Hayatta şikayet edilecek bir iş değil!

alin

Mesleğini severek yapan ve hep kendini geliştiren biriyle sohbet etmek kadar güzeli yok. Ama tabii böyle sohbetlerde saatler geçer söz bitmez. Gel bunları sayfalara sığdır desen sığmaz. Yine sığmadı, ama sığdırabildiklerimizi merakla okuyacağınızı düşünüyoruz. Evet, Alin Taşçıyan’la sinema eleştirmenliği, dünya sineması ve daha fazlası üzerine konuştuk…

Raife: Okuyucularımız için, geçmişten, sinema yazarlığına giriş hikayesinden başlayalım. Eleştirmen dediğimiz kişi bunun eğitimini almıyor. Ama o kişi kendi kendini eğiterek bu yola baş koyuyor. Senin için o süreci merak ediyorum.

Ben eleştirmen olayım diye değil kültür sanat alanında gazeteci olayım diye yola çıktım. Sinemayı ne kadar çok seviyorsam, takip ediyorsam diğer sanatları da öyle takip ediyordum. Zaten ‘80’li, ’90’lı yıllarda bunları takip etmek de çok kolaydı. İmkanlar o kadar kısıtlıydı ki ne varsa hemen tüketiyorduk. Çocukluğumuzdan beri gelen açlık aslında. Bizim ön ergenlik zamanımız darbe. Ondan sonra da hiçbir şey yok, her yer kapalı. Sinemada birkaç yıl sonra gösterime giren filmler. Videocular bizi kurtarmıştı. Bir de İstanbul Film Festivali. Biz müzikleri kaset doldurtarak öğreniyorduk. Filmleri de TRT’de Atilla Dorsay gibi isimlerin programlarıyla, 7. Sanat, Videotek gibi mekanlardan el yordamıyla bulduğumuz filmlerle… Bizim şansımız dil bilmekti. Dil bilince yabancı yayınları ağzımızın suyu akarak, “neler de oluyor bu dünyada” diye takip ediyorduk. Eleştirmenlik kısmı ise biraz tesadüf oldu. Atilla Dorsay’ın Yeni Yüzyıl açılınca Millllyet’ten oraya geçmesi üzerine, yerine “bizim sinema bilen çocuk geçsin, başkasıyla uğraşmayalım,” demesiyle oldu. (gülüyor)

Raife: Kendini geliştirme sürecin nasıldı? Eleştirmenler kulvarında o kuşakta önemli bir ivme vardı.

Her şey bir arada oldu aslında. Sinema da o dönem bir atılım yaptı. İşte Nuri Bilge Ceylan’ın, Zeki Demirkubuz’un, Yeşim Ustaoğlu’nun, Derviş Zaim’in ilk filmleri hepsi aynı dönemdi: ’94, ’95, ’96. Onlar öncü kuşaktı ve filmlerini yapmaya başladılar. Onların yaşıtı eleştirmen kuşağında da Uğur Vardan, Mehmet Açar, Murat Özer gibi isimler vardı. İnsanlardaki bir şeyler yaratma, kendini ifade etme arzusu o dönem ortaya çıktı. Türkiye çok içeri dönüktü, bunun kırılmaya başladığı zamanlardı. Yeni yayınevlerinin açılması, Eurimages’a katılma, onların katkısıyla Alkazar, Beyoğlu sinemalarının açılması, Onat Kutlar’ın İFA’yı kurması, arthouse filmlerin gelmeye başlaması, yeni dağıtımcı furyası… Bu endüstriyi de besleyen bir kalabalık oluşmaya başladı. Film eleştirmenliği de bunlardan bağımsız değil tabii. Bunun yanında ben de kendimi test etmek istedim. O yüzden işin uluslararası sahnesine çıkmak zorunda hissettim kendimi. Filmleri dünya prömiyerlerinde değerlendirip, bu işi yapabiliyor muyum’u görmek için. Çünkü, Türkiye’de biraz çeviri mantığıyla eleştirmenlik yapılabiliyor. 2. elden bilgilerle, o film üzerine çok fazla söz söylendikten sonra değerlendirilebiliyor. Kötü niyetle olmasa bile etki altında kalınabiliyor. Film eleştirmenliği sinemanın değil gazeteciliğin bir parçası. Sinemacılara bir şeyler öğretme havasıyla davrananlar olabilir ama bizim asıl işimiz izleyiciye kılavuzluk etmek.

Raife: İnanılmaz da bir üretim var. Sanat eleştirmeni bu kadar ürünün arasında yolunu nasıl bulabiliyor?

Ben kendimi piyasadan çektim diyeyim. Artık vizyon filmlerini izlemiyorum. Çünkü anlamı yok. Sinemaseverle geniş kitle izleyiciyi ayırmak isterim. Bir karar vermek zorundayız. Artık ben 4. Recep İvedik’i izleyemem. Hiçbir anlamı yok. Orada bir önyargı var artık: İlle de göreceğim, asla görmeyeceğim algısı. Her ne kadar sevsem de bir Hobbit daha da yazamam. Tarz, hikaye, karakterler değişik değil. Dönüp dönüp duruyoruz. Eleştirmenin alanından çıktı bunlar. Kuşağım olduğu için hala bir Yıldız Savaşları gelsin diye heyecanla bekliyorum ama… (gülüyor) İtiraf etmeliyim festivallerde gördüğümüz arthouse sinema da otomatiğe bağladı. Orada, aynı filmin devamı bir ülkeden diğerine geçmiş gibi duruyor. Bunun da nedeni aslında bu filmlerin ortak yapım olarak üretiliyor olması. Böylece bir filmin, projenin üzerinde 4-5 kişinin söz hakkı, müdahalesi oluyor. Sen belki çok daha heyecan verici bir projeyle ortaya çıkıyorsun ama terbiye ediliyorsun. Ehlileştiriliyorsun. Fikir olmaktan çıkıyor proje oluyor. Bu hikaye anlatımı da binlerce yıl önceki mitlerden beri aynı. Onu kıramıyoruz. Farklı bir üslup çıkamıyor. Auteur sinemasından bir şeyler bekliyorsun ama onu da ekonomik koşullar fazlaca ehlileştiriyor.

alin2Raife: Ben şu an başkanı olduğun FIPRESCI sürecine gelmek istiyorum. Uluslararası festivalleri hep takip ettiğini, jürilerine katıldığını biliyoruz. Bizim için gurur verici bir durum. Bu nasıl bir sistem, neler yapıyorsunuz?

Ortada bir uluslararası eleştirmeler grubu var. Biz ona “global köyümüz”, bir aşiretimiz var diyelim, bir festivalden bir festivale göç ediyoruz. İnsanlar birbirlerini çoğunlukla tanıyor. Federasyonu asıl temsil eden genel sekreter; Klaus Eder. Orası tamamen onun alanı. Birilerini gözüne kestiren, onunla çalışan falan o. Bu uluslararası bir federasyon olduğu için de sürekli ülkelerden insanların değişmesi gerekiyor. Üst üste aynı ülkeden kimse seçilmiyor, yönetim kurulunda aynı anda dört ülke birden temsil edilmeli gibi kuralları var. İnsanlar da birbirleriyle konuşuyor, paylaşıyor. Ama bu iş zaman ve sorumluluk isteyen, biraz diplomatik bir şey. Büyükler var ve işte o büyükler biliyor, tanıyor insanları. Nasıl diyelim, biraz kişisel bir süreç yani. Sen düşünür müsün, yapabilir misin falan diye soruyorlar. Bana da tam Milliyet’ten istifa ettiğim, “mutlu oldum” dediğim bir dönemde sordular. Biraz daha zamanım olabilecekti. Klaus Eder, “Ben İstanbul’a geliyorum, görüşelim,” dedi. “Olur,” dedim. Her zaman görüşürüz zaten, ama hiç öyle kişisel bir ilişkimiz olmamıştır. Geldiğinde bana başkan yardımcılığını teklif etti. Şöyle bir durdum tabii, yapabilir miyim diye. “Tabii ki yaparsın,” dedi. Sonra genel kurula gittik ve seçildim. Yardımcılık sürsi dolunca “Başkan ol,” dediler. “Daha sonra olurum,” dedim. Ama Klaus böyle çalışan, zaman ayıran birini bulunca bırakmak istemedi.

Raife: Sonuç almak istiyor…

Haklı, herkes de istiyor. Başkanlığı da becerdim galiba. Kötü bir iş çıkartmadım. Biraz çağdışı kaldığımız noktalar var tabii, 50 küsur ülkenin üyesi olduğu bir federasyon, 70 küsur jürisi var ve bu işlere ağırlık verildiği için başka şeyler aksıyor. Ama ben web sitemizin yenilenmesi gerektiğini düşünüyordum, Türkiye’den bir arkadaşımın şirketi, Mingus Design çok güzel bir site tasarladı bize. Yakında onun lansman’ını yapacağız. Bu sene 90. yılımız. Onun için de çok güzel bir program hazırlıyoruz. Bari Film Festivali’nde yapılacak. Bari bizim bütün genel kurullarımızı yaptığımız festival. Avrupa’nın dördüncü büyük tiyatrosu Teatro Petruzzelli’de uluslararası alanda çok önemli yönetmenlerin filmlerinin gösterilip, masterclass’larının yapılacağı bir programımız var. Sanıyorum FIPRESCI’de bir yenilenmeye önayak oldum, onun için mutluyum diyebilirim.

Utkan: Okuyuculara bir tüyo olması açısından, hangi ülkenin sinemasında bir hareketlilik var ya da ilginç bir şeyler geliyor hissiyatı var söyleyebilir misiniz?

Son yıllarda Şili sineması çok iyi gidiyor. Az az ama iyi geliyor Şili’den güzel filmler. Romanya ve Türkiye hız kesmedi. Yunanistan’da 3-4 yıl önce yeni bir ekip çıktı. Çok sert toplumsal eleştiri ve farklı bir tarz yaratarak geldiler. Onların filmleri de hız kesmedi. Tam da ekonomik krize denk gelen, yurt dışında yetişmiş, finansmanını dışarıdan sağlayan, biraz sert filmler yaptılar. Şili’deki filmler o kadar sert değil, ama alttan alta oradaki ırk gerilimini, darbe sonrasında çok da hesaplaşılmadan bastırılan meseleleri ortaya çıkaran ilginç filmler olmaya başladı. Ukrayna’da şimdi bu savaş falan olmasa iyi bir şeyler geliyordu. Mesela Sergei Loznitsa her zaman çok iyi bir yönetmen, ama belgesel olunca biraz spotların arkasında kalıyor, kırmızı halıya çıkamıyorsun. O biraz kırmızı halıya çıkmaya başladı uzun metrajlarıyla, birden Cannes’ın gediklisi oluverdi. Ukrayna’dan genç isimler çok uğraşıyor, biliyorum. Mesela The Tribe tamamen işaret diliyle, işitme engelliler arasında çekilen bayağı önemli bir film. Avrupa Film Akademisi FIPRESCI Keşif Ödülü’nü kazandı. Polonyalılar bana sorarsan her daim çok iyi gidiyorlar. Hiç şaşmıyor, çünkü onların sistemi de çok iyi. Bir Polonya filmini izlediğinde her daim karşında bir teknik yetkinlik görüyorsun. Hani bir güzel, mükemmel film var ya o. Beğenirsin beğenmezsin, ama işçiliği görmek çok güzel bir şey. Mesela Pawel Pawlikowski senelerce İngiltere’de yaşadı, orada film yaptı, gitti Fransa’da film yaptı. Ama en büyük çıkışı yeni filmi Ida’yla yakaladı. Ama dediğim gibi şu an kayda değer olan Şili, Yunanistan genç kuşağı ve bundan sonraki beklentim de Ukrayna’dan.

Utkan: Türkiye’yle ilgili genel anlamda ne diyebiliriz acaba?

Ya biz iyiyiz. Eklektiğiz ya oradan kazanıyoruz. Türkiye’de hikaye bitmiyor, artıyor. Bir şeyin üzerine şrak diye atlayıp film yapılmasından hoşlanan biri değilim ben, bekleyeceğiz, oturacak. Bizde bundan sonra bekleyip oturan olaylardan başyapıtlar çıkabilir. Dolayısıyla nasıl baktığına, nasıl anlattığına bağlı olarak bizden sürekli çok şaşırtıcı işler çıkıyor. Çok genç yönetmenlerden acayip iyi şeyler izliyoruz.

Utkan: Ben televizyon dizilerini de sormak istiyorum. Bir patlama yaşıyoruz, özellikle kalite anlamında. Son yıllarda birkaç başat diziyle beraber daha sinematografik işler çıktı. Bu konudaki görüşleriniz nedir? Sevdiğiniz şeyler var mı? Sinemaya nasıl bir katkısı olduğunu düşünüyorsunuz? Anlatım olarak daha uzun zamanda, daha geniş bir şekilde karakter analizi yapılabildiği için sinemaya göre avantajları da olduğu söylenebilir mi?

Bence Amerikan dizileri çok yaratıcı. BBC de eskiden beri çok temiz iş yapar, ama onların bir standardı vardır. Sapma yapan bir dizi varsa ben izlemedim. Ellerinin altında o kadar iyi oyuncular, o kadar iyi setler var ki…

Utkan: Tüm oyuncular İngiliz zaten.

Aynen öyle. Dizide oyunculuk çok önemli. Karakter odaklı çünkü. Olay ne kadar öne çıksa da diziyi takip ettiren şey hep karakter. Onun üzerine kuruluyor. Oyuncuların hepsi de çok iyi. Hikayeyi kısa sürede, çok ekonomik bir dille, çok iyi anlatıyorlar. Yazar kadroları olağanüstü. Mesela sinemada yaptığı işleri hiç beğenmediğin yapımcı televizyona olağanüstü işler yapıyor. Galiba mecranın kendisinden kaynaklanan bir şey var. Bu kadar iyi iş çıkartamazlarsa tutunamazlar. Çok büyük bir rekabet var. Sinemadan daha büyük. Sinemada biletini alıp kapıdan içeri girdikten sonra kaçacak yerin yok! Ama televizyonda her an zaplayabilirsin. Hani mini dizi gibi olup, başlayıp bitenleri, daha sinematografik olanları da bayağı film gibi çekiyorlar zaten. Şu şey sevimsiz ama; post-apokaliptik dünyadaki iyi beyaz Amerikalıların yeniden uygarlık kurmaları. Bu kadar fazla milliyetçilik beni aşıyor.

Utkan: Son bir şey daha sormalıyım. Kargart’ta Yüzleşme diye bir tema belirledik bu yıl. Bunun da nedeni 1915’in 100. Yılı olması. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Yüzleşecek aslında çok şeyimiz var. Ermeni meselesi bir tarafa daha 3 gün öncesiyle yüzleşemediğimiz için… Her şeyi gömdüğümüz, unuttuğumuz ve bastırdığımız için, yoksa yaşayamayacağız o belli bir şey… Çok önemli bir kavram seçmişsiniz. 1915 üzerinden baktığımda, gene bakıyorum esas sorun mücadele etmemiz gereken taraf değil kendimiziz. Bunun için bile bölündük, kavga ediyoruz, yan yana duramıyoruz. O ona itiraz ediyor öbürü diğerini beğenmiyor. Acaba gitgide bu kadar sekterleşen bir entelijensiyada ya da ortanın solu olan tarafta herhangi bir şeyle ya da herhangi biriyle yüzleşebilir miyiz? O bağlamda çok umutsuzum ben. Eskiden daha umutluydum, ama sürekli hayata aynı cepheden bakmamız gerektiğini düşündüğüm insanlar arasında hiçbir dayanışma -iletişim var ama gerçek bir dayanışma- gerçek bir insani temas kalmadı. O gün, daha Hrant’ın vurulduğu akşam Agos’un önünde toplanıp “hepimiz Ermeniyiz” diye bağıran insanların dışında, zannediyorum sonraki “aa, bu bir mesele, orada olmam gerekir” diyen cenaze kalabalığı dağıldı. Bu her açıdan da böyle oldu. Sadece Ermeni meselesinde değil Kürt meselesinde de böyle oldu. Yumurta gelip kapıya dayandığı anda çok ciddi çatlaklar meydana geldi, çok ciddi kamplaşmalar başladı. Ben hala hayretle bakıyorum hiç mi ders alınmamış tarihten diye, alınmamış! Aynı 70 eşiği ya da 80 eşiğine gelmiş dayanmış insanlar. Politik olarak son derece regresif buluyorum progresif olması gereken kampı. Kaba bir şekilde sağ sol demek istemem, ama sonuçta sağ sağdır. Bir beklentimiz yok. Bütün sorun bu tarafta. Bu taraf gitgide çöküyor, gitgide bireyselleşiyor, gitgide daha çok kavga ediyor, gitgide daha hırçın oluyor. Herhalde herkesin içinde biz bunu yapamayacağız umutsuzluğu var o yüzden. Bu sene vesile olursa, yazılarla, konuşmalarla, eylemlerle, “biz n’apıyoruz yan yana durmamız gerekirken”i sormayı becerebilirsek o zaman umudumuzu geri kazanabileceğiz. Ama son bir senede kamu kesimini özel kesimden daha ileri kafada falan görünce gerçekten üzülüyorum. Olmamız gereken yerde duramıyoruz biz.

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua Şubat 2015 sayısında yayımlanmıştır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

James Bond’u öldürmüşler!

Ian Fleming tarafından taa 1952’de hayat buldu, 64’e kadar da Fleming’in kaleminden maceradan maceraya koştu 007. Yine de asıl ününe bir sinema yıldızı olduğunda kavuştu. Sean Connery’den Roger Moore’a, Pierce Brosnan’dan Timothy Dalton’a farklı tiplerde ama hep aynı centilmenlik, kıvraklık, soğukkanlılık, görev bilinci ve tabii olmazsa olmaz seksi cazibesiyle çıktı karşımıza James Bond. Q’nun 007 için tasarladığı birbirinden imkansız arabalar, saatler, kalemlerle, cazibeli Bond kızlarıyla, kötü adamları her zaman alt etmesiyle, insanın sinirini bozabilecek kadar pervasızlığıyla tam bir fantazyaydı James Bond. Gerçek dışı ve eğlenceli ajan 007.

2006’ya kadar böyle bir fantazya olarak hayatımıza almış, sevmiştik onu. Ben hiçbir zaman fanı olmadım James Bond’un, ama severim casus filmlerini ezelinden beri, dolayısıyla bu efsanevi kahramana da kayıtsız değildim hiçbir zaman. Pierce Brosnan’dan sonra yeni yüzü aranmaya başladığında ve ardından da Daniel Craig’de karar kılındığında 007 fanları biraz somurttu. Daniel Craig bence süper bir seçimdi oysa. Biraz farklı bir ‘yakışıklı’ tabii kendisi, ama bence Bond karizmasıyla çok güzel örtüşüyordu. Craig’le birlikte Bond’un cazibeli gülümsemesini yitireceğini aklıma bile getirmemiştim tabii bunlar tartışılırken.

QUANTUM OF SOLACEVelhasıl, olan oldu. 2006’da Casino Royale ile yeni James Bond beyaz perdede arz-ı endam etti ve neden Daniel Craig’in seçildiğini herkes anladı. Çünkü, yıllardır tanıdığımız, bildiğimiz 007 James Bond yoktu artık. Öldürmüşlerdi onu! Artık Daniel Craig vardı ve James Bond’un kimliğini kullanıyordu.

Ben Quantum of Solace ile farkettim James Bond’un öldüğünü. Çünkü ne yazık ki Casino Royale’i izleyemedim, Quantum of Solace’ı da gecikmeli izleyebildim zaten. Filmi izlerken, sürekli “neler oluyor?” diye sordum kendime; “nasıl bir James Bond bu?”

Tek kelimeyle sert bir James Bond. Sadece görüntüsüyle değil, tavrıyla da sert. Öldürmeyi seviyor ve sorgusuz sualsiz öldürüyor. Hiç ama hiç gülmüyor yüzü; karanlık bir adam. Karanlık, asi, kendi doğruları ile hareket eden, biraz da melankolik. Kıyafetleri bile değişmiş, daha spor artık, kot pantalon bile giyiniyor hatta. Eh, Bond böyle olunca Bond kızları da değişmiş tabii. Bir Bond filmi hayal edin, içinde neredeyse hiç seks olmayan. Tamam cazibeli hatunlar yine ortalıkta boy gösteriyor ama Bond kimsenin umrunda değil, işin garibi Bond’un da umurunda değil. Meğer bir kadına aşık olabilir, ona değer verebilir, hatta aldatılabilir ve bunun intikamını alırmış Bond. Öyleymiş artık!

Bond için üretilen oyuncaklar yok; çünkü artık Q yok. M hiç ama hiç sözünü dinletemiyor artık Bond’a, gözü kapalı öldürmesinden usanmış, ama neyse ki koruyor hala Bond’u ve daha da neyse ki Bond da en azından M’e sadık hala. Öte yandan olayların kurgusu da değişmiş tabii. “Sadık kölenizim İngiltere” durumu kalkmış, ajanımız kendince doğru olana hizmet ediyor. M biraz hayal dünyasında olmakla bile itham ediliyor neredeyse. Bir yandan bir saflık duygusu var hala; ama artık kimin eli kimin cebinde bilmediğimiz dünyamızın o kadar çivisi çıkmış ki; Bond da bunun farkına varmış. O nedenle yüzde 100 İngiliz değil sanki. Yine her şey başdöndürücü bir hızla ve ucu ucuna gerçekleşiyor, yine Bond kazanıyor ama hiç yüzü gülmüyor, mutlu olmuyor.

007 Daniel Craig var artık. Çağımıza ayak uydurmuş. Gerçek olmuş!!! Kimileri bu gerçekliği sevebilir; ama ben sevmedim itiraf etmeliyim. Çok üzüldüm James Bond’u öldürmelerine. Çünkü 007 Daniel Craig, bütün fantazyasını, değerlerini kaybetmiş, sıradanlaşmış artık. Herhangi bir Amerikan action’ının, herhangi bir ajanı olmuş. Bourne’la aynı kulvarda ya da benzerleriyle. Ben oturur Bourne’u seyrederim bu durumda. Niye seyredeyim ki James Bond’u? Daniel Craig Mat Damon’dan daha karizmatik diye mi? Bana yetmez. Kim ne derse desin, her şeyi aynılaştırmak canımı sıkıyor çünkü!