Hayatta şikayet edilecek bir iş değil!

alin

Mesleğini severek yapan ve hep kendini geliştiren biriyle sohbet etmek kadar güzeli yok. Ama tabii böyle sohbetlerde saatler geçer söz bitmez. Gel bunları sayfalara sığdır desen sığmaz. Yine sığmadı, ama sığdırabildiklerimizi merakla okuyacağınızı düşünüyoruz. Evet, Alin Taşçıyan’la sinema eleştirmenliği, dünya sineması ve daha fazlası üzerine konuştuk…

Raife: Okuyucularımız için, geçmişten, sinema yazarlığına giriş hikayesinden başlayalım. Eleştirmen dediğimiz kişi bunun eğitimini almıyor. Ama o kişi kendi kendini eğiterek bu yola baş koyuyor. Senin için o süreci merak ediyorum.

Ben eleştirmen olayım diye değil kültür sanat alanında gazeteci olayım diye yola çıktım. Sinemayı ne kadar çok seviyorsam, takip ediyorsam diğer sanatları da öyle takip ediyordum. Zaten ‘80’li, ’90’lı yıllarda bunları takip etmek de çok kolaydı. İmkanlar o kadar kısıtlıydı ki ne varsa hemen tüketiyorduk. Çocukluğumuzdan beri gelen açlık aslında. Bizim ön ergenlik zamanımız darbe. Ondan sonra da hiçbir şey yok, her yer kapalı. Sinemada birkaç yıl sonra gösterime giren filmler. Videocular bizi kurtarmıştı. Bir de İstanbul Film Festivali. Biz müzikleri kaset doldurtarak öğreniyorduk. Filmleri de TRT’de Atilla Dorsay gibi isimlerin programlarıyla, 7. Sanat, Videotek gibi mekanlardan el yordamıyla bulduğumuz filmlerle… Bizim şansımız dil bilmekti. Dil bilince yabancı yayınları ağzımızın suyu akarak, “neler de oluyor bu dünyada” diye takip ediyorduk. Eleştirmenlik kısmı ise biraz tesadüf oldu. Atilla Dorsay’ın Yeni Yüzyıl açılınca Millllyet’ten oraya geçmesi üzerine, yerine “bizim sinema bilen çocuk geçsin, başkasıyla uğraşmayalım,” demesiyle oldu. (gülüyor)

Raife: Kendini geliştirme sürecin nasıldı? Eleştirmenler kulvarında o kuşakta önemli bir ivme vardı.

Her şey bir arada oldu aslında. Sinema da o dönem bir atılım yaptı. İşte Nuri Bilge Ceylan’ın, Zeki Demirkubuz’un, Yeşim Ustaoğlu’nun, Derviş Zaim’in ilk filmleri hepsi aynı dönemdi: ’94, ’95, ’96. Onlar öncü kuşaktı ve filmlerini yapmaya başladılar. Onların yaşıtı eleştirmen kuşağında da Uğur Vardan, Mehmet Açar, Murat Özer gibi isimler vardı. İnsanlardaki bir şeyler yaratma, kendini ifade etme arzusu o dönem ortaya çıktı. Türkiye çok içeri dönüktü, bunun kırılmaya başladığı zamanlardı. Yeni yayınevlerinin açılması, Eurimages’a katılma, onların katkısıyla Alkazar, Beyoğlu sinemalarının açılması, Onat Kutlar’ın İFA’yı kurması, arthouse filmlerin gelmeye başlaması, yeni dağıtımcı furyası… Bu endüstriyi de besleyen bir kalabalık oluşmaya başladı. Film eleştirmenliği de bunlardan bağımsız değil tabii. Bunun yanında ben de kendimi test etmek istedim. O yüzden işin uluslararası sahnesine çıkmak zorunda hissettim kendimi. Filmleri dünya prömiyerlerinde değerlendirip, bu işi yapabiliyor muyum’u görmek için. Çünkü, Türkiye’de biraz çeviri mantığıyla eleştirmenlik yapılabiliyor. 2. elden bilgilerle, o film üzerine çok fazla söz söylendikten sonra değerlendirilebiliyor. Kötü niyetle olmasa bile etki altında kalınabiliyor. Film eleştirmenliği sinemanın değil gazeteciliğin bir parçası. Sinemacılara bir şeyler öğretme havasıyla davrananlar olabilir ama bizim asıl işimiz izleyiciye kılavuzluk etmek.

Raife: İnanılmaz da bir üretim var. Sanat eleştirmeni bu kadar ürünün arasında yolunu nasıl bulabiliyor?

Ben kendimi piyasadan çektim diyeyim. Artık vizyon filmlerini izlemiyorum. Çünkü anlamı yok. Sinemaseverle geniş kitle izleyiciyi ayırmak isterim. Bir karar vermek zorundayız. Artık ben 4. Recep İvedik’i izleyemem. Hiçbir anlamı yok. Orada bir önyargı var artık: İlle de göreceğim, asla görmeyeceğim algısı. Her ne kadar sevsem de bir Hobbit daha da yazamam. Tarz, hikaye, karakterler değişik değil. Dönüp dönüp duruyoruz. Eleştirmenin alanından çıktı bunlar. Kuşağım olduğu için hala bir Yıldız Savaşları gelsin diye heyecanla bekliyorum ama… (gülüyor) İtiraf etmeliyim festivallerde gördüğümüz arthouse sinema da otomatiğe bağladı. Orada, aynı filmin devamı bir ülkeden diğerine geçmiş gibi duruyor. Bunun da nedeni aslında bu filmlerin ortak yapım olarak üretiliyor olması. Böylece bir filmin, projenin üzerinde 4-5 kişinin söz hakkı, müdahalesi oluyor. Sen belki çok daha heyecan verici bir projeyle ortaya çıkıyorsun ama terbiye ediliyorsun. Ehlileştiriliyorsun. Fikir olmaktan çıkıyor proje oluyor. Bu hikaye anlatımı da binlerce yıl önceki mitlerden beri aynı. Onu kıramıyoruz. Farklı bir üslup çıkamıyor. Auteur sinemasından bir şeyler bekliyorsun ama onu da ekonomik koşullar fazlaca ehlileştiriyor.

alin2Raife: Ben şu an başkanı olduğun FIPRESCI sürecine gelmek istiyorum. Uluslararası festivalleri hep takip ettiğini, jürilerine katıldığını biliyoruz. Bizim için gurur verici bir durum. Bu nasıl bir sistem, neler yapıyorsunuz?

Ortada bir uluslararası eleştirmeler grubu var. Biz ona “global köyümüz”, bir aşiretimiz var diyelim, bir festivalden bir festivale göç ediyoruz. İnsanlar birbirlerini çoğunlukla tanıyor. Federasyonu asıl temsil eden genel sekreter; Klaus Eder. Orası tamamen onun alanı. Birilerini gözüne kestiren, onunla çalışan falan o. Bu uluslararası bir federasyon olduğu için de sürekli ülkelerden insanların değişmesi gerekiyor. Üst üste aynı ülkeden kimse seçilmiyor, yönetim kurulunda aynı anda dört ülke birden temsil edilmeli gibi kuralları var. İnsanlar da birbirleriyle konuşuyor, paylaşıyor. Ama bu iş zaman ve sorumluluk isteyen, biraz diplomatik bir şey. Büyükler var ve işte o büyükler biliyor, tanıyor insanları. Nasıl diyelim, biraz kişisel bir süreç yani. Sen düşünür müsün, yapabilir misin falan diye soruyorlar. Bana da tam Milliyet’ten istifa ettiğim, “mutlu oldum” dediğim bir dönemde sordular. Biraz daha zamanım olabilecekti. Klaus Eder, “Ben İstanbul’a geliyorum, görüşelim,” dedi. “Olur,” dedim. Her zaman görüşürüz zaten, ama hiç öyle kişisel bir ilişkimiz olmamıştır. Geldiğinde bana başkan yardımcılığını teklif etti. Şöyle bir durdum tabii, yapabilir miyim diye. “Tabii ki yaparsın,” dedi. Sonra genel kurula gittik ve seçildim. Yardımcılık sürsi dolunca “Başkan ol,” dediler. “Daha sonra olurum,” dedim. Ama Klaus böyle çalışan, zaman ayıran birini bulunca bırakmak istemedi.

Raife: Sonuç almak istiyor…

Haklı, herkes de istiyor. Başkanlığı da becerdim galiba. Kötü bir iş çıkartmadım. Biraz çağdışı kaldığımız noktalar var tabii, 50 küsur ülkenin üyesi olduğu bir federasyon, 70 küsur jürisi var ve bu işlere ağırlık verildiği için başka şeyler aksıyor. Ama ben web sitemizin yenilenmesi gerektiğini düşünüyordum, Türkiye’den bir arkadaşımın şirketi, Mingus Design çok güzel bir site tasarladı bize. Yakında onun lansman’ını yapacağız. Bu sene 90. yılımız. Onun için de çok güzel bir program hazırlıyoruz. Bari Film Festivali’nde yapılacak. Bari bizim bütün genel kurullarımızı yaptığımız festival. Avrupa’nın dördüncü büyük tiyatrosu Teatro Petruzzelli’de uluslararası alanda çok önemli yönetmenlerin filmlerinin gösterilip, masterclass’larının yapılacağı bir programımız var. Sanıyorum FIPRESCI’de bir yenilenmeye önayak oldum, onun için mutluyum diyebilirim.

Utkan: Okuyuculara bir tüyo olması açısından, hangi ülkenin sinemasında bir hareketlilik var ya da ilginç bir şeyler geliyor hissiyatı var söyleyebilir misiniz?

Son yıllarda Şili sineması çok iyi gidiyor. Az az ama iyi geliyor Şili’den güzel filmler. Romanya ve Türkiye hız kesmedi. Yunanistan’da 3-4 yıl önce yeni bir ekip çıktı. Çok sert toplumsal eleştiri ve farklı bir tarz yaratarak geldiler. Onların filmleri de hız kesmedi. Tam da ekonomik krize denk gelen, yurt dışında yetişmiş, finansmanını dışarıdan sağlayan, biraz sert filmler yaptılar. Şili’deki filmler o kadar sert değil, ama alttan alta oradaki ırk gerilimini, darbe sonrasında çok da hesaplaşılmadan bastırılan meseleleri ortaya çıkaran ilginç filmler olmaya başladı. Ukrayna’da şimdi bu savaş falan olmasa iyi bir şeyler geliyordu. Mesela Sergei Loznitsa her zaman çok iyi bir yönetmen, ama belgesel olunca biraz spotların arkasında kalıyor, kırmızı halıya çıkamıyorsun. O biraz kırmızı halıya çıkmaya başladı uzun metrajlarıyla, birden Cannes’ın gediklisi oluverdi. Ukrayna’dan genç isimler çok uğraşıyor, biliyorum. Mesela The Tribe tamamen işaret diliyle, işitme engelliler arasında çekilen bayağı önemli bir film. Avrupa Film Akademisi FIPRESCI Keşif Ödülü’nü kazandı. Polonyalılar bana sorarsan her daim çok iyi gidiyorlar. Hiç şaşmıyor, çünkü onların sistemi de çok iyi. Bir Polonya filmini izlediğinde her daim karşında bir teknik yetkinlik görüyorsun. Hani bir güzel, mükemmel film var ya o. Beğenirsin beğenmezsin, ama işçiliği görmek çok güzel bir şey. Mesela Pawel Pawlikowski senelerce İngiltere’de yaşadı, orada film yaptı, gitti Fransa’da film yaptı. Ama en büyük çıkışı yeni filmi Ida’yla yakaladı. Ama dediğim gibi şu an kayda değer olan Şili, Yunanistan genç kuşağı ve bundan sonraki beklentim de Ukrayna’dan.

Utkan: Türkiye’yle ilgili genel anlamda ne diyebiliriz acaba?

Ya biz iyiyiz. Eklektiğiz ya oradan kazanıyoruz. Türkiye’de hikaye bitmiyor, artıyor. Bir şeyin üzerine şrak diye atlayıp film yapılmasından hoşlanan biri değilim ben, bekleyeceğiz, oturacak. Bizde bundan sonra bekleyip oturan olaylardan başyapıtlar çıkabilir. Dolayısıyla nasıl baktığına, nasıl anlattığına bağlı olarak bizden sürekli çok şaşırtıcı işler çıkıyor. Çok genç yönetmenlerden acayip iyi şeyler izliyoruz.

Utkan: Ben televizyon dizilerini de sormak istiyorum. Bir patlama yaşıyoruz, özellikle kalite anlamında. Son yıllarda birkaç başat diziyle beraber daha sinematografik işler çıktı. Bu konudaki görüşleriniz nedir? Sevdiğiniz şeyler var mı? Sinemaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz? Anlatım olarak daha uzun zamanda, daha geniş bir şekilde karakter analizi yapılabildiği için sinemaya göre avantajları da olduğu söylenebilir mi?

Bence Amerikan dizileri çok yaratıcı. BBC de eskiden beri çok temiz iş yapar, ama onların bir standardı vardır. Sapma yapan bir dizi varsa ben izlemedim. Ellerinin altında o kadar iyi oyuncular, o kadar iyi setler var ki…

Utkan: Tüm oyuncular İngiliz zaten.

Aynen öyle. Dizide oyunculuk çok önemli. Karakter odaklı çünkü. Olay ne kadar öne çıksa da diziyi takip ettiren şey hep karakter. Onun üzerine kuruluyor. Oyuncuların hepsi de çok iyi. Hikayeyi kısa sürede, çok ekonomik bir dille, çok iyi anlatıyorlar. Yazar kadroları olağanüstü. Mesela sinemada yaptığı işleri hiç beğenmediğin yapımcı televizyona olağanüstü işler yapıyor. Galiba mecranın kendisinden kaynaklanan bir şey var. Bu kadar iyi iş çıkartamazlarsa tutunamazlar. Çok büyük bir rekabet var. Sinemadan daha büyük. Sinemada biletini alıp kapıdan içeri girdikten sonra kaçacak yerin yok! Ama televizyonda her an zaplayabilirsin. Hani mini dizi gibi olup, başlayıp bitenleri, daha sinematografik olanları da bayağı film gibi çekiyorlar zaten. Şu şey sevimsiz ama; post-apokaliptik dünyadaki iyi beyaz Amerikalıların yeniden uygarlık kurmaları. Bu kadar fazla milliyetçilik beni aşıyor.

Utkan: Son bir şey daha sormalıyım. Kargart’ta Yüzleşme diye bir tema belirledik bu yıl. Bunun da nedeni 1915’in 100. Yılı olması. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Yüzleşecek aslında çok şeyimiz var. Ermeni meselesi bir tarafa daha 3 gün öncesiyle yüzleşemediğimiz için… Her şeyi gömdüğümüz, unuttuğumuz ve bastırdığımız için, yoksa yaşayamayacağız o belli bir şey… Çok önemli bir kavram seçmişsiniz. 1915 üzerinden baktığımda, gene bakıyorum esas sorun mücadele etmemiz gereken taraf değil kendimiziz. Bunun için bile bölündük, kavga ediyoruz, yan yana duramıyoruz. O ona itiraz ediyor öbürü diğerini beğenmiyor. Acaba gitgide bu kadar sekterleşen bir entelijensiyada ya da ortanın solu olan tarafta herhangi bir şeyle ya da herhangi biriyle yüzleşebilir miyiz? O bağlamda çok umutsuzum ben. Eskiden daha umutluydum, ama sürekli hayata aynı cepheden bakmamız gerektiğini düşündüğüm insanlar arasında hiçbir dayanışma -iletişim var ama gerçek bir dayanışma- gerçek bir insani temas kalmadı. O gün, daha Hrant’ın vurulduğu akşam Agos’un önünde toplanıp “hepimiz Ermeniyiz” diye bağıran insanların dışında, zannediyorum sonraki “aa, bu bir mesele, orada olmam gerekir” diyen cenaze kalabalığı dağıldı. Bu her açıdan da böyle oldu. Sadece Ermeni meselesinde değil Kürt meselesinde de böyle oldu. Yumurta gelip kapıya dayandığı anda çok ciddi çatlaklar meydana geldi, çok ciddi kamplaşmalar başladı. Ben hala hayretle bakıyorum hiç mi ders alınmamış tarihten diye, alınmamış! Aynı 70 eşiği ya da 80 eşiğine gelmiş dayanmış insanlar. Politik olarak son derece regresif buluyorum progresif olması gereken kampı. Kaba bir şekilde sağ sol demek istemem, ama sonuçta sağ sağdır. Bir beklentimiz yok. Bütün sorun bu tarafta. Bu taraf gitgide çöküyor, gitgide bireyselleşiyor, gitgide daha çok kavga ediyor, gitgide daha hırçın oluyor. Herhalde herkesin içinde biz bunu yapamayacağız umutsuzluğu var o yüzden. Bu sene vesile olursa, yazılarla, konuşmalarla, eylemlerle, “biz n’apıyoruz yan yana durmamız gerekirken”i sormayı becerebilirsek o zaman umudumuzu geri kazanabileceğiz. Ama son bir senede kamu kesimini özel kesimden daha ileri kafada falan görünce gerçekten üzülüyorum. Olmamız gereken yerde duramıyoruz biz.

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua Şubat 2015 sayısında yayımlanmıştır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Kimseye güven telkin etmeyen herkesin sevgilisi

sevinoSevin Okyay ile sohbet etmek o kadar güzel ki, anlattıkça anlatıyor. Dinlemeye doyamıyorsun. Geçmiş, bugün, epey merak uyandıran dopdolu bir yaşam. Haliyle bu sayfaların dışına taştı konuştuklarımız. O nedenle hiiiç uzatmadan sığdırabildiğimiz kadarını paylaşıyoruz sizinle…

Müzikle mi, sinemayla mı başlayayım bilemedim. Yoksa edebiyatla mı sporla mı? Hepsi çok iç içe geçmiş senin hayatında çünkü…

İstersen ben annemle başlayayım o zaman. Çünkü hepsinin düğümlendiği nokta annem. Annem hakikaten çok sıradışı bir insanmış. Bizi bütün yeni filmlere, tiyatrolara, sonra Saray’a ve Atlas’a gelen balelere bilmemnelere, klasik batı müziği, Türk müziği ve halk müziği konserlerine götürürdü. Fakat maça da götürürdü, kendi de gittiği için gençliğinde. Ve ben herkesin annesi böyle sanırdım. Meğer böyle değilmiş! Bize Allah tarafından bir nimetmiş! Onun için hepsini birden çocuk yaşta seyirci olarak yaşamımıza soktuk. Bunun hakikaten insanda hem bir birikimi oluyor hem de ne bileyim güzeli seçmeyi öğreniyorsun galiba. Annemde vardı bu bende de olduğuna inanıyorum.

Caz…

O zamanlar annem çok gitmese de, otellerde 5 Çayı diye bir muhabbet vardı. Çoğunu dinlemişimdir. Sonra Ünal ile evlendiğimde -Ünal kendi kendine tenor saks çalmayı öğrendi ve tenor saksçı oldu- ondan bana geçmiştir caz. Fitaş’ta tezgâh altından kaçak albümler alırdık; Cannonball Adderley, John Coltrane, Sony Rollins… İlk onlardan hakiki caz beslenmesi edinmişimdir. Sonra da devam etti. Ama klasik müzik de dinleyebilirim, rock da çok severim. Yine de caz bana kendi müziğimmiş gibi geliyor.

Sevin Okyay’ın genç kuşakla arası her zaman iyi. İnsanların yaşları ilerledikçe o kuşak farkı denen şeyin daha bir belirgenleştiğini görüyoruz. Biraz da yaşamdan elini eteğini çekme isteği görüyoruz. Ama Sevin Okyay da neyseki böyle bir şey yok!

Hemen ölürüm zaten! Ben sana öyle söyleyeyim. Bir hafta hiçbir şey yapmadan evde kalmayı denedim. Böyle gecelikle olmasa bile benzer ev kılıklarıyla salak salak dolaşıyorum, şöyle yatsam hemen daralıyorum… Bu ne ya! Çık hemen at kendini sokağa, derhal çalışmaya başla! Bilmiyorum bana iyi geliyor çalışmak. Çok güzel bir gençlik dönemi var, onu çok seviyorum. Açık oldukları, biraz isyan da var içinde falan… 20’lerin başından söz ediyorum. 25’inden sonra biraz kartlaşıyorlar doğruyu söylemek gerekirse.

İster istemez daha olgun bir duruş geliyor galiba…

Ama o da bir tercih biliyor musun? Tercih etmeyebilirsin! Benim gibi bir noktada dönebilirsin. Bana empoze edileni yapmayacağım diyebilirsin. Herhalde şu zamanda çok uluslu olması gereken -ama tabii bizim zamanımızda asil Türk şirketleriydi- şirketlerden birinden çok iyi bir emeklilik maaşıyla emekli olmuş ve dünyaları doğrultmuş, keyfime bakıyor da olabilirdim. Ama hiçbir zaman böyle bir şeyi seçmedim. Ayrıca beceremezdim de! Çünkü hiç kendime ait hissetmedim. İtimat telkin etmiyorum! Mesela kapısından içeri birilerinin alınmama olasığı olan bir yer varsa beni almazlar! Radikal için iş görüşmesi yapmaya gittiğimde danışamada duran bir sarışın hanım vardır, artık emekli oldu galiba… Benim üstümü aradı yahu! “Üstümü niye arıyorsunuz?” dedim. “Efendim adet böyle,” dedi. Öyle yalan ki! Mesela bir mağazaya girdiğimde, kibar da bir mağazaysa şöyle demek geçiyor içimden; “Ya görünüşüme bakmayın, ben iyi bir müşteriyimdir aslında!” Çünkü bir kovup dışarı atmadıkları kalıyor. Hiç annem de babam da böyle değildi, ikisi de saygı uyandıran insanlardı. Ama ben öyle değilim işte!


sevino2Peki basın sektörüne nasıl geçtin?

Şöyle oldu; Hür Yayın’a iş yapıyordum. Adnan Semih Yazıcıoğlu, Selahattin Hilâv, Doğan Hızlan üçlüsünün kurduğu yayınevi. Selahattin Hilâv’ı tanıyordum. O da Politika’da çalışmaya başlamıştı. Onu ziyarete gittim Politika’ya. Çok hoşuma gitti. Mustafa’ya (Gürsel) “Ben burada çalışayım” dedim. “İyi çalış,” dedi. İşte öyle başladım. Çok da memnundum kültür sanattan. Mustafa sinema seviyordu. Festivallere gidiyordu. O olmadığında ben sorumlu oluyordum sayfadan ve tam da ezilecek acemi bir tipim olduğu için mahvetti beni bu sanatçı tayfası. Ne kaprisler, ne azarlar, geberttiler beni. Ben de “Tamam abi bu iş bitmiştir,” dedim. Demirtaş Ceyhun vardı o sıralar gazetenin başında, gittim dedim ki ona “Sanattan ve sanatçılardan nefret ediyorum ve beni başka bir bölüme almazsanız gidiyorum.” “Hangi bölümü istiyorsun?” dedi. “İşçi,” dedim. “Peki,” dedi ve Cahit’in (Düzel) yanına verdi beni. O sırada da işçi muhabiri sahiden lazım. Çünkü her tarafta grev ve direniş var. Sonra öğrenci olaylarına da sen bak dediler. Ardından belediye işlerini de verdiler bana. Şevki’ye de (Adalı) yardım ediyordum dış haberde. Haluk da (Şahin) eksik olmasın tefrikalar veriyordu durmadan. Tamamen manyak bir şekilde çalışıyordum yani, ama çok mutluydum. Basında en mutlu olduğum yerlerden biridir Politika.

Ama o bir virüs işte, bulaştı sana ve devam etti böylece, değil mi?

Tabii, bulaştı. Politika’dan sonra Ayrıntılı Haber’e gittik. Sonra da Dünya’ya girdim galiba. Sırasını da hiç bilmiyorum. Dünya gazetesinde epey çalıştım ama, Abdullah Gelgeç zamanıydı. Hürriyet’te Hürgün’de çalıştım. Ama Hürgün’den önce Milliyet’te Enis’lerle (Batur) çalıştım. O sırada Türkçe ve İngilizce bilen birini arıyorlardı. Beni çağırmışlar. Ben de bunların nasıl bir şey olduklarını bilmediğim için gri beyaz pötikareli bir döpiyesim vardı, onu giydim. Makyaj yaptım. Gittim. Enis’in beni hiç gözü tutmamış ilk gördüğünde hep söyler. Diyorum sana, beni kimsenin gözü tutmaz!

Makyaj yapınca da olmadı yani!

Ne yapsam tutmaz! Enis bir şey verdi bana, “Şunu çevir,” diye. Ben de baktım, bir sözlük aldım yanıma ve yazmaya başladım. Sonradan Cumhuriyet’teki bir yazısında yazmış; yanlış anladığımı düşünerek “Tape edilmesini değil, çevirilmesini istiyorum,” demiş bana. “Beni aptal bulduğunu belirten bir bakışla bana baktı ve ‘ben de çeviriyorum zaten’ dedi,” diye yazmış. Bu seferde kimbilir nasıl saçmalamıştır diye düşünmüş. Ondan sonra yazıyı okumuş ve Ömer’e (Madra) bağırmış; “Türkçe bilen birini bulduk!” Çok uzun bir çalışma dönemimiz oldu; Enis, Ömer ve Oruç (Aruoba) ile. Orası da mutlu bir yerdi ve sinema yazarlığına da orada başladım.

Öyle mi?

Tabii, Enis’in zoruyla başladım. 1984 yılı festivalin çok iyi bir yılıydı. Bunlar gidiyordu ve üç dört günde bir bir filmi yazıyorlardı. Ben de gidiyordum ve kaçıyor, kaçıyor filmlere gidiyor ama hiçbir faydası yok müesseseye bunun diye beni işten atacaklar sonunda dedim. “Ve Gemi Gidiyor”a gidecektim. Ömer’le akşamdan anlaştım, “Benim yerime yazar mısın?” dedim. Düşündü epey, “Yazarım,” dedi. Ama ertesi gün yazamayacağını söyledi. Sonra Enis bana “Sen niye yazamayacakmışsın? Çocukluğundan beri bir dolu film izlemişsin,” şudur budur diye bağırıp çağırdı. Ben de böylece hayatımın ilk film eleştirisini yazmak durumunda kaldım. Ama baskıya girmeden önce baktılar tabii. Enis filmi de görmüş, “İyi olmuş,” dediler. Böyle başladı işte sinema yazıları. Tamamen Enis Batur’un hediyesidir yani.

Milliyet yılları…

Evet. 1984. Politika ’75. Çevirmenlik de ya ’63 ya ’64. Çok da emin değilim.

Çevirmenlik basından önce yani. Ama Sevin Okyay’ın çevirmenliğini herkes Harry Potter ile öğrendi ya da konuşur oldu.

Tabii canım, deli misin? Üstelik de Kutlukhan (Kutlu) ile birlikte yaptık çevirileri. Sadece ilk kitapta adı yoktur. Sonra geri kalanını da bizim yapacağımız kesinleşince ikimizin de adını koymaya başladılar. Benim kadar emeği vardır Kutlukhan’ın. Hatta herkesin çok beğendiği deyimlerin çoğu onundur. Hiç sevmez böyle basınmış, şuymuş buymuş göz önünde olmayı. Sanki ben çok bayılıyormuşum gibi hep ben gittim bu tanıtım toplantılarına. Bu yüzden de kitaplar hep benimle birlikte anılıyor. Harry Potter zor bir çeviridir, ancak daha zor çevirliler yapmışlığımız da vardır. Mesela Manguel ile Guadalupi’nin “Hayali Yerler Sözlüğü” daha zordu. 3,5 yılımızı almıştı, tek bir kitap! Ama Harry yükselen bir dalga tabii. Dışarda çok sattı, burda da çok sattı.

O zaman buradan çocuklarla çalışma duruma girelim biraz.

Which çocuk? Bizim çocuk?

E, tabii. Elif için ‘patronum’ diyorsun. Kutlukhan ile çeviriler yapıyorsun…

Kutlukhan’ın başını ben yaktım! Onu “Ne nerede?”ye aldım, ama Elif (Kutlu) kendi başını yaktı. Onun için ondan bir sorumluluk duymuyorum. Ama Radikal’de çok iyi çalışmıştık gerçekten kültür sanat sayfasında. Aslında Radikal’de Elif Cumartesi günleri çıkan sinema ekinin editörüydü. Elif’le çok kolay çalışırım, çünkü bende olmayan ne varsa Elif’de var. Yöneticidir bir defa. Organizatördür. Daima ona emanet edebilirim yaptığım bir işi. Elif okuyacaksa sonradan çok daha rahat çalışırım. Kutlukhan ile de çeviri yapmak çok zor bir şey hakikaten. Şu masa başında birbirimizi gebertmek istediğimiz anlar olmuştur. Tabii bu genelde birbirimizin yaptığı bölümleri okuyup fikir beyan ettiğimiz sırada oluyordu. Kutlukhan aslında benim redaktör olarak tercihimdir. Çünkü çok titiz bir redaktördür. Bir de çok hakimdir her şeye. Çocukluğundan beri böyle bir mahluktu.

sevino3Ödüllere gelelim…

Onlar çok komik bir şey oldu ya…

Nasıl komik oldu?

İlk önce Uçan Süpürge var; Sevna’nın her zaman altını çizerek belirttiği gibi ‘kıymeti en fazla bilen kişiler’ olarak. Sonra Eskişehir’den aldım. Sonra İKSV’den, SİYAD’dan, İkinci El Film Festivali’nden. Bir de plaketler mlaketler var öyle sağda solda duruyor ama… Şuraya diyorum, hani kadınların vardır ya şöyle camlı vitrinleri onlardan yaptırayım. Zavallılar hakikaten sefil durumda.

Anlaşıldı. Gelelim spora… Genel olarak sporu sevdiğini biliyoruz, ama sanki basketbol biraz ayrılıyor. Öyle mi?

Atletizmi daha çok seviyorum şimdi.

Şimdi?

Evet evet şimdi. Tarafsız ve spor yapmayan bir insan olarak atletizm ve voleybolu daha çok seviyorum şimdi. Basketbolu çok severim ama, evet ayrılır diğerlerinden. Ama biz bütün Cumartesi, Pazar, sabahtan akşama kadar basketbol izlerdik. O yüzden ben Spor Sergi Sarayı’nın yerine başka bir şey yapılmasını hiç hazmedemedim. Abdi İpekçi’den de hep nefret ettim. Hâlâ da ediyorum.

Sohbet harika, ama bitirdik galiba. Karga’ya da bekleriz…

Yahu ben Karga’yı ne zaman öğrendim biliyor musunuz? 3 ay önce.

Şaka yapıyorsun!

Murat Lu ve Ahmet Özgür bana hep Karga’da randevu veriyorlar. Bende bunlara tarif edin diyorum. Her seferinde tarif ediyorlar, Reks’in yanındaki sokak diye. Ben birkaç kere geçtim o sokaktan. Acemilik sevmediğim için, böyle ellerim arkamda ıslık çalar gibi baktım hep. Ama o namussuz Karga anlaşılmıyor ki!

Tabelası yok evet.

Tabelası yok! Tepede bir Karga varmış. O ne be! O kargayı ben görür müyüm orada? Bir de akşamüzeri vakti. Hayret verici bir şey. En sonunda bizim FABİSAD’çılarla (Fantazya ve Bilimkurgu Sanatçıları Derneği) ile gittik. Barış (Müstecaplıoğlu) “Abla Karga’da söyleşi var,” dedi. Bende “Oğlum ben Karga’yı bulamıyorum,” dedim. “Nasıl yani bulamıyorsun?” dedi. Dedim ki “Bulamıyorum yani. Bu kadar basit!” “Baktın mı o sokağa,” dedi. “O sokaktan ben 50 kere geçmişimdir,” dedim. Kimseye de sormuyorum. Böyle de bir şövalyeliğimiz var! Ben böyle Taksim’de dolmuş durağı arayarak, kimseye sormadan 1,5 saat dolaştığımı bilirim. Sonra onlarla dışarda buluştuk. Barış götürdü beni Karga’ya. “Burası mı?” dedim, “100 kere geçmişimdir önünden.”

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Nisan 2013 sayısında yayımlanmıştır.