Mavi’nin mutluluğu bizim mutluluğumuz

“Mavi’nin Mutluluğu” ‘özel’ bir kitap. Türkiyeli bir sanatçıyı çocuklara tanıtmak, onlarla buluşturmak için kaleme alınan ilk kitap çünkü. Dünyaya mal olmuş sanatçıları -Picasso, Van Gogh, Da Vinci, Monet gibi- çocuklara anlatan sayısız kitap var. Türkiyeli yazarlar tarafından kaleme alınan kitaplar da var bu konuda. Ama kendi topraklarımızdan yetişmiş değerli sanatçıları çocuklara anlatmak niyeyse -niyesini elbette biliyoruz; sanatın toplumun içinde nasıl konumlandığı, insanların yaşamında ne kadar yer ettiği, ne kadar önemsendiği gibi en azından sanat çevrelerinde hep konuşulan, tartışılan ve ne yazık ki ilerlenemeyen derin bir konu- bugüne kadar akıl edilmiş bir mesele değildi. Geçmiş zaman kullanıyorum, çünkü ne büyük bir mutluluk kaynağı ki artık bir Bedri Rahmi Eyüboğlu kitabımız var!

mavinin-mutluluguUzun yıllardır hem çocuk kitapları yazan hem çocuklarla resim ve öykü atölyeleri yapan Simla Sunay, özellikle de atölyeler sırasında kaynak kitapların eksikliğini hissederek konuya el atmaya karar verdi -sırf bu karar bile heyecan verici, çünkü devamının geleceğini biliyorum. Bir yıllık bir hazırlık ve araştırma sürecinin sonunda da Bedri Rahmi’nin engin dünyasına çocukları bodoslama attığı “Mavi’nin Mutluluğu”nu kaleme aldı. Resim yapmaya tutku ile bağlı küçük bir kız çocuğu olan Mavi girdi Simla’nın kurgusunda Bedri Rahmi’nin yaşamına. Bedri Rahmi’nin yazılarından izini sürdüğü mavi kaplumbağa ile ayakkabı boyacısı Çebiş katıldı aralarına ve sanatçının şiirleriyle zenginleşen özgün bir kurgu çıktı ortaya. Bu özverili yazma serüveni kitaplaşırken Gökçe Akgül’ün çizimleriyle buluştu ve kitabı ‘özel’ kılan nedenlere bir yenisi daha eklendi. Simla Sunay’ın Bedri Rahmi’nin yaşamından esinlenerek/beslenerek kaleme aldığı hikâyesi Gökçe Akgül’ün ellerinde nefis bir çizgi romana dönüştü çünkü. Düşünsenize yaşamını yazmaya, çizmeye, resmetmeye, boyamaya, tasarlamaya, kısacası yaşamı sanata dönüştürmeye adamış bir büyük ustayı çocuklar rengârenk sayfaların arasında kaybolarak keşfediyorlar.

Ama yazmadan edemeyeceğim; bu kitabı benim için ‘özel’ kılan bir neden daha var. Kitabın okurları için hoş bir detay olabilecek, ancak ailem için gerçek bir mutluluk ve gurur kaynağı olan bir neden. Tıpkı kitabın kahramanı Mavi gibi, eli kalem tutmaya başladığından beri resim yapmaya ve bir şeyler tasarlamaya meraklı oğlum için -sanatçı olmaya kararlı- yaşamında vazgeçeyeceği şeylerden biri Simla’nın öğrencisi olmak. Atölyede ürettiklerini evde, evde ürettikleri atölyede büyük bir heyecanla paylaşmak en büyük mutluluğu gerçekten. İşte bu üretimlerden uzun zaman üzerinde çalıştığı ‘uçan kalem’ projesinin Simla’ya ilham kaynağı olması ve “Mavi’nin Mutluluğu”nda karşımıza çıkması bizim için hem hoş bir sürpriz hem de tahmin edebileceğiniz gibi inanılmaz bir mutluluk kaynağı oldu. Oğlumun kitabı okurkenki şaşkınlığını herhalde yaşamım boyunca unutamayacağım. Sevgili Simlasının bu büyük hediyesi Kuzgun’un yaşamında hep önemli bir anı olacak. Elbette ki bu güzel hediye için, ama daha da önemlisi çocukların yaşamına sanatı doğallıkla soktuğu için Simla’ya ne kadar teşekkür etsek az. “Mavi’nin Mutluluğu” ile başlayan, değerli sanatçılarımızı çocuklarla buluşturma serüveninin uzun soluklu olmasını diliyor, bu çalışmaya emek veren herkese de ayrıca teşekkür ediyorum.

“Mavi’nin Mutluluğu”, Simla Sunay – Gökçe Akgül, Desen Yayınları

Gölgesiz, bilinçsiz kentler yaratmak ne kadar kolay!

Güne her zamanki gibi başladık. Olabildiğince ‘hadi’ demeden kahvaltımızı tamamladık ve giyinip okula doğru yola koyulduk. Okulun sokağına girene kadar da her şey olağandı. Sonra okulun sokağında belediyeye ait kocaman bir araç farkettik. İlk anda ne olduğunu anlayamadık, sonra kaldırımdaki koca dalları görünce ‘ağaçları kestiklerini’ anladım. Karşı kaldırıma geçince okulun müdürünü gördük, Kuzgun’u okula bırakıp tekrar müdürün yanına geldim ve neler olduğunu sordum. “Ağaçları budatıyoruz, çok kötü olmuşlardı artık, biri okulun çatısına çarpıp duruyordu, diğerinin dalları da yan apartmana zarar veriyordu,” dedi. “Bu bir budama değil ama, ağaçların tepesini kesiyorlar. Bu ağaçlar için iyi bir şey değil ki, budama böyle yapılmaz,” dedim. Duyarlı biridir okulun müdürü, pek çok konuda fikir birliğimiz vardır, çocukların yaşadığımız çevrenin farkına varabilecekleri bir eğitim anlayışına sahiptir. Bu hafta da bitkileri inceliyorlar. Çimlendirme yapıyorlar, bir bitkinin sorumluluğunu üstleniyorlar, bu konuda oyunlar ve kitaplarla birçok şey öğreniyorlar. İçerde bunlar olurken bahçelerindeki ağaçlar kesiliyor ama!

Aslında çok da yanlış bir şey değil müdürün yaptığı, ağaçları budatmak isteyince belediyenin fen işlerini aramış, onlar da gelmiş işlerini yapıyorlar. Başka kimi arayabilir ki? O nedenle üzüldü zaten söylediklerim karşısında. Ben bıdı bıdı konuşmaya devam ederken, belediye görevlilerinden biri yanımıza yanaştı ve bu işin eğitimini aldıklarını, orman mühendisleriyle çalıştıklarını, bu ağaçları budamazlarsa çürüyen dalların çocukların tepelerine düşebileceğini falan söyledi. Oysa tepesini uçurdukları ağaçların dalları çürük falan değil, dolayısıyla çocukların veya yoldan geçenlerin tepesine falan düşemez. Zaten çok şiddetli bir fırtına olmadan nasıl böyle bir şey olabilir ki? O zaman apartmanların çatıları da uçuyor veya binalar da yıkılıyor, n’apıyorlar bu konuda? Bu bina sağlam değil, diyip yıkıyorlar mı binayı? Söylediğinin hiçbir tutarlı yanı yok dolayısıyla. Üstelik benim çocukluğumda bu koca koca araçlar gelip ağaçları güdükleştirmez, onları kesmezlerdi. Ağaçlar kendi hallerinde, sağlıklı bir şekilde gelişmeye, bize serinlik, ferahlık, temizlik vermeye devam ederlerdi. Şimdi önemli olan binalar, onların çatısına çarpan dallar, manzalarını kapayan ağaçlar yok edilmeli bu nedenle. Düşen dalları, meyveleri nedeniyle arabaların boyalarına zarar veren ağaçlar da yok edilmeli. Ağaçların serinliğini, dinginliğini hatta güzelliğini sayfiye yerlerinde hissetmek iyi, ama kentte ağaç beladan başka bir şey değil! Aynen böyle davranıyoruz. Sonra da haberlerde küresel ısınma, susuzluk haberlerini dinleyip “dünya nereye gidiyor?” diyip, ama sorumluluğu hiçbir şekilde üzerimize almayıp gündelik yaşamlarımıza geri dönüyoruz…

Evet, böyle şeyler beni öfkelendiriyor. Tepki göstermeden edemiyorum. Bireysel bir tepkiyle çok fazla ilerleyemeyeceğimin farkındayım ama bu da önemli; sessiz kalmamak. Kendisine bir görev verilmiş ve bu görevi nasıl yapacağı uzmanlar (!) tarafından anlatılmış bir belediye görevlisi neden karşısındaki sıradan bir vatandaşı dinlesin ki? Zaten bana “siz orman mühendisi misiniz?” diye sordu. Olmadığımı ama neden böyle konuşabildiğimin gerekçelerini anlattım kendisine, ama orman müdendisi değilsem zaten yenik başlamıştım konuya. Oysa benim dinlediğim, konuştuğum orman mühendisleri, okuduğum yazılar budama konusunda daha farklı bilgiler veriyorlar. Bulunduğum ortamda bunların yanlışlığını tartışıyoruz hep ve eminim azıcık duyarlı olan hiç kimse ağaçların bu zavallılaştırılmış hallerinden hoşnut değiller. Yazları çok sıcak olduğunda kedimizi traşlıyoruz. Rahatlıyor ama kendinden o kadar hoşnutsuz oluyor ki, saklanıyor bizden. Çıplak çünkü. Peki ağaçlar nereye saklanacaklar? Yaptığımız şeyden hoşnut olmadıklarını nasıl anlatacaklar bize?

Simla Sunay’ın Yürüyen Çınar’ını okuyun. Çocuklarınıza değil, kendinize okuyun. Çünkü çocuklarımız çoğu zaman bizden daha fazla sorguluyorlar çevrelerinde olup bitenleri. Büyüklerin anlamsız hallerini anlamaya çalışıyorlar. Biraz düşünmek için okuyun çocuk kitaplarını, çocuklarımıza gerçekte nasıl bir gelecek hazırlamamız gerektiğiyle ilgili düşünmek için… Sonra da harekete geçin tabii…

Güneşten sarı baldan tatlı bir iz

Simla Sunay bir mimar, aynı zamanda çocuk kitapları yazıyor. Daha da güzeli her iki uğraşı üzerinden de çocuklarla bir arada, onlarla alış veriş içerisinde olmaya çaba harcıyor. Geçenlerde, yine böylesi bir çabayı kaleme almış. Çocuklara kent bilinci kazandırmak amacıyla yürüttüğü Nasıl Bina?=Nasıl Biri? adlı bir projeden söz etmiş bir yazısında. Çocuklardan çeşitli bina resimlerini incelemelerini, sonra bu binaları çizerek bir canlıya dönüştürmelerini ve nasıl biri yarattıklarını yazmalarını istediği bu atölye, kent dokusunun çocukları nasıl etkilediğine fazlasıyla kafa yoran biri olarak beni çok etkiledi. Çocuklar üzerinden gözlemlemeye çalışarak az çok kafamda kurduğum bu etkinin somut bir yansımasıydı çünkü atölye. Açıkçası bir kez daha kentte yaşama, kenti planlama, kenti dönüştürme meselelerinde çocuğu yok saydığımızı hissettirdi aynı zamanda. Adam yerine koymadığımız çocuklarımızın bize verdiği mesajlar o kadar etkileyici ki oysa! Nasıl Bina?=Nasıl Biri? ve buna benzer atölyelerin çıktılarını kesinlikle kenti tasarlayanlara, kent yaşamı üzerine ahkam kesenlere referans olarak göndermek gerekiyor!

guneskapakİşte bu atölyenin sonuçlarını okumanın verdiği heyecanla epeydir kütüphanemde okunmayı bekleyen Simla Sunay’ın Güneşten Sarı Baldan Tatlı adlı kitabını da bitirdim bir çırpıda. Yeni bir kitap değil aslında bu, Hayykitap’tan 2006 yılında çıkmış. Ben de geçen yıl almıştım ama bir şekilde okuyamamıştım.

İnce-uzun olduğumdan zaman zaman bana da, zürafa dendiği için sempati duyarım zürafalara. Simla Sunay da nedendir bilmem bir zürafanın dilinden yazmış kitabını. Ne kadar uzun boylu olduğundan yakınan bir zürafa, sarılar giyinmiş sevimli bir kız; Naz ile karşılaşıyor bir gün. Bir adı bile olmayan zürafa, kendisine Uzunbal adını koyan Naz’la bir yolculuğa çıkıyor. Beyaz bir yolun izini sürmeye başlıyor… Sakarköy, komşusuz ev, kullan-at kasabası, yıldızcı, gamze toplayıcısı derken beyaz yola ulaşıyor ikili. Bu uzun bir yol, ama Uzunbal mutlu; çünkü hayatında ilk kez bir dostu oluyor ve insanların dünyasını keşfediyor…

Böylesi bir özetle Güneşten Sarı Baldan Tatlı’nın bir dostluk hikayesi olduğu sonucunu çıkarabilirsiniz, doğru da. Ancak tek derdi bu değil, Türkiye’deki çocuk yazınında pek de rastlamadığımız katmanlı bir yapısı var öykünün. Çünkü çocuk kitaplarının bir meselesi olması gerektiğine inanıyor Simla Sunay. Buradaki öyküde mimar kimliği de ağır basmış ve biraz da fantastik kent dokularıyla örmüş hikayesini. İkilimiz, bütün bu tuhaf isimli yerleşim yerlerinde tuhaf insanlarla ve olaylarla karşılaşıyor ve bu hikayeleri biriktiriyorlar. Her bir yerleşim yeri kendi içinde bir öykü ve hepsinin de söyleyecek çok önemli sözleri var. Uzunbal’ın karşılaştığı insanlar sürekli kafasını karıştırıyor. Naz da şaşırıyor ama biraz daha doğal karşılıyor olanları; çünkü kendisinde de bir sır saklı.

Güneşten Sarı Bladan tatlı, masalsı gibi görünse de, azıcık kafa yorduğunuzda yaşadığımız gerçek dünyanın dejenere olmaya başlamış halini seriyor gözler önüne. İlk okuduğunuzda bazı mesajları kaçırabilirsiniz, o nedenle birkaç kere okunması gerekenlerden kitap. Biraz da Küçük Prens etkisi yarattı bende. Öykünün kurgusu; Naz’ın gizemli hali ve bir hedefi olması, Uzunbal’ın onu anlamaya çalışması ve tıpkı Küçük Prens’in gezegenleri gezmesi gibi tuhaf kentleri gezmemiz yarattı bu etkiyi. Pek çok insan gibi benim için de çok özeldir Küçük Prens. O nedenle biraz da garip geldi bu etkiyi hissetmek. Hani biriciktir ya Küçük Prens, o nedenle pek de hoşlanmadım bunu hissetmekten. Yine de sevdim Uzunbal ile Naz’ın yolculuğunu. O nedenle onlara bırakıyorum son sözü ve Simla Sunay’ın çocuklarla buluşmalarını çoğaltmasını diliyorum:

– Teknoloji nedir? diye sordum Naz’a.

– Bizsiz bizi yaratan şeydir, dedi.

– Nasıl yani?

– Makineler insanların elleri olur. Bilgisayarlar beyinleri. Robotlarsa gövdeleri. İşte teknoloji budur.

– Peki insanlar sıkılmazlar mı o zaman?

– Yooo. Onlar da oturup televizyon seyreder.