Yazı kategorisi: çocuklu olmak

Tohumları saklayan sihirli yıldızın gücü

Slow Food Yağmur Böreği ve ÇEKÜL ortaklığında Tohumdan Sofraya – Mevsiminde Sebze Meyve Tüketimi Eğitimi’nin gönüllü neferlerinden biri olduğumdan beri çok şey öğrendim. Bir tüketici olarak titizim zaten, şimdi hem titiz hem şüpheci hem sorgulayan hem de çözüm üretmeye çalışanım. Bazen böyle olmak hayatı zorlaştırıyor, insan artık ne yiyeceğini, nereden alışveriş edeceğini bilemiyor, ama böyle olmak gerekiyor. “Bizim çocukluğumuzda” şeklinde başlayan cümleler kurup, çocukluğumuzdan beri değişen düzeni, dayatılan sistemi sorgulamaktan çekinerek ne kendimize ne de çocuklarımıza, gelecek kuşaklara bir yararımız oluyor çünkü…

Tohumdan Sofraya Eğitimini ilköğretim okullarında, zaman zaman da anaokullarında uyguluyoruz. Eğitim boyunca, çocukların beslenme alışkanlıklarını gördüğümüzde bilinçsizliğimiz bütün çıplaklığıyla seriliyor gözlerimizin önüne. Çocukların çoğu zaman anne-babalarından ya da öğretmenlerinden daha açık olduklarını görmek ise umut verici oluyor. Ne yapıyoruz Tohumdan Sofraya Eğitimi’nde? Çocuklara neden mevsiminde yetişen sebze meyveleri yemeleri gerektiğini, bir günlük beslenme tabağının nasıl olması gerektiğini, sebzelerin meyvelerin nerelerde nasıl yetiştiğini konuşuyoruz ve sonra da mutfağa giriyoruz… Değişik tadların, kokuların peşinde, annelerin çoğu zaman uzak tutmayı tercih ettiği mutfakta çocukların nasıl minik birer aşçı olabildiğine şahit oluyoruz. Eğitimin en eğlenceli kısmı da mutfak bölümü zaten.

Oyunlarla, hikayelerle desteklenen eğitimde anlatılan masallardan birini bir süredir evde oğluma da anlatıyorum, hatta oğlumun arkadaşlarına da. Sürprizli bir masal bu; hatta oğlumun tanımıyla ‘sihirli’. Öyle gerçekten; bir mucizeyi anlatıyor çünkü Caroline Sherwin Bailey, “Kapısı ve Penceresi Olmayan Küçük Kırmızı Ev” masalında. Türkçeye eğitim içeriğimizi de hazırlayan Olcay Bingöl çevirmiş masalı, ne yazık ki burada yayınlanmış bir kitap değil yani. Kısaca ‘bir tohum masalı’ diyebileceğim bu nefis hikaye o kadar dillendi ki evimizde, oğlum okuldaki arkadaşlarına da anlatmamızı istedi. Daha önce velilerine Tohumdan Sofraya sunumu yaptığımız Küçük Ağaç Anaokulu’nun sevgili müdürü velilerin çocuklarla ortak bir şeyler yapması fikrine açık biri neyse ki. Masalın etkisine girmesi de uzun sürmedi zaten ve ben Küçük Ağaç’ın 5-6 yaşındaki bıdırlarına “Kapısı ve Penceresi Olmayan Küçük Kırmızı Ev”i anlatırken buldum kendimi. Oğlum ağzı kulaklarında, ama büyük bir gizi de saklamayı başararak katıldı arkadaşlarının arasına; ne de olsa ‘sihri’ biliyordu! Masalın sonuna yaklaştığımda, yani tohumları saklayan ‘sihirli yıldızı’ çocuklara gösterdiğimde yüzlerindeki şaşkınlığı görmenizi isterdim. Ne kadar doğal, ne kadar içtenler. O an anladım ki, bir tohumun mucizesini büyüklerden daha iyi kavradılar. Minik ellerine bıraktığım elma tohumlarını o nedenle büyük bir neşeyle ve heyecanla diktiler kocaman saksımıza. O kadar da dikkatliler ki, saksının bir köşesine diktiğimiz ‘elma’ resmindeki elmaların yeşil olmasına takıldılar; çünkü onların elmaları kırmızı olacaktı!

Şimdi meraklı bir bekleyiş, sahipleniş var okulda; 11 minik elin toprakla buluşturduğu 11 minik tohum gülümsemeye hazırlanıyor güneşe, çocuklara. İyi ki ısrar etti oğlum bu masalı arkadaşlarına da anlatmam için. Tohumun mucizevi gücünü keşfettiler böylece. Çoğaldı masalın sihri, buluştu tohumlar toprakla. Umarım hepsi sağlıkla büyür onlara hayat veren miniklerle birlikte…

http://www.ntvmsnbc.com/id/25078822/

Reklamlar
Yazı kategorisi: ortaya karışık

Radyosuz olmaz!

Neredeyse sürekli radyo dinlemek alışkanlığının hayatıma nasıl girdiğini hatırlamıyorum. Açık Radyo’nun bolca katkısı olsa gerek. Ama yok yok, Kent FM zamanları da sürekli O açık olurdu. Hatta bir yılbaşı akşamını arkadaşlarımızla Kent FM başında, akışa ara ara telefonla dahil olarak geçirmiş, çok da eğlenmiştik. Daha önceleri de TRT FM vardı; yani şimdiki adıyla TRT 3. Biz o zamanlar TRT FM derdik niyeyse, öyle yerleşmişti. Tabii TRT FM maceramız çoğunlukla Yavuz Aydar-Şebnem Savaşçı ikilisinin Stüdyo FM’ini kaçırmamak üzerine yoğunlaşmıştı; ne çok şey öğrendik o programdan Tanrım. Müzik zevkimizin şekillenmesinde yüzde yüzdür katkısı; o kadar çok yeni ses keşfettik, o kadar ufkumuzu açtı ki bu ikili. O zamanlar MP3 indirme çılgınlığı yok, kaliteli müziğe, yeniliklere ulaşmak o kadar zor ki. Hatırlıyorum, babam zamanı için epey ileri teknoloji çift kaset çalarlı, hem radyodan hem de kasetten kasete kayıt yapabilen taşınabilir müzik setini getirdiğinde Tayfun’la benim için yepyeni bir devir açılmıştı. Aydar-Savaşçı ikilisi genellikle bir sonraki programda neler çalacaklarını anons ederlerdi. Biz de ilgimizi çeken bir şeyse boş kasetlerimizi hazırlar radyonun başına geçerdik. Kırmızı rec tuşuna basmanın hazzı büyük ve bazen de gayet stresliydi; ya kayıt etmezse???

radyo01Daha gerilerde, çocukluğumda da baş rolde aslında radyo. Doğduğum evden hayal meyal bir görüntü var mesela; ailece yemek yiyiyoruz ve radyo açık. Galiba haberler var. Eski olduğu için midir bilmem, bu görüntü tamamıyla sepya bende ve ben gerçekten çok miniğim. Sonra ilkokula giderken Caddebostan’daki evden anılarım var radyo ile ilgili. Kocaman bir mutfağı vardı o evin ve Tayfun’la benim odam mutfağa açılıyordu. Kapının hemen yanındaki dolabın üstünde dururdu radyo ve biz çoğu çocuk gibi radyonun arkasındaki iri yuvarlak deliklerden içerideki minik insanları görmeye çalışırdık. Bu da tuhaf bir şey, bizim kuşağımızın çocuklarının ortak hikayesi neredeyse. Hayal meyal Milliyet Çocuk’ta bile bununla ilgili bir yazı okuduğumu hatırlıyorum. Özellikle de Erol Evgin şarkı söylemeye başladığında heyecanla gözümü o deliklerden içeriye sokmaya çalışırdım ve her seferinde kaçırırdım Erol Evgin’i görme şansımı. Anlamadığım, annemle babamın niye bize bunun boşa bir çaba olduğunu söylemedikleri? Yoksa biz mi sormadık hiç nerede bu radyonun içindeki insanlar diye?

İlkokul yıllarımdan unutamadığım bir diğer radyo hikayesi de tabii ki arkası yarınlarla ilgili. Bu arkası yarınlar hem biz çocuklar için hem de büyükler, galiba özellikle de annelerimiz için olurdu. Çünkü hatırlıyorum, hep annem dinlerdi arkası yarınları. Hoş hafta sonları kahvaltı ederken hep birlikte dinlediklerimiz de vardı, ya da o başka bir programdı, ama bizim için ilginç olanı tabii ki okula gitmeye hazırlanırken kulaklarımızı ödünç alan, çocuklar için hazırlanmış olanlarıydı. Öğlenci olduğumuz zamanlarda bazen sonunu dinleyemeden çıkmamız gerekirdi evden. Milliyet Çocuk’un yeni sayısını beklemek kadar heyecan vericiydi bu programları dinlemek.

Sonra ben Radyo-Televizyon okudum. Özel radyolara bir dolu program önerisi kaptırdım. Hayal kırıklığına uğradım, bu maceraya ara verdim. Açık Radyo kurulurken yeniden radyoculuk gündeme geldi, heyecanla daldım bu serüvene. Kısa sürdü ilk program, araya yine zaman girdi. Hoş, bu aralarda bile radyo programları uçuşurdu kafamda. Yeniden dönüşüm daha kalıcı oldu ve tatmin edici. Öyle tuhaf DSC_0046bir çekiciliği var ki radyoda olmanın, bazen olmayan zamanı oldurmak zorunda kalıyorum, çok çok özeniyorum radyo programlarıma. İçime sinmeyen bir şey olduğunda günlerce takılıyorum. Şimdilerde moladayım, moladayız. Kuzgun, her Cumartesi sabahın köründe yollara düşerken arkamdan “gitmeee” diye ağlayan Kuzgun, ara vereceğimizi öğrendiğinde, “hayır, bitmesin program” diye ilk itiraz eden oldu. Biraz ara iyi geldi ama fıkfıklanmaya da başladık.

Radyolu hayatım, hem içerde hem dışarda bir radyo fanı olarak sürüyor yani. Hatırlıyorum da, kendi evimi, hayatımı düşlerken televizyon hiç yoktu içinde, ama müzik setim, radyom hep baş köşedeydi. Akşamları kahvemi, bazen şarabımı yudumlarken radyo dinlemek ne hoştu. Bu aralar yapamıyorum niyeyse bunu. Yapmalıyım oysa, gerçek bir haz çünkü. Kitabın sayfalarından ya da kahvenin, çikolatanın hoş rayihasından bile uzaklaştırabiliyordu bazen beni. Öylesine güçlü bir frekans…

Biliyorum, radyo zamanlarında değiliz artık. Bunca radyo varken, bunca frekans kirliliği yaşanırken üstelik. Benim için, zaman nasıl akarsa aksın radyo olmalı bir yerlerinde oysa. Dolayısıyla çaktırmadan Kuzgun’un hayatının da parçası oldu radyo. Bazen CD koyduğumuzda bile “radyoyu mu açtın?” diye soruyor. Nasıl bir radyo sorusu önemli tabii. Ben ipuçlarımı verdim, ama son bir ipucu da çocuklarımız için. Hayal gücümüzü tetikleyen, kafamızı dağıtabilen, eğlendiren, bilgilendiren, oyalayan, gündelik hayatımızı sürdürürken fonda rahatlıkla bize eşlik edebilen bu vazgeçilmez arkadaşla bir an önce tanışabilmeleri için: Cumartesi ve Pazar sabahları TRT 3‘te yayımlanan Arkadaşım Müzik programı. TRT 3 pek gündemimizde olmadığından sanırım, hayli geç bir keşif oldu bu program. Klasik müziği sevdirebilecek, bol hikayeli, bol müzikli, eğlenceli…

Çocukluğumuzun biricik arkadaşını çocuklarımızın ve belki yeniden bizim biriciğimiz yapabilmek kolay değil. Zaten biriciği olsun gibi bir derdim de yok. Ama radyosuz da olmasın işte hayatlarımız!

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Güneşten sarı baldan tatlı bir iz

Simla Sunay bir mimar, aynı zamanda çocuk kitapları yazıyor. Daha da güzeli her iki uğraşı üzerinden de çocuklarla bir arada, onlarla alış veriş içerisinde olmaya çaba harcıyor. Geçenlerde, yine böylesi bir çabayı kaleme almış. Çocuklara kent bilinci kazandırmak amacıyla yürüttüğü Nasıl Bina?=Nasıl Biri? adlı bir projeden söz etmiş bir yazısında. Çocuklardan çeşitli bina resimlerini incelemelerini, sonra bu binaları çizerek bir canlıya dönüştürmelerini ve nasıl biri yarattıklarını yazmalarını istediği bu atölye, kent dokusunun çocukları nasıl etkilediğine fazlasıyla kafa yoran biri olarak beni çok etkiledi. Çocuklar üzerinden gözlemlemeye çalışarak az çok kafamda kurduğum bu etkinin somut bir yansımasıydı çünkü atölye. Açıkçası bir kez daha kentte yaşama, kenti planlama, kenti dönüştürme meselelerinde çocuğu yok saydığımızı hissettirdi aynı zamanda. Adam yerine koymadığımız çocuklarımızın bize verdiği mesajlar o kadar etkileyici ki oysa! Nasıl Bina?=Nasıl Biri? ve buna benzer atölyelerin çıktılarını kesinlikle kenti tasarlayanlara, kent yaşamı üzerine ahkam kesenlere referans olarak göndermek gerekiyor!

guneskapakİşte bu atölyenin sonuçlarını okumanın verdiği heyecanla epeydir kütüphanemde okunmayı bekleyen Simla Sunay’ın Güneşten Sarı Baldan Tatlı adlı kitabını da bitirdim bir çırpıda. Yeni bir kitap değil aslında bu, Hayykitap’tan 2006 yılında çıkmış. Ben de geçen yıl almıştım ama bir şekilde okuyamamıştım.

İnce-uzun olduğumdan zaman zaman bana da, zürafa dendiği için sempati duyarım zürafalara. Simla Sunay da nedendir bilmem bir zürafanın dilinden yazmış kitabını. Ne kadar uzun boylu olduğundan yakınan bir zürafa, sarılar giyinmiş sevimli bir kız; Naz ile karşılaşıyor bir gün. Bir adı bile olmayan zürafa, kendisine Uzunbal adını koyan Naz’la bir yolculuğa çıkıyor. Beyaz bir yolun izini sürmeye başlıyor… Sakarköy, komşusuz ev, kullan-at kasabası, yıldızcı, gamze toplayıcısı derken beyaz yola ulaşıyor ikili. Bu uzun bir yol, ama Uzunbal mutlu; çünkü hayatında ilk kez bir dostu oluyor ve insanların dünyasını keşfediyor…

Böylesi bir özetle Güneşten Sarı Baldan Tatlı’nın bir dostluk hikayesi olduğu sonucunu çıkarabilirsiniz, doğru da. Ancak tek derdi bu değil, Türkiye’deki çocuk yazınında pek de rastlamadığımız katmanlı bir yapısı var öykünün. Çünkü çocuk kitaplarının bir meselesi olması gerektiğine inanıyor Simla Sunay. Buradaki öyküde mimar kimliği de ağır basmış ve biraz da fantastik kent dokularıyla örmüş hikayesini. İkilimiz, bütün bu tuhaf isimli yerleşim yerlerinde tuhaf insanlarla ve olaylarla karşılaşıyor ve bu hikayeleri biriktiriyorlar. Her bir yerleşim yeri kendi içinde bir öykü ve hepsinin de söyleyecek çok önemli sözleri var. Uzunbal’ın karşılaştığı insanlar sürekli kafasını karıştırıyor. Naz da şaşırıyor ama biraz daha doğal karşılıyor olanları; çünkü kendisinde de bir sır saklı.

Güneşten Sarı Bladan tatlı, masalsı gibi görünse de, azıcık kafa yorduğunuzda yaşadığımız gerçek dünyanın dejenere olmaya başlamış halini seriyor gözler önüne. İlk okuduğunuzda bazı mesajları kaçırabilirsiniz, o nedenle birkaç kere okunması gerekenlerden kitap. Biraz da Küçük Prens etkisi yarattı bende. Öykünün kurgusu; Naz’ın gizemli hali ve bir hedefi olması, Uzunbal’ın onu anlamaya çalışması ve tıpkı Küçük Prens’in gezegenleri gezmesi gibi tuhaf kentleri gezmemiz yarattı bu etkiyi. Pek çok insan gibi benim için de çok özeldir Küçük Prens. O nedenle biraz da garip geldi bu etkiyi hissetmek. Hani biriciktir ya Küçük Prens, o nedenle pek de hoşlanmadım bunu hissetmekten. Yine de sevdim Uzunbal ile Naz’ın yolculuğunu. O nedenle onlara bırakıyorum son sözü ve Simla Sunay’ın çocuklarla buluşmalarını çoğaltmasını diliyorum:

– Teknoloji nedir? diye sordum Naz’a.

– Bizsiz bizi yaratan şeydir, dedi.

– Nasıl yani?

– Makineler insanların elleri olur. Bilgisayarlar beyinleri. Robotlarsa gövdeleri. İşte teknoloji budur.

– Peki insanlar sıkılmazlar mı o zaman?

– Yooo. Onlar da oturup televizyon seyreder.