Yazı kategorisi: çocuklu olmak

Çocuklarla hayatımız masal

Masallar karmakarışık, anlaşılmaz tekerlemelerle lafı dolandıra dolandıra başlar ya genelde, ben bodoslama giriyorum lafa: Kim şu hepimizin bildiği klasikleşmiş masalların çocuklar için yazıldığını söylemişse yalan söylemiş bence. Tamam gerçeküstü olaylar, kahramanlardır masalları masal yapan ama sorarım size bildiğiniz hangi masalı yatmadan önce çocuğunuza okumak istersiniz? Kurdun mideye indirdiği Kırmızı Başlıklı Kız’ı mı, hep genç kalmak isteyen cadının kuleye hapsettiği Rapunzel’i mi yoksa sonunda alevler içinde yok olup giden Kurşun Asker’i mi? Hansel ile Gratel’e, Karlar Kraliçesi’ne, Oz Büyücüsü’ne, Harikalar Diyarındaki Alice’e, Sinbat’a hiç girmiyorum bile. Evet, hepsi mutlu mutlu bitiyor bu masalların, ama sona gelene kadar kahramanların her biri diğerinin kuyusunu kazıyor, içimiz kıyım kıyım kıyılıyor zaten, sonu mutlu olsa ne olur?

Yüzyıllardır anlatılıyor, söyleniyor, okunuyor, şimdi sana ne oluyor diyebilirsiniz. Ben de çocukken hiç şikayet etmiyor, yaratılan gerçeküstü diyarlara bırakıveriyordum kendimi. Ama biz saf çocuklardık kabul edelim. Bize ne verilirse hap gibi yutuyor, peki o ne demek, peki böyle olursa şöyle olmaz mı gibi sorular sormuyor, kurcalamıyorduk. Şimdiki çocuklar öyle mi? Peki ama kurt hepsini yiyince ölmüyorlar mı, ya da kurdun karnını kesince canı acımaz mı? gibi saçma sapan sorularla masalın tüm büyüsünü bir anda yok ediyorlar. Bazı aklı evveller -yayınevleri- yüz yıllık masalları şiddetten arındırıp, büyükanneyi, kırmızı başlıklı kızı dolaba tıkıp, kurdu da sonunda hayvanat bahçesine yollayabiliyorlar gerçi! Bu hamle bırakın masalın büyüsünü bozmayı masalı çöp ediyor resmen. Böylesini hiç okumamış olmayı tercih ediyorsunuz. Yok çözüm bu değil! Andersenler, Grimm Kardeşler, La Fontaineler dursun yaşamımızda. Yeni kuşak yazarlara, tiyatroculara, sinemacılara ilham vermeyi sürdürsünler, ama zamane çocuklarını bizler kadar heyecanlandıramadıkları kesin. Çünkü yeterince eğlenceli değil hiçbiri. Bütün o prototip kahramanları, ürkütücü ama mantıksız olaylar dizisi, cinsel kodlamaları ve ille de mutlu sonları ile hep bir şey öğretme derdi var topunun. En olağanüstüsü bile didaktik! Hatta artık klişe! Okuduktan ya da anlattıktan sonra bir düşüncedir alıyor çocukları. Devler, periler, büyücüler, hatta prensler, prensesler iyi de, aslında birinin diğerinden farkı olmadığını bir süre sonra tüm çocuklar keşfediyor ve daha eğlenceli ve farklı maceralara yelken açmak istiyorlar haliyle.

Yeni masallar da öyle şahane ki gerçekten, “ne yapayım Külkedisi’ni” dedirtiyor insana. (Sinema sektörünün tüm masal kahramanlarını Shrek’in maceralı, eğlenceli, yaratıcı diyarında buluşturmasına ya da Rapunzel’i, Çizmeli Kedi’yi, Külkedisi’ni baştan yaratmasına şaşmamak gerek! Ne yalan söyleyeyim bu hallerini tercih ediyorum.) Türkiye’ye de uğrayan yeni durumlardan biri de usta yazarlara çocuk kitapları yazdırmak biliyorsunuz. Çocuk kitapları engin bir deniz zaten, ama masal diyorsak eğer, merceğe almak gereken birkaç usta var: Umberto Eco, Italo Calvino, Nazlı Eray gibi.

Artık yazdıklarına masal mı dersiniz -ki bence kesinlikle öyle- öykü mü roman mı bilmem ama asla ve asla vazgeçemeyeceğim kahraman yazarlarımız var bir de: Gianni Rodari ve Roald Dahl gibi. Onların olağanüstü hayalgüçlerinden mahrum kalmayı düşünemiyorum bile!

Bunların hepsini biliyorsunuz siz zaten; ama büyük olasılık yeni masal kraliçemizi tanımıyorsunuz: Julia Donaldson. İlüstratör Axel Scheffler ile yaptığı işbirliğinden ortaya çıkan masalların her biri ayrı bir dünya. Feminist prensesler mi ararsınız, kolaylıkla aldatılabilen canavarlar mı yoksa yufka yürekli cadılar mı? Madonna’nın sıkıcı masallarının aksine Julia Donaldson’un lirik masalları şerbet gibi. Yıllar yıllar sonra onun masalları da dilden dile anlatılabilir, ama resimleriyle birlikte kitaplar öyle güzel ki sanıyorum okumak her zaman daha iyi bir seçenek.

Ayrıca günümüz anne babalarının yatmadan önce çocuklarına anlattığı uyduruk masallar da bir harika bence. Çocuklar tekrar tekrar, hiç bıkmadan bunları anlatmamızı istediklerine göre! Olsun ben yine uyduruklar yerine son sözü Julia Donaldson’un en sevdiğimiz kahramanı Tostoraman’a bırakıp huzurlarınızdan ayrılıyorum. (Ama söylemeden edemeyeceğim, yeni masallar da o kadar eğlenceli ki çocuklara yatmadan önce okumak için yine uygun değiller galiba. Bu sefer de kıkırdamaktan uyuyamıyor -ya da okuyamıyor- ve kitap okuma zamanını uzatıyor da uzatıyorlar çünkü. Peki gece kabuslarla uyanması mı, uykuda gülümsemesi daha iyi. Yanıt belli. Devam o zaman.)

“Ama kim bu yaratık, korkunç pençeli

Hem de korkunç dişli, korkunç çeneli?

Yumru yumru dizli, çapa tırnaklı yaban

Burnunun üstünde de zehirli bir çıban.

Gözleri turuncu diliyse siyah;

Sırtı mor dikenli boydan boya.

İmdat! Aman!

Bu bir Tostoraman!”

(Eee, tamam. Sadece bu kadarını okuyunca bu da biraz korkunç gibi geliyor,  ama bu biraz da canavarlara nasıl baktığınıza bağlı sanırım. İsterseniz önce “Ev Canavarları 1 ve 2” ile başlayın. Evinizde ne kadar çok canavarla birlikte yaşadığınızı anlayınca Tostoraman o kadar da korkunç gelmeyecek emin olabilirsiniz!)

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Temmuz 2012 sayısında yayımlanmıştır. 

Reklamlar
Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

İstanbul’un gizleri…

Yaşamınızda kargaların yeri var mı? Benim var. İstanbul’un bazı semtlerinde kargalarla birlikte yaşanır. Benim yaşadığım semt de böyle. Çoğu insan sevmez kargaları; ürkütücü bulur onları ya da uğursuz. Bense akıllı ve matrak bulurum ve adını oğlumun değiştirdiği ‘kargalı park’ta izlemeye bayılırım onları. Bir dönem her sabah oğlumun odasının pencesine gelen tek ayaklı bir kargamız bile vardı. Daha doğrusu mahallemizin kargasıydı o. Bellediği birkaç evi ziyarete giderdi. Odaya giriş çıkışlarımız onu ürkütmez, sabahları onu göremeyince merak ederdik. Ama şehir temposuna daha fazla dayanamadı ve sessiz sedasız yok oldu yaşamımızdan. Hâlâ konuşuruz oğlumla o kargayı. İyi geliyordu çünkü gizemli bir karga dostumuzun olduğunu bilmek. O bizi izliyor biz onu izliyor, birbirimizin yaşamlarına dokunmaya çalışıyorduk şu tuhaf kentte. İlgimi çekiyor işte kenti paylaşmaya çalıştığımız bu kara dostlarla ilgili şeyler. “Karga Feramuz’un Aşkı” da bir mıknatıs gibi çekti beni kendine. Sonra baktım Nazlı Eray imzası taşıyor kitap. Kargalar ve İstanbul demekti bu ve daha fazla kayıtsız kalamazdık birbirimize…

Karga Feramuz, 80 yıldır İstanbul’un Anadolu yakasındaki bir köşkün bahçesinde mesken tuttuğu ceviz ağacında kardeşi İkbal ile sürdürüyor yaşamını. Cevriye Hanım’ın köşkünün bahçesinde, ona olan tutkulu aşkının acı tatlı izleriyle… Cevriye Hanım’ın tüm yaşamına bu ağacın üstünden tanıklık etmiş; onu istemeye gelişleri, düğünü, iki oğlunu büyütmesi, zaman zaman eşiyle yaptığı tartışmalar ve ardından gelen barışmalar, evin emektarları, şimdi de torunu Nazlı… Karga Feramuz’un Nazlı’nın eline geçen tozlu hatıra defterinden öğreniyoruz tüm bu tanıklıkları ve tabii ki Feramuz’un Cevriye Hanım’a olan aşkını. Nazlı’ya yeni arkadaşı İskelet kadar heyecan veren bu hatıra defteri onun yaşamının gizemi oluyor birden. Karga Feramuz ısrarla yalnız kalmayı seçerek yaşlı ceviz ağacının dalları arasından Cevriye Hanım’ı sevmeyi, izlemeyi ve kollamayı sürdürüyor. Onun sırrını keşfeden Nazlı da hem Karga Feramuz hem de Arkeoloji Müzesi’ndeki İskelet ve müzeye gide gele tanıştığı Venüs, başsız gladyatör heykeli -torso, Ağlayan Kadınlar’dan Agrippina, Büyük İskender ve arya söyleyen büst Mario’nun isteklerini, sorunlarını çözmeye uğraşıyor. Bütün bu cansız heykellerin arasına müze bekçisi de karışıyor yeni arkadaş olarak. Ve daha sonra bir mağara adamı. Nazlı köşk ve müze arasında mekik dokurken geçmişin gizemlerinin, zenginliğinin de farkına varıyor.

Bütün bunlar size fazla karmaşık ya da gerçeküstü mü geldi? İçinde bir sürü karakter, gizem, macera, yaşam barındıran, zaman kavramı flulaşan bir hikâyeyi özetlemeye çalışınca öyle gelebilir tabii. Oysa bu ‘gerçeküstü’ dünyanın içine dalınca o kadar eğleniyorsunuz, o kadar öğreniyor, o kadar anlıyor, bazen o kadar özlüyorsunuz ki ‘gerçek’ oluyor. Gözünüzün önüne bildiğiniz bir köşk geliyor ve kitaptaki köşk oluveriyor bir anda. İlk vapura atlayıp Arkeoloji Müzesi’nin kapısından içeriye koşup firavunun iskeleti orada mı, keyfi yerinde mi kontrol ediyorsunuz. Müze’nin sakinlerine gülümserken Büst’ün söylediği güzel lied’leri, napolitenleri, aryaları duyuyorsunuz. Yeniden vapura doğru ilerlerken aklınız Müze’de kalıyor; “en yakın zamanda yine geleceğim” diye fısıldıyorsunuz geçmişin cansız tanıklarına… Vapurdan İstanbul’un büyüleyici silüetini izlerken, bütün o tarihi mekânlardaki yaşanmışlıkları hayal etmeye çalışıyorsunuz…

Nazlı Eray, “Karga Feramuz’un Aşkı” ile bu etkiyi bırakıyor işte okuyucusunda. Ve aslında “Gece Çiçeği İstanbul”, “Frej Apartmanı’nın Esrarı”, “Sihirli Saray” serisinde de aynı etkiydi bıraktığı. Gündelik yaşamımızın akışında farketmediğimiz İstanbul’un saklı güzelliklerini masalsı anlatımıyla gözlerimizin önüne seriyordu hepsinde. Hani kuşaklar boyunca duyduğumuz ve umarım duymaya devam edeceğimiz İstanbul’un güzelliğiyle ilgili anlatıları, kendi üslubuyla yeniden dillendiriyor usta yazar tüm kitaplarında. Çocukların ve gençlerin keşfetmesi, farkına varması, bizlerin de unutmaması, değerini bilmesi için sihirli dokunuşunu yapıyor.

Hikâyenin ana temalarından aşkı da unutmamak gerek. Aşkın imkânsızlığı, sınır tanımazlığı, kırılganlığı ve hangi zamanda olursa olsun yaşamlara etkisi kitabın her aşamasında kendini hissettiriyor. Yazar, aşkın görünmeyen tılsımlarına vurgu yaparken vazgeçilmezliğinin ve öneminin de altını çizmiş oluyor.

Aşk ve İstanbul’un büyüsüne kapılmamak mümkün değil galiba. Ama Nazlı Eray büyünün etkisini güçlendiriyor kalemiyle. Tıpkı İstanbul gibi hareketli, oyuncaklı, yorucu ama vazgeçilmez masalların içine sürüklüyor okuyucuyu. İstanbul kadar Nazlı Eray’ın eşsiz hayalgücünün ve soluksuz kurgusunun da bağımlısı oluyorsunuz. Neyseki, Karga Feramuz’un ve Nazlı’nın bütün gizemli arkadaşlarının gönlümüzde taht kuracağını biliyor yazar, maceranın devamı için açık bırakıyor kapısını. Ben o kapıdan seve seve girerim içeriye yine. Gerçekle masalın iç içe geçtiği İstanbul’un sokaklarında geçmişle bugün arasında kaybolurum. Nazlı’nın söyledikleri çınlar kulağımda; “Ben hızla büyüyordum o sonbahar. Ama Karga ile Agrippina’yı aynı dünyanın varlığı olarak doğallıkla kabul edecek yaşı henüz geçmemiş olmalıydım. İkisi de çok doğal geliyordu bana. Bu başka bir kafa yapısıydı. Bunu yitirince insan iyice büyüyor, yaşlanmış oluyordur belki de.”

Evet, büyüdüm ben. Ama Nazlı Eray’ın ‘başka kafa yapısı’ aklımı çeliyor. Takılıveriyorum masallarının peşine dönüyorum gençliğime, çocukluğuma hem de bu zamanda…

http://www.remzi.com.tr/kitapGazetesi.asp?id=3&ay=12&yil=2011&bolum=14

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı

Gerçek bir İstanbul masalı

Her kentin bir masalı olsa… Yaşadığımız ya da merak ettiğimiz kentlerin masallarının içinde kaybolsak… Sonra yeniden keşfe çıksak bu kentleri… Anlatsak masalını herkese, dilden dile çoğaltsak…

Ben yazılı örneğine çok rastlamadım kent masallarının, ama bir tanesi var ki gerçekten çok özel benim için, çünkü doğduğum yaşadığım kenti anlatıyor: “İstanbul Masalı”. Ama sanıyorum benim için olduğu kadar, tarihi kentlere meraklı pek çok insan için de ilgi çekici bir masal İstanbul’unki.

Arkeolog ve yayıncı Mine Soysal, “her kentin bir masalı vardır… İstanbul’unki öyle bir masaldır ki, başlangıcından günümüze dek kentte ve çevresinde yaşayanlara, onlardan geriye kalan irili ufaklı pek çok ipucunun izini süren bilimsel çalışmalara, dilden dile aktarılan efsanelere, çok çok eski kitaplara, hatta şarkılara borçluyuz onu,” diyor ve “İstanbul Masalı”na başlıyor…

300 bin yıllık geçmişi olan bu büyüleyici kentin masalını anlatmaya da o zamanlardan başlıyor. Tabii en uzun zaman dilimini kapsasa da hakkında en az bilgiye sahip olduğumuz dönem olduğu için en kısa bölümünü oluşturuyor bu dönem masalın. Anladınız artık, bu “evvel zaman içinde kalbur zaman içinde” diye başlayan bir masal değil. İstanbul’un kültürel zenginliğini, tarihini, geçmişten günümüze değişen gündelik yaşamını anlatan ‘gerçekçi’ bir masal. Ama tüm masal kitaplarında olduğu gibi harika resimlerle anlatıyor İstanbul’u bize. Betül Sayın resimlemiş İstanbul’u, Mine Soysal da güzel güzel anlatmış. Tarihöncesinden başlamış, ilk liman kenti Byzantion’dan Bizans İmparatorluğu’nun dillere destan başkenti Konstantinopolis’e ve sonra Osmanlı başkenti İstanbul’a, sonunda da Cumhuriyet dönemi İstanbul’una, günümüze kadar taptaze ve yalın bir İstanbul’un tarihi öyküsü.

Bence hem yetişkinlerin hem de çocukların her daim elinin altında olması gereken bir kitap bu. Hele de İstanbul’da yaşıyorsanız. Tarih derslerinde de okuduk İmparatorluğun başkentini, önemini. Ama kimse bize Topkapı Sarayı’nda kimlerin yaşadığını, mahalle yaşamını, o zamanların ekonomisini, semtlerdeki yerleşmeleri anlatmadı. İstanbul’un tarihin her döneminde kültürel yaşamın başkenti olduğunu detaylandırmadı. Kentin kozmopolit bir yapısı olduğunu az çok biliyorduk, ama Bizans hükümdarlarının da Osmanlı padişahlarının da özellikle farklı kesimlerden insanların bir arada yaşayarak zenginleştirdiği çok kültürlü bir kent kurmayı seçtiklerini bilmiyorduk. Tarih, hep savaşlar ve fetihlerden ibaretti, hâlâ da öyle. O nedenle kimilerine çok sıkıcı gelebiliyor. Oysa okullardaki tarih kitaplarının dışına çıktığınızda tarih ince detaylarla örülü harika bir masal gibi gerçekten. “İstanbul Masalı”nda, Kâğıthane Deresi’nin Haliç’e kavuştuğu yerde kurulan Sadâbat Sarayı ve bahçelerinin tıpkı Avrupa’daki benzerleri gibi soylular için özel bir çevre yaratmayı amaçladığını öğreniyor ya da yeniden hatırlıyorsunuz. Kent meydanlarında yapılan çeşmelerin bezemelerinde kullanılan yemiş ve meyve kâselerinin doğaya ve dünyaya açılan yeni düşünce biçimini simgelediğini, 1700’lü yıllarda İstanbul’un Rum, Ermeni, Arap ve Bulgar basının da merkezi haline geldiğini, Topkapı Sarayı’ndan Dolmabahçe Sarayı’na geçişin öyküsünü ve İstanbul’un gündelik yaşamına dair, hiç de sıkıcı olmayan bilgiler ile zenginleşiyor, tazeleniyorsunuz. İstanbul nasıl bu kadar büyüleyici olabiliyor onu daha iyi anlıyorsunuz.

Sonra yavaş yavaş günümüz İstanbul’una geliyor masal. Cumhuriyet’in ilk yılları masalın en heyecan verici bölümlerinden. Ancak masal yavaş yavaş İstanbul’un silüetinin nasıl değiştiğini anlatmaya başladığında canınız da sıkılmaya başlıyor. Sonu mutlu biten bir masal olmadığını anlıyorsunuz okuduğunuzun. Bugün İstanbul tarihi dokusu neredeyse tamamen yok edilmiş, ormanlık alanları, su havzaları yerleşim alanı haline getirilmiş, düzensiz ve çarpık yapılaşmayla yıpranmış, on milyondan fazla insana ev sahipliği yapmaya çalışan yorgun bir megapol. Fazlasıyla yorulmuş ve yoran bir kent. Ama ne olursa olsun aşkla bağlı olduğumuz, vazgeçemediğimiz bir kent aynı zamanda. Bu nedenle “İstanbul Masalı” hem yetişkinlerin hem çocukların okuması gereken bir kitap işte. Hatırlamak, anlamak ve direnebilmek için…

“Dünyanın en büyük, en güzel, en eski kentlerinden birinde uyanmak, okumak, çalışıp ev geçindirmek, eğlenmek, onun sakini olmak; uzaktan bile olsa tarihsel varlığının bu ülkeye ve dünyaya armağan ettiği değerlerle yaşamak, herkese irili ufaklı sorumluluklar yüklüyor… İşe dolaşmakla başlamalı. İstanbul’da dolaşmalı ve her köşesine gizlenmiş bir başka masalı dinlemeli,” diyor yazar. Evet, “İstanbul’un yorgun ama bilge sesini dinlemeli”, ona kulak vermeli…

Bu yazı ilk kez ÇEKÜL Vakfı’nın Kilittaşı dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.

Yazı kategorisi: çocuklu olmak

Tohumları saklayan sihirli yıldızın gücü

Slow Food Yağmur Böreği ve ÇEKÜL ortaklığında Tohumdan Sofraya – Mevsiminde Sebze Meyve Tüketimi Eğitimi’nin gönüllü neferlerinden biri olduğumdan beri çok şey öğrendim. Bir tüketici olarak titizim zaten, şimdi hem titiz hem şüpheci hem sorgulayan hem de çözüm üretmeye çalışanım. Bazen böyle olmak hayatı zorlaştırıyor, insan artık ne yiyeceğini, nereden alışveriş edeceğini bilemiyor, ama böyle olmak gerekiyor. “Bizim çocukluğumuzda” şeklinde başlayan cümleler kurup, çocukluğumuzdan beri değişen düzeni, dayatılan sistemi sorgulamaktan çekinerek ne kendimize ne de çocuklarımıza, gelecek kuşaklara bir yararımız oluyor çünkü…

Tohumdan Sofraya Eğitimini ilköğretim okullarında, zaman zaman da anaokullarında uyguluyoruz. Eğitim boyunca, çocukların beslenme alışkanlıklarını gördüğümüzde bilinçsizliğimiz bütün çıplaklığıyla seriliyor gözlerimizin önüne. Çocukların çoğu zaman anne-babalarından ya da öğretmenlerinden daha açık olduklarını görmek ise umut verici oluyor. Ne yapıyoruz Tohumdan Sofraya Eğitimi’nde? Çocuklara neden mevsiminde yetişen sebze meyveleri yemeleri gerektiğini, bir günlük beslenme tabağının nasıl olması gerektiğini, sebzelerin meyvelerin nerelerde nasıl yetiştiğini konuşuyoruz ve sonra da mutfağa giriyoruz… Değişik tadların, kokuların peşinde, annelerin çoğu zaman uzak tutmayı tercih ettiği mutfakta çocukların nasıl minik birer aşçı olabildiğine şahit oluyoruz. Eğitimin en eğlenceli kısmı da mutfak bölümü zaten.

Oyunlarla, hikayelerle desteklenen eğitimde anlatılan masallardan birini bir süredir evde oğluma da anlatıyorum, hatta oğlumun arkadaşlarına da. Sürprizli bir masal bu; hatta oğlumun tanımıyla ‘sihirli’. Öyle gerçekten; bir mucizeyi anlatıyor çünkü Caroline Sherwin Bailey, “Kapısı ve Penceresi Olmayan Küçük Kırmızı Ev” masalında. Türkçeye eğitim içeriğimizi de hazırlayan Olcay Bingöl çevirmiş masalı, ne yazık ki burada yayınlanmış bir kitap değil yani. Kısaca ‘bir tohum masalı’ diyebileceğim bu nefis hikaye o kadar dillendi ki evimizde, oğlum okuldaki arkadaşlarına da anlatmamızı istedi. Daha önce velilerine Tohumdan Sofraya sunumu yaptığımız Küçük Ağaç Anaokulu’nun sevgili müdürü velilerin çocuklarla ortak bir şeyler yapması fikrine açık biri neyse ki. Masalın etkisine girmesi de uzun sürmedi zaten ve ben Küçük Ağaç’ın 5-6 yaşındaki bıdırlarına “Kapısı ve Penceresi Olmayan Küçük Kırmızı Ev”i anlatırken buldum kendimi. Oğlum ağzı kulaklarında, ama büyük bir gizi de saklamayı başararak katıldı arkadaşlarının arasına; ne de olsa ‘sihri’ biliyordu! Masalın sonuna yaklaştığımda, yani tohumları saklayan ‘sihirli yıldızı’ çocuklara gösterdiğimde yüzlerindeki şaşkınlığı görmenizi isterdim. Ne kadar doğal, ne kadar içtenler. O an anladım ki, bir tohumun mucizesini büyüklerden daha iyi kavradılar. Minik ellerine bıraktığım elma tohumlarını o nedenle büyük bir neşeyle ve heyecanla diktiler kocaman saksımıza. O kadar da dikkatliler ki, saksının bir köşesine diktiğimiz ‘elma’ resmindeki elmaların yeşil olmasına takıldılar; çünkü onların elmaları kırmızı olacaktı!

Şimdi meraklı bir bekleyiş, sahipleniş var okulda; 11 minik elin toprakla buluşturduğu 11 minik tohum gülümsemeye hazırlanıyor güneşe, çocuklara. İyi ki ısrar etti oğlum bu masalı arkadaşlarına da anlatmam için. Tohumun mucizevi gücünü keşfettiler böylece. Çoğaldı masalın sihri, buluştu tohumlar toprakla. Umarım hepsi sağlıkla büyür onlara hayat veren miniklerle birlikte…

http://www.ntvmsnbc.com/id/25078822/

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Gianni Rodari’den masallar

Çok seyahat eden bir baba, her gece yatmadan önce kızına masal anlatmak için söz verirse ne olur? Masalları telefonda anlatır. Telefonda anlatılan masallar nasıl olur peki? Kısa.

Evet, kısa kısa 70 masal var Gianni Rodari’nin Telefonda Masallar kitabında. Sadece eğlencelik olan da var, ciddi kafa yormanız gerekeni de. Kesin olan; bir çoğunun gerçekten çok güzel olduğu. Üstelik dönüp dönüp okuyacağınız, istediğiniz zaman, istediğiniz yerinden başlayacağınız hikayeler bunlar. Bazı kahramanlar, farklı masallarda yeniden çıkabiliyor karşınıza şaşırmayın: Büyük seyyah, meşhur kaşif Giovannino Perdigiorno gibi. Perdigiorno’nun gezdiği kentlerin çok şaşırtıcı olduğunu da eklemeliyim hemen. Aslına bakarsanız Rodari’nin tüm kahramanları, tüm masalları için ‘şaşırtıcı’ denebilir rahatlıkla. Neden mi?

Sınırsız bir hayal gücü var bir kere. Yok, yok. Öyle böyle değil. Bütün çocuklarla rahatlıkla yarışabilir hayal kurmak, uyduruk hikayeler anlatmak konusunda. Sonra çok komik. Hayvanları çok seviyor. Galiba iyi de anlıyor onları. Dünyayı da çok seviyor ama uzayı, başka gezegenleri de merak ediyor. Bir de Gagarin’i çok seviyor galiba. Hani şu 1961 yılında uzaya çıkan ve dünyanın çevresini turlayan ilk insan olan Rus kozmonotu.

Dondurmadan saraylar, tepesiz ülkeler, kaçan burunlar, uyduruk numaralar, eski atasözleri, ölmesi gereken krallar, hiçbir yere çıkmayan yollar, kristal Giacomo, yaşlı Ada teyze, her zaman düşen Alice Cascherina, masalları şaşıran dede, hepsi ama hepsi çok etkileyici/komik/şaşırtıcı.

rodariBir yetişkin olarak, okurken sürekli başka alt metinler okuyorum ben Rodari’nin masallarında. Hüznü sonuna kadar hissediyorum mesela kuşları tarlalardan uzak tutmak için korkuluk olmak zorunda kalan Gonario’nun hikayesinde. Oysa bu durum hayli ilginç geliyor oğluma. O da eğlenmiyor ama kesinlikle sıradışı olan o müthiş yaratıcılık merakını uyandırıyor. “Üzücü değil mi” diye sorduğumda, rahatlıkla “hayır” diyebiliyor o nedenle.

Çanlardan yapılan bombalar patlamayı bir yana bırakıp müzikal sesler çıkarınca savaşmaktan vazgeçip dans etmeye başlayan askerlerin hikayesi bana da oğluma da çok eğlenceli geliyor. Ama ben ‘savaş değil barış’ mesajını bu kadar incelikli, oyunlu verebildiği için şaşarken oğlum bombaların seslerinde eğlenmeyi sürdürüyor.

Telefonda Masallar’ı tekrar tekrar okudukça Rodari’ye olan ilgim de artıyor. Telefonda Masallar’ın yanına Alis Masallarda ekleniyor. Araştırıyorum ve kitaplarıyla yeni yeni tanışmaya başladığımız Gianni Rodari ’nin dünyada oldukça tanınan bir yazar olduğunu öğreniyorum. Kısa öğretmenlik serüveninin ardından, II. Dünya Savaşı’na katılıyor ve savaş sonrası Komünist Parti’ye üye olarak partinin dergisinde gazeteciliğe başlıyor. Bir yandan da çocuk kitapları yazıyor. İlk kitabı Çocuklar İçin Şiirler ve Soğan Oğlan 1951 yılında yayımlanıyor. (Bu arada Soğan Oğlan da Türkçe çevirisini bulabileceğiniz üçüncü kitap.) Yine partinin çocuklar için çıkardığı derginin editörlüğünü de yapmaya başlıyor. Evleniyor, bir kızı oluyor ve çocuklar için projelerde yer almaya ve yazmaya devam ediyor. 1970 yılında Hans Christian Andersen Ödülü’ne değer görülüyor. Kitapları farklı dillerdeki çocuklarla buluşuyor. 1980 yılında çocuklar için nefis masallar, hikayeler bırakarak göçüyor dünyadan.

Rodari’nin yarattığı dünyalar gerçekten sıradışı, ama o kadar olağan bir dille anlatıyor, o kadar sıcacık ki hikayeleri ‘bütün bunlar gayet olabilir’ hissiyatı yaratıyor. Müthiş eğlenceli ayrıca. Bir hikaye bu kadar rahat sarmalayabilir ve hemencecik o eğlenceli dünyasına çekebilir sizi ancak. Üstelik açtığı pencereler umutla dolduruyor insanın içini. “Bu dünyaya gelen her çocuk, dünyanın içindeki her şeyin sahibidir, tek kuruş bile ödememelidir, sadece kollarını sıvamalı, ellerini uzatmalı ve onu almalıdır,” diyen Gianni Rodari’nin yarattığı masalları sevmemek mümkün değil. O nedenle yayınevlerinden daha çok Rodari çevirileri bekliyoruz!

Son son: Telefonda Masallar’ın resimleri Frencesco Altan’a ait. Altan’ın çizimleri Rodari’nin yarattığı dünyalarla o kadar güzel örtüşmüş ki, keşke orijinalinde olduğu gibi renkli olabilseydi Türkçe baskıda da diye düşünmeden edemiyor insan. İtalya’da Rodari’nin diğer kitaplarında da Frencesco Altan’ın resimleri var ki nedeni belli. Öte yandan Alis Masallarda’nın genç çizeri Anna Laura Cantone’nin kitaba katkısının koskocaman olduğunu söylemeden de geçemeyeceğim.

Yazı kategorisi: çocuk/gençlik edebiyatı, çocuklu olmak

Yazar masalı yazmaktan vazgeçerse…

Masal Masal İçinde sırrı isminde saklı bir masal. Rapunzel, Denizkızı, Uyuyan Güzel gibi masallar asıl masalın içindeki yardımcılar. Asıl masalda ise olaylar biraz karışık…

127941973_tn70_0“Bir kral, bir kraliçe ve bir de prenses kocaman bir masal sarayında yaşıyorlardı. Bu saray, olağanüstü güzellikte bir gül bahçesiyle çevriliydi. Sarayın beş tane kulesi vardı ve her kulede bir oda bulunuyordu…” diye başlıyor asıl masal. Anlayacağınız her şey olması gerektiği gibi başlıyor aslında. Kocaman saray, kraliyet ailesi ve sonrasını siz de okursanız göreceksiniz, hizmetkarlar, kocaman kocaman salonlar, muhteşem güzel yemekler…

Sonra yavaş yavaş soru işaretleri beliriyor zihninizde. Sarayın etrafındaki rengarenk küçük evlerde yaşayan kimse olmaması, kraliçenin de genellikle gündüzleri uyuyup geceleri ayakta geçirmesi gibi sıra dışı durumlar, ‘dur bakalım, ne çıkacak bunun altından’ dedirtiyor bize. Öte yandan mutlu bir aile kraliyet ailesi. Hizmetkarlarına da çok iyi davranıyorlar. Derken bir sabah kral ve prenses kahvaltı ederken hizmetkarlarının onlara yardımcı olmadığını fark ediyorlar. Kraliçe onlara katıldığında durumda bir değişiklik olmuyor. Hizmetkarlar kendilerindeler ama kıpırdayamıyorlar bir şekilde. Ve anlıyoruz ki, masalın yazarında bir sorun var. Evet yanlış okumadınız: Masalın yazarı masalı yazmaktan vazgeçmiş! Çünkü bir türlü nasıl devam etmesi gerektiğini bilemiyor masalın. Bir yaratıcılık sorunu var. Kafasını toplayabilmek için de ara veriyor masalına. Kraliyet ailesi de sabah kahvaltısının ortasında, kalakalıyorlar bir başlarına…

Sonra ne oluyor dersiniz? Başta da söylediğim gibi olaylar biraz karışıyor. Yazar kendini sokaklara vurup, yeni fikirler arıyor. Kraliyet ailesi de boş durmuyor, saraydan çıkıp bizim yaşadığımız dünyaya dalıyor. Ama onlar birer masal kahramanı olduğu için kimse onları görmüyor, duymuyor, hissetmiyor. Gitgide çaresizliğe kapıldıkları bir sırada karşılarına küçük bir sokak çocuğu çıkıyor ve onları görebiliyor, duyabiliyor. Kraliyet ailesini bir heyecan sarıyor. Öğreniyorlar ki, bu küçük çocuk da kendileri gibi bir kitap kahramanı, ama yazarı ona ihtiyacı olmadığı için kitabından çıkartmış. O da tıpkı kraliyet ailesi gibi yaşamını kaybolmuş bir halde sürdürmeye çalışıyor. Üstelik tek başına da değil. Kendisi gibi kitap sayfalarından atılmış ya da yarım kalmış kitaplardan sokaklara dalmış bir sürü kahraman var! Bu yeni bilgi kraliyet ailesini çok şaşırtıyor ve en doğru davranışın sokak çocuğunun yardımıyla yazarlarını bulmak olduğuna karar veriyorlar. Onlar yazarlarını ararken, yazarları da onları aramaya karar veriyor. Bu arayış sırasında yarım kalmış kitapların kahramanlarıyla karşılaşıp yeni maceralar yaşıyorlar. Ama sonunda hepsinin yolları çakışıyor ve yazar masalını tamamlıyor.

Bir masalda olması gereken tüm kahramanlar var bu masalda da. Hatta sonradan kötüler de karışıyor işin içine. Hadi bir sır daha vereyim; ejderhası bile oluyor masalın. Ama gördüğünüz gibi hikaye bildiğimiz masallardan biraz daha farklı gelişiyor. Yazarla kahramanlar birbirleriyle konuşabiliyorlar örneğin. Bütün bu farklılıklar Masal Masal İçinde’yi ilginç ve heyecanlı kılıyor. Nasıl bitecek bu masal bir türlü tahmin edemiyorsunuz. Sürekli yeni bir şey oluyor çünkü, ama bitiyor sonunda. Hem de bütün masallar gibi bitiyor (sayılır). Tabii sonunu yazamam.

Ama yazmam gereken bir şey daha var. Çok eğlenceli bir masal bu. Hayalinizde kral, kraliçe ve prenses nasıl canlanıyor bilemem ama Sybille Hein bizim için resmetmiş masalı. Ve hepsi de çok komik tipler. Ben en çok ejderhayı sevdim.

Bir de masalın gerçek yazarı Marjaleena Lembcke’nin bakış açısını sevdim. Bir yazarın, bir hikayeyi yazarken hiç de kolaylıkla yazmadığını anlatmaya çalışıyor bize çünkü. Evet, bir masal okuyoruz ama bir yandan da yazarların o çok sevdiğimiz masalları yazarken neler yaşayabildikleri hakkında fikrimiz oluyor. Belki de Marjaleena Lembcke gerçekten de bu şekilde yazdı masalını. Olamaz mı?

Bu yazı ilk kez 4 Mayıs 2007’te Radikal Kitap’ta yayımlanmıştı.