Zeytini kuşlar diker

M.Ö. 4000 yılları. Doğu Akdeniz’de denize nazır tepelerde bir delice çalı varmış. Bu delice çalı binyıllarca kıyılara, tepelere yayılmış da yayılmış. Küçük yeşil meyveleri de varmış, ama insanlar önceleri bilmiyorlarmış bu meyvelerin gücünü, şifasını, büyüsünü. Kim bilir ne zaman keşfetmişler bu meyvelerin de yenilebileceğini ve daha verimli, lezzetli hale gelebileceğini. İşte o gün bugündür zeytin özellikle Akdeniz ülkelerinin yaşam kaynağı, vazgeçilmezi olmuş, çeşitlenmiş, çoğalmış, güzelleşmiş. İnsanlar bu güzel ağacı/meyveyi baştacı etmiş, efsaneler, yaşanmış hikâyeler anlatmışlar çağlar boyunca birbirlerine. Günümüze kadar gelmiş bu anlatılar. Kitaplara konu olmuşlar. Kitapların birinde zeytini kuşların diktiği anlatılmış küçük bir kız çocuğu tarafından. Bu kızın annesi zeytin ağacına inanırmış. Annesiyle tanıştıktan sonra babası da inanmaya başlamış zeytin ağacına. Gel zaman git zaman küçük bir zeytinlikleri olmuş. 62 ağaç varmış bu zeytinlikte. Ama onlar o kadar meraklılarmış ki köylülerden, arkadaşlarından ve çevrelerindeki uzman kişilerden zeytinciliğin nasıl yapılacağını öğrenmişler ve kısa sürede 400 tane sağlıklı ağaçları olmuş. Anne de baba da doğal tarıma inanıyor, zeytinliklerinde hiç kimyasal ilaçlar kullanmıyorlarmış. Daha zorluymuş böylesi, ama çok daha sağlıklı ve bereketliymiş. Yılın yarısını çiftliklerinde geçiriyorlarmış. Küçük kızları Selin ve arkadaşları da zeytinin mucizelerine tanık oluyorlarmış çiftlikte. Sonunda Selin bir zeytin günlüğü tutmaya başlamış. Gördüğü, duyduğu, yaşadığı her şeyi yazmış, çizmiş günlüğüne. Günlük o kadar güzel bilgilerle dolmuş ki, zeytine tutkun anne bu bilgileri kitap haline getirip herkesle paylaşmaya karar vermiş. Selin ve babası bu fikre bayılmışlar. Baba kitapta anlatılacak her şeyin fotoğrafını çekmiş. O güne kadar öğrendikleri her şeyi sevgiyle anlatmışlar, fotoğraflamışlar kitapta. Bir iş sevgiyle yapıldığı zaman nasıl parıldarsa kitap bittiğinde de öyle parıldıyormuş.

Evet, mutfak kültüründe örneğine çok rastladığımız kitaplardır bir ürünü anlatmak. Ekmek kitapları vardır, peynir, zeytin, şarap, kahve kitapları vardır, bilirsiniz. Yemek kültürüne meraklıysanız kayıtsız kalamazsınız bir çoğuna. Ama elimdeki kitap, zeytinle ilgili bir kitap olmakla birlikte türlerinden çok farklı. Kapağından, adından sezinliyorsunuz farkını, sayfaları çevirmeye başladığınızda ise başka bir anlatının içinde olduğunuzu anlıyorsunuz. Ayşe Aktül – Schafer’in kaleme aldığı, Bernd Schafer’in fotoğraflarını çektiği “Zeytini Kuşlar Diker” kitabından söz ediyorum. Anladınız, yukarıda hikâyesini anlatmaya çalıştığım, şu parıldayan kitaptan.

Bu kitabı özel kılan, zeytini Ege yöresine ve Akdeniz ülkelerine özgü pek çok geleneksel yaşam kültürüyle iç içe geçirerek, o yaşamın bir parçası, hatta o yaşamın kaynağı olarak aktarması bize. Aynı zamanda Schafer Ailesi’nin yaşamının kaynağı olması tabii. Daha da özel kılan yazarın tüm bunları kızı Selin’in ağzından anlatması gerçekten. O nedenle zeytinle ilgili olsanız da olmasanız da çekici bir kitap bu. Çocuğunuz ile birlikte okuyabileceğiniz masal tadında bir anlatı çünkü. Masalın kahramanı zeytin!

Zeytin’in nerelerde, ne koşullarda yetiştirildiği ve tüketildiği gibi istatistik bilgilerden, üretim aşamalarına, hatta zeytin zararlıları ve bunlarla mücadeleye kadar zeytincilikle ilgili oldukça yararlı bilgi içeriyor kitap. Bu bilgiler hep uzmanların görüşleri, deneyimleri eşliğinde aktarılıyor. Zeytin üreticiliği ile ilgili bu temel bilgileri alırken Schafer Ailesi’nin Ege köylerinde ve kendi zeytinliklerindeki günlük yaşam pratiklerine de sahne oluyoruz. Bir gün Urla yakınlarındaki Klazomenai Antik Kenti Zeytinyağı İşliği’ne gidiyorlar. İşlikte çocuklar eski usülle zeytinyağı çıkarırken sanki onlarla çalışıyormuş hissine kapılıyorum ben de. Sonra başka bir gün zeytinliğe dönüştürülmüş eski bir maden ocağının yolunu tutuyorlar; epey maceralı bir yolculuk oluyor bu. Bir başka gün Atina’ya düşüyor yolları. Orada da bir zeytin hikâyesi karşılıyor onları. Tanrıça Athena’nın zeytin ağacını nasıl Yunanistan’a getirdiği ve nasıl barışın simgesi olduğunu öğreniyoruz bu hikâyeden. Ardından diğer mitolojik öykülere karışıyoruz bir süre. Ne kadar güzeller hepsi de. Bir de çoğu unutulmaya başlamış geleneksel yaşam hikâyeleri var kitapta ki, benim için en hoş anlatılar bunlar oldu. Ege köylerindeki hıdrellez şenlikleri, banyo suyuna atılan kır çiçekleri ile çocuklara yaptırılan bahar banyoları, sünnetlik zeytin ağaçları, zeytin dallarına asılan boyanmış yumurtalar… Ve sonunda kuşların diktiği zeytinler…

Daldan dala mı atladım? Kitapta da zeytinin dalları arasında oradan oraya atlayan, her dalda başka bir bilgi, başka bir yaşanmışlık var çünkü. Hangi birini anlatacağımı şaşırdım. Selin’in harika zeytin takviminden söz etmeyi unutmuşum örneğin. İyisi mi siz bu kitabı edinin, çoluk çocuk okuyun ve güzel bir Ege tatili planlayın kendinize. Köylere girin, kitaptaki yaşamları kendi yaşamınıza katmanın yollarını arayın. Çantanızda su, ekmek ve zeytin olsun yeter.

Bu yazı ilk kez ÇEKÜL Vakfı’nın Kilittaşı dergisinin 5. sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar

Yemek tarifleri eşliğinde kazı anıları

“Toprakla uğraşan, özellikle toprakaltı kültür ve tarih zenginlikleriyle uğraşan, yarım yüzyılı aşkın bir zaman dilimini aşkla toprağa adayan bir kadın nasıl yemekle uğraşır?” ‘Arkeolojinin Delikanlısı’ Muhibbe Darga işte bu soruya yanıt vermiş tatlı diliyle, lezzetli anlatımıyla “Kazı Başkanının Karavanası”nda. Eşi, dostu, başkanlık ettiği pek çok kazıdaki öğrenci ve işçileri Muhibbe Darga’nın özgün yemeklerinin tadını biliyorlarmış elbette. Neyseki öğrencisi, can dostu Emine Çaykara -“Arkeolojinin Delikanlısı: Muhibbe Darga Kitabı”nın yazarı- bir yemek sohbeti sırasında bunları yazıya dökmesini önermiş kendisine de biz de en azından tariflerden ve tariflere eşlik eden harika anılardan nasibimizi alabiliyoruz.

1921, İstanbul Doğumlu Muhibbe Darga. II. Abdülhamid’in başmabeyncisi Darugazade Mehmet Emin Bey’in torunu. Erenköy Kız Lisesi’nin ardından İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümünü bitirmiş. 1947’de doktor, 1965’te doçent ve 1973’te profesör olmuş. Karatepe, Gedikli ve Değirmentepe kazılarına katılmış, Fırat havzasındaki Şemsiyetepe ve Eskişehir’deki Şarhöyük-Dorylaion kazılarına başkanlık etmiş. Side dilinin çözümüne katkıda bulunmuş. Birçok makalenin yanı sıra “Eski Anadolu’da Kadın” adlı bir de kitabı var.

‘Arkeolojinin Delikanlısı’ndan yemek tarifleri okumak sadece onun mutfağına girmek anlamına gelmiyor. Bu leziz yemeklerin arasından bir bakıyorsunuz İstanbul Kalamış’a, bir bakıyorsunuz Acıbadem’e, bir bakıyorsunuz Muş’a, bir bakıyorsunuz Şemsiyetepe’ye, bir bakıyorsunuz Şarhöyük’e gidivermişsiniz. Muhibbe Darga 1950’lerden günümüze okumaya doyamayacağınız anekdotlarla, anılarla sunuyor yemeklerini. Şimdilerde var mıdır bilmiyorum ama 1950’lerin sonunda Muş’ta Mendelssohn ve Gauguin’in yaşam öykülerini bulabildiğiniz bir kitapçı olduğunu bu tatlı dilli anılardan öğreniyorsunuz. Yine 1950’lerde Kalamış Koyu’nda yüzerken kırmızı kanatlı kırlangıçbalıklarının yüzenlere eşlik ettiğini, Fenerbahçe Feneri’nin etrafındaki kayalıklardan karides çıkarıldığını, Kurbağalıdere’nin ağzından kepçeyle kefal tutulduğunu…

Başkanlık ettiği kazılardan anılar da var tabii kitapta. Şemsiyetepe Höyüğü’ne otuz kilometre uzaklıktaki Mamaraş (şimdiki adı Suyatağı) Mezrası’nda, baraj gölü altında kalarak büyük kısmı yok olmuş ilk Tunç Çağı nekropolü/mezarlığından tüm olarak yiyecek, içecek kapları çıkarıldığını öğreniyorsunuz mesela. Ancak bu buluntuların Elazığ Arkeoloji Müzesi deposunda tozlar içerisinde saklandığını da okuyorsunuz. (Okurken tıpkı Muhibbe Darga gibi bu değerli buluntuların depolardan çıkarılıp müze salonlarında sergilenmesini diledim ben de içimden.) Hem bu kapların hem de başka kazılarda çıkarılmış yiyecek, içecek kaplarının, kazı alanlarının fotoğrafları da tariflere/anılara eşlik ediyor.

Bir de bütün bu güzel/özel yemek tariflerinin, anıların arasına kitaplar karışmış ki bu okumayı daha da bir leziz yapmış. Muhibbe Darga doğal olarak anılarından söz ederken dostlarından, arkadaşlarından da söz ediyor. Bu arkadaşların pek çoğu dönemin önemli kültür insanları. İşte onların yazdığı, önerdiği, hediye ettiği kitaplar ve hatta bazen bu kitaplardan minik alıntılar da var anlatıda. Eski dostlar, dostlarla yenen yemekler, okunan kitaplar, konuşulan anılar… Bazı yemek tarifleri de dostlarına ait zaten. Hoş kazı bölgesindeki yerel lezzetler de olsa, köklerinin dayandığı Dağıstan mutfağından da olsa, arkadaşlarının tarifleri de olsa kendi dokunuşunu yapıyor bu yemeklere ve tarifleri öyle sunuyor bizlere Muhibbe Darga. Sadece tek bir yemek tarifi de değil sunduğu; o yemeğe neyin eşlik edeceği, yanında ne içileceği ve tabii üstüne ağzımızı neyle tatlandıracağımızı da söylüyor.

Ağzımızı tatlandırmaktan söz etmişken, kitabın son tarifleri -unutulan çerkez tavuğunu saymazsak!- Muhibbe Darga’nın her zaman severek yaptığı reçeller ve kokteyllere ayrılmış. Çayı vişne reçeli ile içen büyük halaları olan bir bilim insanının mutfağında reçellerin ayrı bir yeri olması çok doğal elbette. Şeftali, çilek, kayısı yazlık; ayva jölesi kışlık. “Kazı Başkanının Karavanası” ise her zaman…

Bu yazı ilk kez ÇEKÜL Vakfı’nın Kilittaşı dergisinin 4. sayısında yayımlanmıştır.

İç içe geçmiş kültürlerin güzelliğine…

Kimyon ve Sevgiyle. Sizi bilmem ama adı bu olan bir kitabı ben sırf adına tav olup meraktan alırım. Aldım da. Belli ki yemekle ilişkili bir kitaptı ve muhtemelen daha ötesi de vardı ve işte bu iki faktör beni fazlasıyla meraklandırdı. Sayfaları şöyle bir çevirip; Pazartesi Kıymalı Makarna, Salı Tatlısu Levreği Pilakisi, Çarşamba Lakerdayla Kuru Fasulye bölümlerini görünce daha fazla bekleyemedim ve başladım okumaya…

Theodora ve kalabalık ailesinin (anneannesi de onlarla birlikte yaşıyor ve ayrıca bir ablası ve abisi var) haftalık bir yemek programı var. Her güne bir yemek belirlenmiş ve bu bir kural gibi işliyor. Yemek yemeyi çok seven Theodora bu kuraldan pek memnun değil, ona biraz sıkıcı geliyor ve bir şey olsa da delinse diye bakıyor. Ve bir şey oluyor; Theodora’nın abisi paskalya tatili için İngiltere’den evine geliyor; üstelik bir kız arkadaşla!

Kitabın tüm meselesi de bu kız arkadaş işte. Çünkü hikaye Atina’da geçiyor ve abi Alki’nin kız arkadaşı bir Türk! Niket. (Herhalde Nükhet demek istemiş yazar.) Ve bu mesele ortaya çıkar çıkmaz hikayenin artık Yunan-Türk dostluğu/düşmanlığına odaklanacağını da sezinliyorsunuz. Hatta ezeli iki düşman yanyana gelince bunun altında bit yeniği arayanlar da olmuyor değil! Kendisini bir Sherlock Holmes gibi gören ve büyüyünce casusluk romanları yazmak isteyen Theodora ve meraklı arkadaşı Miltos hemen kendilerine iş çıkarıyorlar bu durumdan. Geriden geriden onların komik hallerine de şahit oluyoruz kitapta.

Yazar Lena Merika tam da bu noktada neden yemekler üzerinden hikayeyi ilerlettiğinin ipuçlarını veriyor okuyucularına. Kız arkadaşın Türk olduğu anlaşılınca anneanne posta koyuyor ve Niket’le aynı masaya oturmayı reddediyor. Anne ve baba şaşkın ama anlamaya çalışıyor. Durumdan rahatsız olmayanlar sadece Theodora ve ablası Depi. Miltos bile Niket’in casus olabileceğini düşünüyor ve sürekli Theodora’yı kışkırtıyor. İşte tüm bu karmaşada imdada yemekler yetişiyor. Çünkü, hepimiz biliyoruz ki, dolma ya da köfte ya da tulumba tatlısının Türk yemeği mi yoksa Yunan yemeği mi olduğu tartışmalıdır aslında. Hele bir de kahvemiz var ki… “Hem adının ne önemi var? Önemli olan Türk ya da Yunan kahvesinin belalı olduğudur! Çünkü kimisi orta şekerli, diğeri çok şekerli, bir başkası okkalı, ötekisi köpüklü ister ki, zor iş. Her zaman on tane cezve kaynatacağına, tümünü Nes’le (nescafe) idare edersin olur biter!” diye noktayı koyuyor yazar kahve meselesine. Ama tüm kitapta çok incelikli bir dille her iki ülkenin kültürünün benzerliğine dikkat çekiyor ve bu benzerliği, iç içeliği de en lezzetli şekliyle yemekler üzerinden gözler önüne seriyor. Kitap boyunca ne dolmalar sarılıyor, ne köfteler yapılıyor, ne kahveler içiliyor sormayın. Yemek yapmaktan azıcık anlıyorsanız minik detaylar var takılabileceğiniz, ama önemli olan bu detaylar değil. O nedenle takılmıyorsunuz. Lena Merika’nın tüm bu yemeklerin hazırlanışı kadar titiz, yemesi kadar leziz anlatımına bırakıyorsunuz kendinizi…

Ahmet Yorulmaz çevirisiyle Can Yayınları’ndan çıkan Kimyon ve Sevgiyle, Mustafa Delioğlu tarafından resimlenmiş. Kitapta başka ülkeler başka kültürler de değiyor hikayeye ilerlerken ve bir arada olabilmenin güzelliğine vurgu yapılıyor. İşin didaktik kısmı bu belki, ama çok kıvamında verilmiş bir alt metin, bir öğreti. Olayların akışı ‘kimyon ve sevgiyle’ sona erdiğinde her şey yerli yerine oturuyor ve hoş bir duyguyla bir Türk (!) kahvesi yapmaya yollanıyorsunuz. (Yanında lokum da varsa başka ne istersiniz ki!…)

Alışveriş tedirginliği

Küçükken babamla giderdik pazara. Pek titizdi babam pazar alışverişinde bile. İşte ben de annemle değil, babamla gittiğimi hatırlıyorum pazara muhtemelen bu nedenle. Tüm meyve ve sebzeleri tek tek seçerdi babam, telaşsız, sakin sakin. Fasulyeleri bile tek tek seçerdi gerçekten ve benden de yardım isterdi. Tabii ben o mu bu mu diye karar verene kadar hallederdi genelde babam alışverişi, ama yine de sebze meyvenin iyisini seçmeyi ondan öğrendiğimi söyleyebilirim rahatlıkla. Büyüdüğümde ise annemle gittim hep pazara. Biliyordum artık nasıl seçileceğini sebze meyvelerin, rahat rahat takılıyorduk annemle. Annemin de tezgah alışkanlıkları vardı ve pazarda göz ucuyla daha iyilerini ben görsem de, o hiç etrafına bakmadan bildiği tezgahlara yönelir, o tezgahın iyilerini koyardı torbasına. Süreç içerisinde benim de bu tarz alışkanlıklarım oldu, ama diğer tezgahları hiç ihmal etmedim ben ve böyle böyle hiç aklımda yokken sepete attıklarım da çooook oldu. Ama benim için pazardan alışveriş etmenin keyifli tarafı da bu zaten. Aklımdakilerin, ihtiyacım olanların dışındaki yiyeceklerin çekiciliğine kapılıp, onlardan nasıl güzel yemekler hazırlanabileceğinin hayalini kurarak taşıyabileceğimden fazlasını yüklenmek hep. Uzak diyarlardaki semt pazarlarında bu daha çok gelir başıma, bin türlü farklı otun etkisi altına giriveririm hemen.

Seviyorum pazar keşmekeşini, sürprizlerini gerçekten. Samimiyetsiz yaşamlarımızın bir parçası olamayacak kadar samimi oldukları için belki de. Biliyorum, onlar da yitiriyorlar yavaş yavaş bu samimiyeti ama market keşmekeşinden iyi işte. Marketler mahvediyor beni. Dayanamıyorum sahteliklerine, bünyem kaldırmıyor artık!

Yemek yapmayı seviyorsanız iyi alışveriş olmazsa olmaz altın bir kural. Ne kadar usta bir aşçı olursanız olun, kullandığınız ürün iyi değilse bir yere kadar lezzeti yakalayabilirsiniz çünkü. Bu nedenle alışveriş önemli işte. Yediklerimizin, aldıklarımızın nereden geldiği, nasıl yetiştirildiği, üretildiği önemli. Bir şekilde yemek/mutfak ilgi alanınıza giriyorsa bütün bu detaylar daha bir ilginizi çekiyor kaçınılmaz olarak. Ama yemek yapmak ve alışveriş değil de sadece yemek yemekse ilginizi çeken, hatta sadece doymak için yiyenlerdenseniz bile yediğinizin aslında ne olduğunu bilmek hakkınız. Hoş etrafımdakiler bu kadar çok şey bildiğim ve hala bilmek istediğim için hoşnutsuzluklarını dile getirmeye başladılar ve evet, bu kadar çok şey bilmek bana da ‘iyi’ gelmiyor çoğu zaman. Çünkü bilince alamıyorsunuz; bile bile lades diyemiyorsunuz. Hal böyle olunca da dünyanın en güzel hazlarından yemek yemek -ve yemek hazırlamak, hazırlamak için alışveriş etmek- ister istemez hazzını yitirmeye başlıyor. Haz yerini güvensizlik, şüphe, tedirginliğe bırakmaya başlıyor. Oysa ben bu hazzı yitirmek istemiyorum. Tedigin olmak istemiyorum! İşte bu nedenle bir şey yapıyorum ve bu bir şeyleri çoğaltmanın, çoğalmanın yollarını arıyorum. Var mısınız?

Bu yazı ilk kez Karga Mecmua‘nın Ağuslül 2010 sayısında yayımlanmıştır.

Çocuklar mutfağa…

Yemek yapmayı seven bir anneyseniz çocuğunuzla mutfağa girmekten keyif almayı da öğrenmeniz gerekiyor bence. Kız ya da erkek farketmez. Çocuklar doğaları gereği meraklılar zaten ve mutfak onlar için inanılmaz bir keşif mekanı. Evet tehlikelerle dolu aynı zamanda, ama kuralları koyan sizsiniz, eh her zaman tetikte olmak kendiliğinden geliştirdiğimiz bir refleks zaten. Dolayısıyla çocuğunuzla mutfağa girmeye hazırsınız bence.

Ben/biz (babamız da seviyor mutfakta olmayı) ne zaman başladık Kuzgun’la mutfağa girmeye hatırlamıyorum. Herhalde 3-3,5 falandı. Ben pinpirikli bir anne değilim. Mutfakta da aman o elini keser, o batar stresi yaratmadım hiç. Zaten öyle davrandığınızda bu gerginlik direk çocuk tarafından emilip mutlaka bir sorun çıkarıyor, yani aslında tehlikeye davetiye çıkarıyor gergin olmak. Önceleri plastik çatal bıçaklarla başladık. İlk ve en kolayı kaşıkla yapabilecekleri şeylerdi ya da sadece elleriyle. Hatırlıyorum da Kuzgun’un mutfaktaki ilk işi bana yardım etmekti ve genellikle de salata yapardı. Evin erkekleri salata sevmiyorlar, o nedenle Kuzgun bana hazırlardı salatayı. Elleriyle kopardığı (parçaladığı ya da parçaladığını sandığı mı demeliyim yoksa) kıvırcıklar, maydanozlar, rokalar… Sapları da girecek salataya tabii, anne saplarını bile yiyiyor çünkü! Sonra limon sıkacağıyla anca yarısı sıkılabilen limonu da döke saça yine o döküyordu. Şimdi yapa yapa ustalaştı salata konusunda. Parçalar ufaldı, limonun tamamı sıkılabiliyor, hatta artık salatalık domates, havuç da doğrayabiliyor. Sadece rende konusunda biraz temkinliyim hala, ama az kaldı onu kullanmasına da. Çünkü artık “yapabilirim” diyor ve evet bazen biraz risk almak gerekiyor, yoksa ilerleyemiyoruz.

Salata faslından sonra mutfak robotunun içine kek ya da falafel ya da artık ne yapıyorsak onun malzemelerini koymak geldi. Robotun düğmesine basmak, onu kontrol etmek en eğlenceli şey onun için. Meyve suyu hazırlamak da aynı eğlencenin bir başka boyutu. Meyveleri robota atmak ve sonra onları ittirmek, düğmeye basmak. Bardak dolunca da afiyetle içmek! Hatta yapa yapa bazı püf noktaları bile öğrendi Kuzgun. Elmalar kararmasın diye bardağa ilk önce biraz limon sıkmak gibi. Babası bunu unuttuğunda hatırlatıyor artık.

Bir şeyleri karıştırmak, malzemeleri sırayla kaba koymak, kek, kurabiye hamuru hazırlamak, yoğurmak ve sonra kurabiyelere şekil vermek (elle ya da kalıpla), salata malzemelerini yıkamak, kurutmak ve sonra da salata hazırlamak, sebze ayıklamak, sigara böreği sarmak, köfte daha yağlı ama falafellere ya da patates köftelerine şekil vermek Kuzgun’un mutfak işlerinden bazıları. Tabii çocukla mutfağa girmek için daha bol zamana ihtiyaç var. Sabırlı olmak da en başta gelen kurallardan. Ama çocuk bir kez mutfağa girdiyse ve bundan keyif aldıysa artık onu dışarda tutmak gibi bir şansınız yok. Mutfağa girdiğiniz an, daha çekici bir işi yoksa, o da size yardım etmek için hemen mutfakta yerini alıyor. Zamanınız kısıtlıysa onu dışarda kalmaya ikna etmeniz ya da siz asıl işinizi yaparken ona da mutfakta bir iş yaratmanız gerekiyor. Ve bizim evde bu hiçbir zaman masa hazırlamak ya da toplamak olamadı. Kuzgun için yardım etmek yemek yapmak demek çünkü. Masa hazırlama ve toplama işini de yapıyor yapmıyor değil, ama bunu saymıyor! Yine de sabahları genelde bizden erken kalktığı için aklına esip hazırladığı ‘sürpriz’ kahvaltı masalarını unutmamak gerek. Ben sandalye tepelerine çıkıp tabakları almasına izin vermediğim için -ee, benim de bazı sakınmalarım var yine de- bu dört dörtlük kahvaltı masalarının tabakları eksik olsa da genelde, çocuğu mutfakla barışık yetiştirmenin yararları işte bunlar… Çocuğu yemek/mutfak kültürüyle tanıştırmak, aslında hiç de yemeyeceğini düşündüğünüz şeyleri sırf kendisi hazırladı diye, en azından denemek ve hatta sevmek, yemek yemenin sadece bir ihtiyaç değil aynı zamanda hayatın vazgeçilmez bir hazzı olduğunu keşfetmek… Biz bu hazzı keşfettik ve mutfaktayız işte. Darısı başınıza…

(Hep ellerimiz pis, konsantrasyonumuz farklı olduğu için olsa gerek bir farkettim ki mutfakta hiç fotoğrafımız yokmuş neredeyse! Bundan sonra olacak artık…)