Yazı kategorisi: ortaya karışık

İstanbul’un bahçeleri, bostanları

bostan2

“İstanbul, habitatlarının çeşitliliğiyle birçok bitkiye ev sahipliği yapar. Florasına 2500 civarında çiçekli bitki ve eğreltinin kayıtlı olduğu İstanbul’dan yaklaşık 60 kat daha geniş alana yayılan Polonya’da bulunan bitki taksonu sayısı İstanbul’daki bitkilerin sayısıyla hemen hemen aynıdır. İstanbul’un florasında yer alan bitkilerden 40’ı Türkiye için, 23’ü ise İstanbul ve yakın çevresine endemiktir.”

Biraz zamanda yolculuğa çıktım ben bu şok edici bilgi karşısında. Şu hep duyduğumuz hasbahçelerin özelliklerine daldım. Alfred Heilbronn’a, Nebahat Gökyiğit’e, Atatürk Arboretumu’na… Hep çok sevdiğim Fenerbahçe Parkı’na alıcı gözüyle baktım ve bir yıldır benim için daha değerlenen bu parkın içindeki küçük bostanımıza…

İstanbul’un bahçelerinde, bostanlarında gezindiğim yazımın devamı manifold‘da…

Yazı kategorisi: ortaya karışık

Yazlık ev

caddebostan-sahil4

Bu yaz manifold’a aklıma üşüşen, beni çevreleyenleri karalamaya başladım. Hoşuma gitti böyle yapa boza yazmalar, tek sınırlayanın kendim olma hali. Kendime not düşmek için buraya da küçücük alıntılıyorum yazıları, tamamı manifold‘da…   

Benim hiç yazlık evim olmadı, çocukken de yoktu, şimdi de. Yazlığa gitme halini bilmiyorum o yüzden. Hani bir evin diğer eve taşınışını… “İki evi olanın aslında hiç evi yoktur,” demiş Saramago. Dedim ya hiç tecrübe etmedim böyle bir şeyi, ama 10-15 günlük tatillerimde bile bir eksiklik duygusu vardır hep bende, evimde bıraktıklarım yüzünden. Çok eşya almayı hiç sevmem yanıma tatillerde, yetecek kadar. Bir tişört eksik gelir bazen. Kitaplar hep artar, ama yine de aklıma düşen biri olur mutlaka ve elimi uzattığımda orada olmadığını bilmek zor gelir. Çiçeklerim, tıpkı kedim gibi emanet edilmiştir bir dosta. Kedim küsmüş olur bize döndüğümüzde, ama çiçeklerim göçüp gider bazen bu ayrılığa dayanamayıp, çok üzülürüm. Ya yazlığım olsa ne yapardım? Nasıl taşınır gerçekten onca uzantı? Eşya demek çok basitleştiriyor meseleyi, çünkü bazı şeyler gerçekten elim kolum gibi uzantılarım benim. İnsan alıştığı lezzette bir makarna bile yapamıyor evinden uzakta… Bazen özenmiyor değilim koca yazı İstanbul’un neminden uzakta geçiriyor olma haline, denize doymaya, ama işte bu uzantılar var ya…

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

İstanbul’un gizleri…

Yaşamınızda kargaların yeri var mı? Benim var. İstanbul’un bazı semtlerinde kargalarla birlikte yaşanır. Benim yaşadığım semt de böyle. Çoğu insan sevmez kargaları; ürkütücü bulur onları ya da uğursuz. Bense akıllı ve matrak bulurum ve adını oğlumun değiştirdiği ‘kargalı park’ta izlemeye bayılırım onları. Bir dönem her sabah oğlumun odasının pencesine gelen tek ayaklı bir kargamız bile vardı. Daha doğrusu mahallemizin kargasıydı o. Bellediği birkaç evi ziyarete giderdi. Odaya giriş çıkışlarımız onu ürkütmez, sabahları onu göremeyince merak ederdik. Ama şehir temposuna daha fazla dayanamadı ve sessiz sedasız yok oldu yaşamımızdan. Hâlâ konuşuruz oğlumla o kargayı. İyi geliyordu çünkü gizemli bir karga dostumuzun olduğunu bilmek. O bizi izliyor biz onu izliyor, birbirimizin yaşamlarına dokunmaya çalışıyorduk şu tuhaf kentte. İlgimi çekiyor işte kenti paylaşmaya çalıştığımız bu kara dostlarla ilgili şeyler. “Karga Feramuz’un Aşkı” da bir mıknatıs gibi çekti beni kendine. Sonra baktım Nazlı Eray imzası taşıyor kitap. Kargalar ve İstanbul demekti bu ve daha fazla kayıtsız kalamazdık birbirimize…

Karga Feramuz, 80 yıldır İstanbul’un Anadolu yakasındaki bir köşkün bahçesinde mesken tuttuğu ceviz ağacında kardeşi İkbal ile sürdürüyor yaşamını. Cevriye Hanım’ın köşkünün bahçesinde, ona olan tutkulu aşkının acı tatlı izleriyle… Cevriye Hanım’ın tüm yaşamına bu ağacın üstünden tanıklık etmiş; onu istemeye gelişleri, düğünü, iki oğlunu büyütmesi, zaman zaman eşiyle yaptığı tartışmalar ve ardından gelen barışmalar, evin emektarları, şimdi de torunu Nazlı… Karga Feramuz’un Nazlı’nın eline geçen tozlu hatıra defterinden öğreniyoruz tüm bu tanıklıkları ve tabii ki Feramuz’un Cevriye Hanım’a olan aşkını. Nazlı’ya yeni arkadaşı İskelet kadar heyecan veren bu hatıra defteri onun yaşamının gizemi oluyor birden. Karga Feramuz ısrarla yalnız kalmayı seçerek yaşlı ceviz ağacının dalları arasından Cevriye Hanım’ı sevmeyi, izlemeyi ve kollamayı sürdürüyor. Onun sırrını keşfeden Nazlı da hem Karga Feramuz hem de Arkeoloji Müzesi’ndeki İskelet ve müzeye gide gele tanıştığı Venüs, başsız gladyatör heykeli -torso, Ağlayan Kadınlar’dan Agrippina, Büyük İskender ve arya söyleyen büst Mario’nun isteklerini, sorunlarını çözmeye uğraşıyor. Bütün bu cansız heykellerin arasına müze bekçisi de karışıyor yeni arkadaş olarak. Ve daha sonra bir mağara adamı. Nazlı köşk ve müze arasında mekik dokurken geçmişin gizemlerinin, zenginliğinin de farkına varıyor.

Bütün bunlar size fazla karmaşık ya da gerçeküstü mü geldi? İçinde bir sürü karakter, gizem, macera, yaşam barındıran, zaman kavramı flulaşan bir hikâyeyi özetlemeye çalışınca öyle gelebilir tabii. Oysa bu ‘gerçeküstü’ dünyanın içine dalınca o kadar eğleniyorsunuz, o kadar öğreniyor, o kadar anlıyor, bazen o kadar özlüyorsunuz ki ‘gerçek’ oluyor. Gözünüzün önüne bildiğiniz bir köşk geliyor ve kitaptaki köşk oluveriyor bir anda. İlk vapura atlayıp Arkeoloji Müzesi’nin kapısından içeriye koşup firavunun iskeleti orada mı, keyfi yerinde mi kontrol ediyorsunuz. Müze’nin sakinlerine gülümserken Büst’ün söylediği güzel lied’leri, napolitenleri, aryaları duyuyorsunuz. Yeniden vapura doğru ilerlerken aklınız Müze’de kalıyor; “en yakın zamanda yine geleceğim” diye fısıldıyorsunuz geçmişin cansız tanıklarına… Vapurdan İstanbul’un büyüleyici silüetini izlerken, bütün o tarihi mekânlardaki yaşanmışlıkları hayal etmeye çalışıyorsunuz…

Nazlı Eray, “Karga Feramuz’un Aşkı” ile bu etkiyi bırakıyor işte okuyucusunda. Ve aslında “Gece Çiçeği İstanbul”, “Frej Apartmanı’nın Esrarı”, “Sihirli Saray” serisinde de aynı etkiydi bıraktığı. Gündelik yaşamımızın akışında farketmediğimiz İstanbul’un saklı güzelliklerini masalsı anlatımıyla gözlerimizin önüne seriyordu hepsinde. Hani kuşaklar boyunca duyduğumuz ve umarım duymaya devam edeceğimiz İstanbul’un güzelliğiyle ilgili anlatıları, kendi üslubuyla yeniden dillendiriyor usta yazar tüm kitaplarında. Çocukların ve gençlerin keşfetmesi, farkına varması, bizlerin de unutmaması, değerini bilmesi için sihirli dokunuşunu yapıyor.

Hikâyenin ana temalarından aşkı da unutmamak gerek. Aşkın imkânsızlığı, sınır tanımazlığı, kırılganlığı ve hangi zamanda olursa olsun yaşamlara etkisi kitabın her aşamasında kendini hissettiriyor. Yazar, aşkın görünmeyen tılsımlarına vurgu yaparken vazgeçilmezliğinin ve öneminin de altını çizmiş oluyor.

Aşk ve İstanbul’un büyüsüne kapılmamak mümkün değil galiba. Ama Nazlı Eray büyünün etkisini güçlendiriyor kalemiyle. Tıpkı İstanbul gibi hareketli, oyuncaklı, yorucu ama vazgeçilmez masalların içine sürüklüyor okuyucuyu. İstanbul kadar Nazlı Eray’ın eşsiz hayalgücünün ve soluksuz kurgusunun da bağımlısı oluyorsunuz. Neyseki, Karga Feramuz’un ve Nazlı’nın bütün gizemli arkadaşlarının gönlümüzde taht kuracağını biliyor yazar, maceranın devamı için açık bırakıyor kapısını. Ben o kapıdan seve seve girerim içeriye yine. Gerçekle masalın iç içe geçtiği İstanbul’un sokaklarında geçmişle bugün arasında kaybolurum. Nazlı’nın söyledikleri çınlar kulağımda; “Ben hızla büyüyordum o sonbahar. Ama Karga ile Agrippina’yı aynı dünyanın varlığı olarak doğallıkla kabul edecek yaşı henüz geçmemiş olmalıydım. İkisi de çok doğal geliyordu bana. Bu başka bir kafa yapısıydı. Bunu yitirince insan iyice büyüyor, yaşlanmış oluyordur belki de.”

Evet, büyüdüm ben. Ama Nazlı Eray’ın ‘başka kafa yapısı’ aklımı çeliyor. Takılıveriyorum masallarının peşine dönüyorum gençliğime, çocukluğuma hem de bu zamanda…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=12&yil=2011&bolum=14

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Gerçek bir İstanbul masalı

Her kentin bir masalı olsa… Yaşadığımız ya da merak ettiğimiz kentlerin masallarının içinde kaybolsak… Sonra yeniden keşfe çıksak bu kentleri… Anlatsak masalını herkese, dilden dile çoğaltsak…

Ben yazılı örneğine çok rastlamadım kent masallarının, ama bir tanesi var ki gerçekten çok özel benim için, çünkü doğduğum yaşadığım kenti anlatıyor: “İstanbul Masalı”. Ama sanıyorum benim için olduğu kadar, tarihi kentlere meraklı pek çok insan için de ilgi çekici bir masal İstanbul’unki.

Arkeolog ve yayıncı Mine Soysal, “her kentin bir masalı vardır… İstanbul’unki öyle bir masaldır ki, başlangıcından günümüze dek kentte ve çevresinde yaşayanlara, onlardan geriye kalan irili ufaklı pek çok ipucunun izini süren bilimsel çalışmalara, dilden dile aktarılan efsanelere, çok çok eski kitaplara, hatta şarkılara borçluyuz onu,” diyor ve “İstanbul Masalı”na başlıyor…

300 bin yıllık geçmişi olan bu büyüleyici kentin masalını anlatmaya da o zamanlardan başlıyor. Tabii en uzun zaman dilimini kapsasa da hakkında en az bilgiye sahip olduğumuz dönem olduğu için en kısa bölümünü oluşturuyor bu dönem masalın. Anladınız artık, bu “evvel zaman içinde kalbur zaman içinde” diye başlayan bir masal değil. İstanbul’un kültürel zenginliğini, tarihini, geçmişten günümüze değişen gündelik yaşamını anlatan ‘gerçekçi’ bir masal. Ama tüm masal kitaplarında olduğu gibi harika resimlerle anlatıyor İstanbul’u bize. Betül Sayın resimlemiş İstanbul’u, Mine Soysal da güzel güzel anlatmış. Tarihöncesinden başlamış, ilk liman kenti Byzantion’dan Bizans İmparatorluğu’nun dillere destan başkenti Konstantinopolis’e ve sonra Osmanlı başkenti İstanbul’a, sonunda da Cumhuriyet dönemi İstanbul’una, günümüze kadar taptaze ve yalın bir İstanbul’un tarihi öyküsü.

Bence hem yetişkinlerin hem de çocukların her daim elinin altında olması gereken bir kitap bu. Hele de İstanbul’da yaşıyorsanız. Tarih derslerinde de okuduk İmparatorluğun başkentini, önemini. Ama kimse bize Topkapı Sarayı’nda kimlerin yaşadığını, mahalle yaşamını, o zamanların ekonomisini, semtlerdeki yerleşmeleri anlatmadı. İstanbul’un tarihin her döneminde kültürel yaşamın başkenti olduğunu detaylandırmadı. Kentin kozmopolit bir yapısı olduğunu az çok biliyorduk, ama Bizans hükümdarlarının da Osmanlı padişahlarının da özellikle farklı kesimlerden insanların bir arada yaşayarak zenginleştirdiği çok kültürlü bir kent kurmayı seçtiklerini bilmiyorduk. Tarih, hep savaşlar ve fetihlerden ibaretti, hâlâ da öyle. O nedenle kimilerine çok sıkıcı gelebiliyor. Oysa okullardaki tarih kitaplarının dışına çıktığınızda tarih ince detaylarla örülü harika bir masal gibi gerçekten. “İstanbul Masalı”nda, Kâğıthane Deresi’nin Haliç’e kavuştuğu yerde kurulan Sadâbat Sarayı ve bahçelerinin tıpkı Avrupa’daki benzerleri gibi soylular için özel bir çevre yaratmayı amaçladığını öğreniyor ya da yeniden hatırlıyorsunuz. Kent meydanlarında yapılan çeşmelerin bezemelerinde kullanılan yemiş ve meyve kâselerinin doğaya ve dünyaya açılan yeni düşünce biçimini simgelediğini, 1700’lü yıllarda İstanbul’un Rum, Ermeni, Arap ve Bulgar basının da merkezi haline geldiğini, Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na geçişin öyküsünü ve İstanbul’un gündelik yaşamına dair, hiç de sıkıcı olmayan bilgiler ile zenginleşiyor, tazeleniyorsunuz. İstanbul nasıl bu kadar büyüleyici olabiliyor onu daha iyi anlıyorsunuz.

Sonra yavaş yavaş günümüz İstanbul’una geliyor masal. Cumhuriyet’in ilk yılları masalın en heyecan verici bölümlerinden. Ancak masal yavaş yavaş İstanbul’un silüetinin nasıl değiştiğini anlatmaya başladığında canınız da sıkılmaya başlıyor. Sonu mutlu biten bir masal olmadığını anlıyorsunuz okuduğunuzun. Bugün İstanbul tarihi dokusu neredeyse tamamen yok edilmiş, ormanlık alanları, su havzaları yerleşim alanı haline getirilmiş, düzensiz ve çarpık yapılaşmayla yıpranmış, on milyondan fazla insana ev sahipliği yapmaya çalışan yorgun bir megapol. Fazlasıyla yorulmuş ve yoran bir kent. Ama ne olursa olsun aşkla bağlı olduğumuz, vazgeçemediğimiz bir kent aynı zamanda. Bu nedenle “İstanbul Masalı” hem yetişkinlerin hem çocukların okuması gereken bir kitap işte. Hatırlamak, anlamak ve direnebilmek için…

“Dünyanın en büyük, en güzel, en eski kentlerinden birinde uyanmak, okumak, çalışıp ev geçindirmek, eğlenmek, onun sakini olmak; uzaktan bile olsa tarihsel varlığının bu ülkeye ve dünyaya armağan ettiği değerlerle yaşamak, herkese irili ufaklı sorumluluklar yüklüyor… İşe dolaşmakla başlamalı. İstanbul’da dolaşmalı ve her köşesine gizlenmiş bir başka masalı dinlemeli,” diyor yazar. Evet, “İstanbul’un yorgun ama bilge sesini dinlemeli”, ona kulak vermeli…

Bu yazı ilk kez ÇEKÜL Vakfı’nın Kilittaşı dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.