Mısır diyordum…

Geçen sefer mısır demiştim ve aslında nefis mısır unu bulma maceramızı ve mısırlı kekmekimizi anlatacaktım size. Ama gerçekten vicdanım rahat değil ve öyle doluyum ki gıdalarımız, sağlığımız üzerinde dönen oyunlarla. Hiç hesapta yokken dökülüveriyor bazen içimdekiler, ben de şaşırıyorum. Hoş iyi oluyor dökülmeleri ama konudan şaşırtıyor bazen işte beni. Mısır diyordum ben. Evet mısır, mısır unu. Dağılmayacağım bu yazıda ve tamamlayacağım mısırlı kekmekimi…

Hani mısırı çıkarttım ya hayatımızdan, mısır ununu da çıkartmış oldum böylece. Oysa mısır unlu kekler, ekmekler, hatta sebzelerime beşamel sosları yapmayı ne severdim ben ve ne afiyetle yerdik onları. Sonra şeytanın bacağını kırıp Kasımpaşa’daki şu meşhur İnebolu Pazarı’na gidebildik birkaç hafta önce. Veee, mısır unu aldım pazardan. Köylülerin kendi tohumlarından, kendi ürettikleri mısır unundan. Resmen sevindim biliyor musunuz? Eve gelir gelmez mısırlı kekmekimden yaptık Kuzgun’la. En son Kuzgun minicikken yapmıştım, o nedenle hatırlamıyor bile tadını. Ne özlemişiz. Kuzgun da bayıldı bu kekmeke. Takip eden günlerde birkaç kez daha yaptım. Mısır ununun da dibini buldum. Bana zor her hafta gitmek bu pazara, ama arada sırada -mısır unum bittikçe mesela- gidebilirim. Hoş pazarın kurulduğu o küçük sokağa otopark yapacaklarmış. Köylüler “bizi de gönderirler burdan, pazar da biter” diyorlar. Ama gediklisi çok bu pazarın kalkmasına izin vermeyiz elbet -diye düşünüyorum. Ben gediklisi olamadım, olamam, ama bakarsınız Kadıköy Belediyesi sahip çıkar bu pazara, ya da bunun gibi yerel pazarların İstanbul’da kurulmasına gibi hayallerim var işte benim de. O zaman ben de gediklisi olabilirim bu güzel pazarın çünkü.

Pazar konusu açılınca nasıl da dağılıyorum hemen, ağzımın suyu akıyor resmen. Nefis bir şey taze taze ürünleri gönül rahatlığıyla pazar arabasına doldurmak gerçekten, ama söz verdim kendime dağılmayacağım bu kez. Şimdi hemen mutfağa geri dönüyorum. Tahmin ediyorum ki kekmek ne diyorsunuz siz şimdi. İsmini biz uydurduk açıkçası. Mısırlı kek güya, ama ne kek ne ekmek aslında, onun için kekmek. Ve işte bu nefis şeyin tarifi. Ama lütfen mısır ununu marketten almayın. Tanıdığınız bildiğiniz ya da güvendiğiniz bir yerden alın. Bulamazsanız araştırın. Benden bir adres çıktı bile, belki hep birlikte çoğaltırız bu adresleri de. Evet, gelelim tarife: 1 su bardağı mısır unu, 1 su bardağı un, 1 su bardağı süt (günlük süt tercih edin derim), 2 yumurta, 1 küçük çay bardağı toz şeker, bir tutam tuz, kabartma tozu ve ½ su bardağı zeytinyağ. Önce şeker ve yumurtaları çırpıyorsunuz, sonra tüm malzemeyi ekleyip bir kez daha karıştırıyorsunuz. Çırpma işi ve malzemeleri sırayla kaba ekleme işi bizde Kuzgun’dan sorulur, robotun düğmesine basmak ve hızını dilediği gibi ayarlamak uzmanlık alanı artık neredeyse. Karışımı ince uzun ya da fazla büyük olmayan dikdörtgen bir kalıba boşaltıp, önceden 180 derecede ısıttığınız fırında 40 dakika -üstü ve altı nar gibi olunca, pofidik kabarınca ve bıçağa bulaşmayınca da diyebiliriz- pişiriyorsunuz. Kekmekin ya da yaptığımız diğer keklerin kabın dibinde kalan pişmemiş hamurunu yemek de artık Kuzgun’un işi bizde. O kadar sevdiğim bu tatlı parmakları yalama işini maalesef oğluma bıraktım. Ama onun bu halini izlemek ve arada o minik parmakları yalamak kesinlikle daha eğlenceli.

Mısırlı kekmeğimiz piştiğinde ben bazen muzurluk yapıp tam soğumadan kekmeki usturuplu bir şekilde yatay olarak ortadan ikiye kesip arasına tereyağ sürüp katları yeniden kapatıyorum. Sade ya da tereyağlı farketmez dilerseniz reçel ve balla, dilerseniz peynirle nefis oluyor valla bu kekmek. Kuzgun tatlıcı olduğu için pekmez ya da bal tercih ediyor. Bense peynirden yanayım. Şimdi izninizle kalan son mısır unumla kekmek yapmak üzere, önce Kuzgun’u almak için okulun sonra da onunla birlikte mutfağın yolunu tutuyorum…

Bu yazı alternatifanne.com ‘da eş zamanlı olarak yayımlanmıştır.

Mısır… Bir varmış bir yokmuş…

Bir süre önce kaleme aldığım alışveriş tedirginliği yazımdan sonra sadece kendim için değil etrafımdaki insanlar için de bir şeyler yapmak gerekliliğini daha net hisseder oldum. İnsanların yediklerine “neden bunu yiyiyorsun şöyle de böyle de” demek benim tarzım değil, doğru da bulmuyorum bu yöntemi ayrıca. Ama yazarak bildiklerimi, hissettiklerimi paylaşabiliyorum en azından.

Ben mi abartıyorum bilmiyorum ama yediklerimizin artık eskisi gibi saf olmaması bende ciddi bir tedirginlik yaratıyor gerçekten ve bu nedenle de mutfakta kullanacağım her malzemede iyiden iyiye seçici oldum. Çok zor olmasına karşın bazı sebze meyveleri de yaşamımdan çıkarttım; bakınız mısır. Koca bir yazı mısırsız geçirdik bu yıl. Ne kadar da severim. Kuzgun da öyle. Çocuk sokaktan mısır istedikçe “hayır” yanıtını aldı bu yaz benden. Tatilde yedik bir tek mısırı, gelirken eve de getirdik hatta. Öte yandan Kuzgun mısır almazken ve buna daha anlayışlı davranırken ‘eşsiz’ Max’dan bir türlü vazgeçemedi. Haftada birle sınırlandırmaya çalıştığım bu ‘yapay’ dondurmalar mı daha iyi gdo’lu mısırlar mı diye sormadan edemiyorum kendime zaman zaman. Bu arada neden hayır olduğunu ben gayet net bir şekilde ve doğruyu söyleyerek açıklıyorum Kuzgun’a. “İlaçlı” diyorum, “katkı maddeleri var” diyorum ve bunları olabildiğince az tüketmemizin iyi olacağını söylüyorum.

Buradaki anahtar sözcük az bence. Çünkü tüm bunları yaşamımızdan tamamen çıkartmamız mümkün değil ne yazık ki. Gerçekçi olalım. Hangi çocuktan bisküvileri, krakerleri, şekerlemeleri, gevrekleri, dondurma olmayan dondurmaları tamamen uzak tutabiliriz ki? Benim ‘zararlı’ diye yedirmediğim her şeyi arkadaşları çatır çatır gözünün önünde yediğinde benim katı olmam da anlamlı değil zaten. Çocuklar bu kadar nefis şeylerin zararlı olabileceğini düşünmüyorlar ayrıca. Ama bu bilgiyi aklının bir köşesinde tutması da kötü gelmiyor bana, sonuçta vicdan azabı duymuyor yerken zararlıları. Duymaması da gerekiyor zaten. Bunca kuşatılmışken bu ürünlerle vicdan azabı duyması gerekenler çocuklarımız değil biziz çünkü. Bizim ‘iyi’ye ulaşmak için kararlı olmamız gerekiyor. Bu durumda ben de eve bazı şeyleri hiç, bazı şeyleri de olabildiğince az alıyorum ve Kuzgun’a da uygun bir şekilde ‘yemesek iyi olur’lar hakkında bilgi vermeye çalışıyorum.

Her durumda, ne kadar titizlenirsem titizleneyim yararlı olmadığını bildiğim bir dolu şeyi de yiyiyoruz tabii ki. Artık aldığımız sebze meyvelerden, etlerden, sütlerden şüphelenir hale geldik. İstanbul dışına çıkınca yerel pazarlardan alışveriş etmek acayip iyi geliyor o nedenle bana. İstanbul’da da aynı ‘iyi’ hissi yakalayabileceğim birkaç adresle sınırlandım alışverişte böyle böyle. Olsun iç rahatlığı her şeyden önemli! Mutfakta daha da önemli!

“Mısır var mısır… Taze, süt mısır…” Ve bir de ıslık… Bizim sokağın mısırcısı ıslıklarla satıyor her zamanki gibi mısırını ben bunları yazarken… Ama biliyor musunuz n’oldu bu yıl? Balkonumdaki sakız sardunyalarının arasından bir ot çıktı. Genelde temizlerim otları, ama bu ilginç geldi ve neye benzeyecek merak ettiğimden bıraktım onu. Sonra büyüdü büyüdü ve kocaman bir mısır oldu. Yine de yetiştiği saksı verdiği dört meyveyi olgunlaştırmak için yeterli besini sağlayamadı ona. Açıkçası mısır olduğunu geç farkettiğimizden müdahale edemedik bu davetsiz ama bizi çok sevindiren konuğa, onu iyi ağırlayamadık bu yıl. Olsun iyi ki geldi balkonumuza, bize ilham verdi. “Seneye bu kovada domates yerine mısır yetişsin anne” diyerek kocaman bir kova ayırdı Kuzgun mısırlara. Ne güzel bir fikir. Ama ben domateslerinkini de ayırdım ayrıca…

Mısır diyince bütün bunlar üşüşüyor işte aklıma. Şöyle ağız tadıyla yiyemiyoruz mısır artık baksanıza. Ama bu değildi aslında yazmak istediğim, bütün bu hassasiyetimin arasında güzel bir şey olmuştu mısırla ilgili, ben de bunu yazacaktım size. Balkonuma gelen mısır gibi güzel. Neyse bir dahaki yazıya…

Bu yazı alternatifanne.com ‘da eş zamanlı olarak yayımlanmıştır.