıştırma, kesme, boyama. Pıtır minicikti ve Kuzgun onun daha büyümediğini ve ölemeyeceğini söylemişti ağlarken. Ama faaliyetiyle uğraşırken, Pıtır’ın çok yaşlı olduğunu ve o nedenle öldüğünü söyledi. Buna inanmak istedi demek. Evet, dedim.

Yazı kategorisi: çocuklu olmak

Bir sanat eseri yaratmanın sancıları

Heykeltraş bir arkadaşım Kuzgun doğduğunda ‘hayatının en güzel sanat eserini yarattın’ demişti. İnanılmaz etkilemişti beni bu tanım; öyleydi çünkü. Sonunda çok istediğim bir durumu yaşamıştım; bir çocuğum olmuştu. Ne müthiş!!!

Ne müthişti gerçekten de. 35 yaşındaydım. Hayatımda olmasını istemediğim her şeyi yavaş yavaş çıkarmıştım hamileliğimle birlikte. Kuzgun benim için yeni bir sayfaydı çünkü ve ben onu büyütürken bundan sonra yapmak istediğim şeye de karar verecektim. Hiç yaşamadım doğum sonrası depresyonu denen şeyi. O kadar, o kadar keyfim yerindeydi ki! 6 ay sürdü bu keyif; sadece 6 ay. İşte o zaman girdim depresyona. Sıkılmaya başlamıştım. Kuzgun dışında hiçbir şey yoktu hayatımda. Yazı bile yazmıyordum, yazamıyordum artık ve bu böyle süremezdi. 10. ayın sonunda Portakal Ağacı şekillendi. Ben gazeteciliğe dönmeyi düşünmüştüm oysa; çünkü yazmak, daha aktif yazmak istiyordum. Ama gazeteci arkadaşlarım bunun çok saçma bir düşünce olduğunu söylediler. “Niye bozacaktım ki huzurumu? Benim artık bir çocuğum vardı ve çocuklarla ilgili şeyler yapmalıydım.” Çok da düşünmedim bu meseleyi, bir şeyler yapmak istiyordum ve akışa bıraktım kendimi. Öyle olması gerekiyordu ve Portakal Ağacı yeşerdi. Evrile evrile de devam ediyor büyümeye. Açık Radyo’daki Yapboz: Sanat ve ardından Düşe Kalka geldi sonra. Ben çocuk meselesiyle harmanlanırken hem işte hem evde, hayat çocuklu ya da çocuksuz akıyordu dışarda. Konserlerden sergilere, sinemalardan festivallere yaşayan ben yoktum artık bu dünyada. Niye yoktum? Niye yok olmuştum?

Domestik bir yapım var benim. Seviyorum evde zaman geçirmeyi, evle uğraşmayı. Yıllardır evde çalışıyorum, ama hayat sadece ev hali olunca sevilecek bir şey değil domestik olmak. Başlarda normal geliyordu; Kuzgun küçüktü ve ev hali iyiydi. Bir tek, Kuzgun’la hem ev hem iş olmuyordu. İş yavaş yavaş hem dışarısı hem içerisi olmaya başladı o nedenle. Öte yandan dışardaki hayatı hiç aramıyordum, özlemiyordum da. Böyle böyle 5 yıl geçince, şimdi giremiyorum da o dünyaya. Hoş gireyim gibi bir derdim de yok. Hatta arada sırada denediğimde nasıl kaçacağımı şaşırıyorum. Aslında olay neyse onunla zerre kadar ilgisi olmayan kuru kalabalık, sigara dumanı, kakafoni ve o tuhaf entelijensiya! Özlenecek bir şey değil gerçekten de. Bir tek caz konserlerini özlüyorum…

Düşünmüyorum tabii bunları yaşarken ve zaman su gibi akıp giderken. Hayat öyle tuhaf ki, düşünecek bir dolu başka şey var; kafam kazan gibi zaten! Sadece sürekli takılı bir şey var aklıma: Kuzgun’dan önce, Kuzgun’dan sonra!!!

Hayatımın en güzel sanat eseri gerçekten Kuzgun ve sanıyorum hep öyle olacak her ne olursa olsun. Ancak bu kadar mı değişir insanın duruşu hayatta! Bu kadar mı yorar hayat birden insanı! Hep bu kadar sorumlu olmak zorunluluğu nasıl bir şeydir? Ve en en kabusu bu kadar mı alınır bir insanın özgürlüğü elinden?

Tamam, tamam. Biliyorum. Hiçbir şey böyle olmak zorunda değil! Kuzgun’dan sonrayı bu şekilde sarmallayan benim tabii ki ve benim gibi anneler. Bu kadar çok şey bilmek başa bela çocuk yetiştirirken. Yapılacak bir şey yok ama, sıfırlayamayacağımıza göre kendimizi yenileneceğiz mecburen.

O halde, kendi yarattığın sanat eserini, doğru düzgün nasıl katarsın hayata kendinle birlikte? Sanıyorum hayatın keyifli akması bu sorunun yanıtında gizli çocuklu insanlar için. Herkesin yanıtı kendine, ama çok hızlı akıyor zaman çocuklarla. Ve biz sürekli “hadi, hadi” diyoruz ya çocuklarımıza, bu yanıtı bir an önce bulabilmemiz için biraz da kendimize “hadi, hadi” demek gerek.

Öyleyse hadi bakalım! Kuzgun’dan sonraki hayatta başarılar bana (ve tüm çocuklulara!)

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Turp gibiyim ama hastayım

(Bu durum kışın başında geldi aslında başıma. Ama bu yıl kış uzun sürdü ve hastalıklar hiç bitmedi. Ne bizde ne çocuklarımızda. Yani değişen bir şey yok hasta olma hallerinde…)

Ya, son günlerde bu haldeyim işte. Bir ayı aşkındır devam eden tuhaf soğuk algınlığı hali, son olarak öksürük şeklinde kalmıştı vücudumda. Ama o ne öksürmek öyle, sanırsınız ki günde 2 paket sigara içiyorum. Öyle dalga geçiyordum zaten artık kendimle. Doktora da gitmiyordum tüm ısrarlara karşın. Çünkü bir yandan büyütülecek bir şey olmadığını biliyordum nasılsa. Tam da hastalığım seyir halindeyken hayatıma giren doktor bir arkadaşım, beni ilk gördüğünde “sen fiziksel olarak hiç iyi görünmüyorsun, enerjin bitmiş” deyip, vejetaryen olduğumu öğrenince “et ye demeyeceğim, ama kırmızı etin yerini tutacak bir tablet falan bulsan iyi olur” tavsiyesinde bulundu. “Teknoloji çok ilerledi, hani şimdi eczanelerde bir sürü sebzenin yerine geçecek tabletler satıyorlar ya, kırmızı etin yerine geçecek bir tablet de yapmışlardır herhalde” dedi hatta. Ben de saf saf eczaneye sordum, “var mı böyle bir tablet?” diye. Şaşkın şaşkın yüzüme bakıp, baklagiller falan gibi bir şeyler geveleyip, “yok” dediler sonunda. Anlayacağınız, insanların derdi hala şu bir türlü sevilmeyen canım yeşilleri nasıl daha pratik ve acısız bir şekilde midemize sokabileceklerinin formüllerini üretmek. Et yememek anlaşılır gibi bir şey değil ya, etin tableti de onun için yok herhalde! Yok et yiyemem. Bu meseleyi başka bir şekilde çözmenin yolunu bulacağım, önce şu olmayan hastalığımı bir atlatayım!

Neyse tıp teknolojisi çok ilerlemiş gerçekten. Çünkü sonunda bir sabah her tarafım dökülerek ve sesimi yarı yarıya kaybetmiş bir halde yataktan kalkınca, hemen o gün doktora gitmeye karar verdim. Kulak burun boğaz bölümünden randevumu aldım ve yürüyerek gittim. (Meğer hala iyiymişim!) Doktora şikayetlerimi anlattım. O da bana, “bir ayı aşkındır geçmeyen gribal durumlarda sinüzit gelir akla. Bir bakalım” dedi. İşte teknolojinin ne biçim ilerlediğini bakınca anladım. Doktor küçük fenerlerle kulaklarıma, boğazıma ve burnuma baktı gerçekten de. Sonra kulaklarımı, boğazımı ve burnumu bana da gösterdi. Bütün o kulak ve burun kıllarını görmek çok da hoşuma gitmedi doğal olarak, bu kadar detayın doktorların da hoşuna gittiğini pek sanmıyorum ama onlar ‘görmemeyi’ öğrenmişlerdir eminim bazı şeyleri. Ama bütün bu sevimsizliğin ardında uykuya dalmış, minicik, sakin bir şey gibi duran, berrak gri yuvarlağın ‘tertemiz’ kulak zarlarım olduğunu görmek çok güzel ve ilginç bir deneyimdi. Heyecan yaptım neredeyse onları görünce, kılları falan unuttum bir anda. Diğer detayların hiç biri keyif verici değildi, özellikle de burun kemiğimin zaten bildiğim eğriliğinin bildiğimin çooook ötesinde olduğunu görmek hiç değildi.

“Yani?” dedim doktora. “Film istiyorum” dedi. Tıbbi bir açılımı da olan basit bir tomografi yani. Basit olması fiyatının aynı oranda basit olmasını gerektirmiyordu tahmin edersiniz. Neyse geçtim bu detayları mecburen, çünkü bilmek gerek neymiş bu mesele artık. Tomografi odasına girdim ve makinayı görünce bir an tırstım MR gibi bir şey mi diye. Sakin olmaya çalıştım. Uzandım. Gözlerimi kapatmamı söylediler “lazerden etkilenmesin” diye. Yine bir “ıgh” oldum ama ses çıkarmadım. Uysal uysal kapadım gözlerimi. 10 dakika sessiz yattım orda, fonda hafiften uğuldamaya benzer sesler geldi ama zararsız. Bitti sonunda. Çıktım doktorun yanına tekrar. Bilgisayar ekranından bakıyoruz kafamın içine. İşte beynim, göz boşluklarım, yanaklarım, anlatıyor doktor. Buraların tamamen havayla dolu olması gerekirmiş. Eğer öyleyse simsiyah olurmuş. Simsiyahtı. Kafamın herhangi bir yerinde herhangi bir leke yoktu işte; daha ne ister insan. Tek kusur burun kemiğimin acayip sağa yatkınlığıydı ki, bariz karşımda duruyordu. Son derece tuhaf ve sinir bozucuydu. Bu sorunu basit bir operasyonla halletseler iyi olurmuş. Tahmin edebileceğiniz gibi bu basit operasyonun fiyatı da hiç basit değildi. Kalsın bakalım. 40 yıl yaşamışız eğri büğrü, kimbilir yaşarız belki o kadar daha. Eğri olabilir ama güzeldir ayrıca. (Ya da ben çok alışığım artık ona.)

Velhasıl kelam, turp gibi ayrıldım hastaneden. Hoş bedenim pek öyle söylemiyordu ama her şeyi kendi gözlerimle gördüm. Bir öksürük şurubu, biraz da C vitaminiyle daha da turp olabileceğimi söyledi doktor. Onlar da evde var zaten. İyi işte. Yakında hepsi geçer, değil mi ama?

Değil! Ertesi sabah sesim tamamen yok oldu çünkü ve vücudum yataktan kalkmak istemedi. Bütün gün yattım. Boğazım ağrımıyordu, kulaklarım da, burnumun aktığı da söylenemezdi, sadece arada bir öksürüyordum. İki gün kalkmaksızın yattım. İkinci gün ateşim 39,6’ya bile yükseldi. Sadece öksürük şurubumu içtim. Olabildiğince yemek yemeye çalıştım bir de. Yatmaktan kafam ve sırtım ağrımaya başladı. Alışık değil ki bedenim bu kadar yatmaya! Üçüncü gün biraz daha iyiydim ama günün çoğunu yatarak geçirdim yine. Bir iki telefon görüşmesi yapıp, mail’lerime bile bakabildim azıcık. Konuştuğum arkadaşlarımdan biri bağışıklık sistemimin çökmüş olabileceğini söyledi ve bana bir ilaç önerdi. Daha doğrusu bir ilaç değilmiş, bir takviyeymiş. (Bu da yeni çıktı!) Kendisi narinlerdendir, hemencecik hastalanır. Ama bir süredir bu ‘takviye’yi kullanıyormuş ve gayet iyiymiş. Bir başka arkadaşım, birkaç defa immün (bağışıklık) sistemimin çökmüş olabileceğinden söz edip, mutlaka bir takviye almamı salık vermişti zaten. “Hımm”, deyip internette önerilen ilacı araştırmaya başladım. Ohooo, herkes kullanıyormuş meğer bu takviyeyi. Çocuklar bile, hem de 3 yaşında, 4 yaşında çocuklar. Herkes de bir memnun, bir memnun anlatamam. Yan etkisi yokmuş. İstediğin süre boyunca kullanabiliyormuşsun. Beta glukan diye, bağışıklık sistemi üzerinde uyarıcı etkileri olan bir maddeymiş temeli ve 1960’larda keşfedilmiş!

Şimdi ben de deneyeceğim bu takviyeyi. Anlamadığım çok şey var ama bu bir türlü geçmeyen hastalıklar (evet, yalnız değilim) ve yeni nesil ilaçlar hakkında. Nasıl böyle olduk biz insanlar? Hastalanıyor, iyileşemiyoruz. Ya da hasta değiliz ama hasta gibi davranıyor bedenimiz. Enerjisi dibe vurmuş herkesin, ama herkesin. Vitaminler, minaraller, doğal tabletler, takviyeler… Böyle mi yaşayacağız artık ya? Doğar doğmaz bir dolu aşı ile korumaya çalıştığımız çocuklarımız alerjiden kırılıyor. Onca aşıya rağmen zırt pırt hastalanıyor ve bütün kışı akan burunlarla, öksürüklerle geçiriyorlar. Böyle mi büyüyecek çocuklarımız? Birileri cevap versin. Uzaylı mı olacağız yavaş yavaş hepimiz?

Dünyayı kurcalayıp duran birileri yakamızdan düşer misiniz lütfen artıııık !!!